ADLİ TIP

ADLİ TIP

ALPEREN GÜRBÜZER

Adli Tıp çözülmesi imkânsız gibi görünen birtakım karanlıkta kalan olayları aydınlatan bir bilim dalı olarak adından söz ettirecek derecede günümüzde hak ettiği konuma nihayet gelebilmiştir. İnsanlık bir zamanlar delil yetersizliğinden sayısız birçok faili meçhul olaylara kurban gitmiş, yapanın yanına kâr kalan bir süreç yaşamıştır. Artık Adli Tıp sayesinde karanlıkta kalan hiçbir şey gizli kalmadığı gibi olan biten her şey ortaya dökülebilmektedir.
Bir insanın kahvesine çok az miktarda arsenik katıp zehirleyerek öldürmek pekâlâ mümkün. Hatta arkada delil kalmasın diye cesedini yakmakta çözüm gibi gözükebilir, ama bu tür yanmış cesede ait kemik örneklerine arseniğe duyarlı test olan nötron akdivasyon uygulandığında kemik üzerinde arsenik izlerin varlığı artık tespit edilebilmektedir. Böylece yanmış cesedin zehirlenerek öldürüldüğü bulgusu soruşturmayı sürdüren yargıçlar için çok mühim bir delil teşkil edecektir.
Bir çocuk düşünün ki cesedi üzerinde yara bere izleri mevcut, fakat bu berelerin hangi aletle meydana geldiği bilinmediğinden ister istemez akla takılacaktır. Yine de siz siz olun dert edinmeyin, kolayı var. Çünkü Adli Tıp bu konuda teknik uygulamalarla arka planda nice bilinmeyenleri gün yüzüne çıkaracaktır elbet. Nitekim 1978 yılında İngiltere’nin Los Angeles’te 2,5 yaşındaki ceset üzerinde kerpeten izine benzeyen lekelerin elektron mikroskobuyla (SEM) yapılan analizler sonucunda, gerçekten de bu aletle cinayetin işlendiğine dair uzmanlar tarafından rapor edilmesiyle birlikte olay bir çırpıda aydınlanabilmiştir.
Adli Tıp’ta yeni bölümler açıldıkça her türlü bulgu şüphesi materyallar üzerinde en küçük bir delil bir anda olayın aydınlatılmasına vesile olabilmektedir. Mesela olay yerinde elde edilen herhangi bir materyal üzerinde kan, sıvı, meni, tükürük vs. gibi lekeleri inceleyen bir biyolog, ölüm sebebini araştırmak için otopsi yapan bir doktor ve patoljist, diş izlerinden hareketle suçluyu tespit etmeye çalışan bir odontolojist, kemikleri inceleyen bir antropolog gibi uzmanlar topluluğu kelimenin tam anlamıyla karanlıkta kalan eylemleri gün yüzüne çıkarmaya çalışan aydınlık öncülerimizdir. Bu arada diş deyip geçmemeli. Zira insanlardan dişleri tıpatıp tamamen aynı olan iki kişi yoktur. Bu yüzden şüphelinin maktülün üzerinde bıraktığı diş izleri cinayeti işlediğine dair önemli bir bulgu olabilmektedir. Ya da tam tersi maktülün şüphelinin üzerinde bıraktığı diş izleri önemli bir karine teşkil edebilmektedir. Hakeza yine kimliği bilinmeyen bir kafatası kemiği çamurla maskelenerek elde edilen yüz modellerinden hareketle fotoğrafına bakarak ya da yakınları tarafından tanınarak kimliği teşhis edilebilmektedir. Bu ve buna benzer nice vaka örnekleri pekala verilebilir, ama biz şimdilik bunlarla yetinebiliriz..
Adli Tıp’ın kullandığı araç ve gereçler geliştikçe daha çok yol mesafe kat edileceği anlaşılmaktadır. Zira şimdiye kadar en yoğun kullanılan aletlerin başında hiç şüphesiz gaz kromatografi ile spektrofotometre (CC-MS) gelmektedir. Bu aletler sayesinde petrolden tutunda uyku ilacı dâhil birçok madde gaz haline dönüştürülerek birçok analizler çok kolayca yapılabilmektedir. Hatta Kimya İhtisas Laboratuarlarına gönderilen kokaine kurban gitmiş bir cesede ait bir karaciğer organı üzerinde pekâlâ kokain tespit edilebilmektedir. Dahası bu laboratuarda alkol, uyuşturucu, zehirlenmeye etken olan her türlü gazın toksikoloji analizi yapılabilmektedir.
A- Olay yerinde bulunan bir saç örneğinin bile çok mühim bir delil teşkil ettiği artık bir sır değil. Zira saç telinin 20 çeşit özelliğe sahip olması dolayısıyla önemli bir ipucu olabilmektedir. Kıl örneklerinin morfolojik incelemesinin yanı sıra otozomal, gonozomal ve mitokondrial DNA analizleri yapılarak kimliklendirme yönünden delil olabilmektedir. Hakeza tükrük, meni ve vajina salgılarına ait DNA profilleri tek yumurta ikizleri hariç tüm insanlarda ayrı olması şüphelilere ait DNA profilleri ile karşılaştırmaya büyük bir imkân vermektedir. Yani olay yerinden gönderilen örneklerde tespit edilen DNA profilinin şüpheliden elde edilen DNA profili ile aynı ise, rasgele seçilen ve şüpheliyle akrabalığı bulunmayan bir şahsın DNA profilinin olay yerinden gönderilen örneklerde tespit edilen DNA profili ile eşleşme ihtimali Türkiye popülâsyonunda takriben 1/1019’dur. Bu rakam bir sayısının ardına 19 tane sıfır eklemek demektir ki, bu sayı başka bir şahsın tesadüfen şüphelinin profiliyle eşleşme ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Hakeza parmak izleri yöntemi de öyledir. Bu yüzden parmak izleri ile şüpheliyi bulma yöntemi geçmişten bugüne delil niteliği olmak bakımdan konumunu hala korumaya devam etmektedir. Bilindiği üzere insan terinde bulunan amino asitlerin reaksiyona tabi tutulmasıyla parmak izleri tespit edilebilmektedir. Şöyle ki; amino asitlerle kimyasal reaksiyona giren nihidrin dokümanların üzerine dökülmesiyle birlikte hafifçe ısınma sonucunda kırmızı-mavi renkler sayesinde parmak izleri tespit edilebilmektedir..
Eskiler kan yerde kalmaz derler ya, gerçekten Adli Tıp uygulamalarının hız kazandığı günümüzde bu söz daha da bir anlam kazanmaktadır. Daha birkaç yıl öncesinde kan üzerinde grup faktör uygulamaları yapılarak suçluları bulma çalışmaları yürütülürken, genetik alanında baş döndürücü gelişmelerin ivme kazanmasıyla birlikte DNA analiz çalışmaları Adlı Tıp’ın en can alıcı gözde alanı olmaya başlamıştır bile. Her ne kadar Türkiye’de biyologların önemi kavranmasa da şurası bir gerçek, halk nezdinde Adli Tıp denince otopsi akla gelmekte, oysa gelinen nokta itibariyle medyada bu konuda yayınlanan belgesel veya filmlerin izlenmesiyle birlikte bu düşünce bir çırpıda artık tarih olup, sadece otopsi değil aynı zamanda cinayet, tecavüz, nesep gibi konuların çözüldüğü Amerika’da FBI’yı aratmayacak şekilde ekipmanların yer aldığı kurum gözüyle bakılan bir birim haline gelmiştir. Maalesef bu gerçeklere rağmen bir mühendise verilen kıymet gerek maddi olsun gerekse manevi yönden olsun bir biyologa verilmemektir. Yerinde tetkik edildiğinde Adli Tıpta çalışan biyologların birçok işi bir arada götürdükleri görülecektir. Bir başka ifadeyle olay yerinden gönderilen suç aletleri, giysi, eşya vs. biyolojik materyaller üzerinde sperm, kan veya diğer biyolojik lekeler aramak, lekeden orijin tayini yapmak gibi bir dizi analiz çalışmaları büyük bir titizlikle yürüten asıl elemanlar biyologlardır. Ayrıca olay yerinden gelen mühürlü bez torbanın özellikleri belirtilecek tarzda tutanakla açılmasından tutunda, bu delil torbasından çıkan biyolojik materyallerin tek tek incelenip üzerlerinde lekelerin alınması, aynı zamanda bu alınan leke örneklerinin DNA izolasyon çalışmalarına başlanıp, PCR (izolasyondan elde edilen DNA’nın bazı bölgeleri polimeraz zincir tepkimeleri adı verilen teknik bir işlemle binlerce kez çoğaltılması) ve denatürasyon işlemini takiben çoğaltılmış DNA ürünün genetik analizör cihazına yüklenerek kişiye has ya da olay yeri örneklerine ait DNA profilleri belirlenip, akabinde raporlandırma gibi bir dizi işlemlerin her safhasında ter dökmektedirler. Herşeye rağmen bunca işi bir arada yapan bu ekibin mutlaka bir gün hak ettiği bir konuma geleceklerini ümidini yinede yitirmiş sayılmayız elbet.
Biyoloji ihtisas labarotuarlarında elektroforez metoduyla çalışan lazerli analizör cihazların Adli Tıpta kullanılmaya girmesi suçluların aydınlığa çıkarılması bakımdan devrim niteliğinde bir gelişme olsa gerektir. Eskiden bir damla kanın koloit (kolliidal çözelti ve asıltı), üzerine konulan bir solüsyonla eritilme işleminin ardından düz bir kaba konulmak suretiyle numunedeki her protein veya enzim, pozitif veya negatif kutuplu koloite doğru hareketi sağlanırdı. Daha sonra bu işlemin ardından bütün moleküller birbirlerinden ayrılır ayrılmaz koloit boyanır ve üzerindeki enzimler şerit veya pik halinde ortaya çıkarılması sağlanırdı. Derken şüphelilerden alınan kan örnekleriyle karşılaştırılıp, uyum sağlayıp sağlamadığı ortaya çıkartılırdı. Artık gelinen nokta itibariyle bu klasik ve manuel yöntemlerin yerini son derece modern cihazlarla çeşitli numunelere ait leke örneklerin analiz işlemleri sonucunda bilgisayar ortamında rahatlıkla gen bölgeleri okunabilmektedir. Yani DNA analiz çalışmaları bir yandan DNA izolasyonu manyetik partikül tekniği kullanılarak otomatik DNA izolasyon robotları kullanılarak gerçekleştirilirken, diğer yandan da polimorfik STR DNA bölgeleri (mesela izole edilen DNA; Otozomal D8S1179, D21S11, D7S820, CSF1PO, D3S1358, THO1, D13S317, D16S539, D2S1338, D19S433, VWA, TPOX, D18S51, D5S818, FGA ve cinsiyeti gösterir Amelogenin STR DNA bölgelerini içeren Identifiler kiti kullanılarak PCR cihazı ile çoğaltılır) kapiller elektroforez cihazları ve GeneMapper ID programları kullanılarak gayet rahatlıkla belirlenebilmektedir.

ADLİ TIP
SELİM GÜRBÜZER
Adli Tıp çözülmesi imkânsız gibi görünen birtakım karanlıkta kalan olayları aydınlatmak için vardır. Malumunuz Türkiye’de Adli Tıp her türden adlı vakaları aydınlatmak yönünden adından söz ettirerek derecede hak ettiği konuma gelmiş bir kurumdur. Düşünsenize ülkemizde bir zamanlar delil yetersizliğinden faili meçhul olaylara kurban gitmiş birçok insanın katline ferman okuyanların yanına kâr kalan bir süreç yaşamıştık. Neyse ki artık son derece yüksek donanımlı Adli Tıp Kurumu laboratuvarları sayesinde karanlıkta kalan pek çok hadiseler sır olmaktan çıkıp adalet er geç yerini bulabiliyor. Mesela bir insanın kahvesine az miktarda arsenik katılaraktan zehirlenip öldürüldüğü ya da arkada delil kalmasın diye cesedinin yakılıp bir yerlere atıldığını düşünün, o an sanırsın ki bu mesele asla aydınlanamaz, oysaki yanmış cesette olsa kemik örneklerinden DNA profili elde edilebileceği gibi bir takım kimyasal analizlerle zehirlenmiş olup olmadığının tespiti çok rahatlıkla yapılabiliyor da. Böylece olay bir anda açıklığa kavuşturulmuş olur.
Mesela yine bir çocuk cesedi düşünün ki üzerinde yara bere halde kesi izleri mevcut, ancak ne var ki bu yara bere haldeki kesi izlerinin hangi aletle gerçekleştirildiği bilinmemekte, ama bununda mutlaka bir çözüm yolu vardır elbet. Hem böylesi durumlarda dünyanın geldiği noktada sürekli kendilerini üstün teknolojik bilgi ve donanımıyla yenileyen Adli Tıp uzmanları ne güne duruyor, artık eldeki verilerle arka planda kalan nice hadiseleri gerek otopsi yaparak gerekse kimyasal ve biyolojik yöntemlerle çözüme kavuşturup neticelendirebiliyorlar da. Nasıl mı? İşte bu alanda 1978 yılı teknolojik donanıma haiz İngiltere Adli Tıp uzmanlarının Los Angeles’te 2,5 yaşındaki ceset üzerinde kerpeten izine benzeyen lekelerin analizi ve elektron mikroskobu (SEM) incelemeleri sonucunda söz konusu aletle cinayetin işlendiği tespit edilip olay bir çırpıda aydınlanıyor olması bunun bariz delilidir zaten.
Türkiye’de de malum Adli Tıp bünyesinde yeni bölümler açıldıkça savcılıklar ve mahkemelerce gönderilen ağzı usulüne uygun iple bağlanmış mühürlü torba içerisinden çıkan numuneler üzerinde en küçük bir iz ya da leke örneğinden elde edilecek bulgular ışığında pek çok davalar rahatlıkla aydınlatılabiliyor. Mesela olay yerinde toplanan herhangi bir materyal üzerinde kan, sıvı, meni, tükürük vs. gibi lekeleri inceleyen biyologlarımız, ölüm sebebini ortaya çıkarmaya yönelik canla başla bilgisini ve deneyimini ortaya koyup otopsisini yapan doktorlarımız, doku incelemesi yapan patologlarımız, cesetten inceleme için örnek alınamayacağı durumlarda diş üzerinde radyolojik inceleme, yaş belirleme ve kimliklendirme çalışması yapan adli odontolojistlerimiz, kemik incelemesi yapan antropologlarımız, toksikoloji incelemesi yapan kimyagerlerimiz ve işin mutfağında ter döken tekniker ve laborantlarımız hiç kuşkusuz ki karanlıkta kalan olayların aydınlanmasında her biri öncü elemanlarımızdır. Nitekim bir diş numunesinin Adli Tıp uzmanlarınca maktul ve şüpheli arasında mukayesesi yapıldığında elde ettikleri bulgulara dayanarak birbirinin tıpatıp aynısını olmadığı tespit edilebiliyor. Derken elde ettikleri verilerle şüphelinin maktulün üzerinde bıraktığı diş izlerinden şüphelinin kimliği belirlenebileceği gibi tam tersi maktulün şüphelinin üzerinde bıraktığı diş izlerinden hareketle maktulün kimliği de belirlenip bir anda görülen dava netlik kazanabiliyor. Bir başka davada mesela kimliği bilinmeyen şahsa ait bir kafatası kemiğinin çamurla maskelenerek elde edilen yüz modelinden hareketle fotoğrafına bakılarak ya da birinci ve ikinci derece akraba yakınlarına görüntüleri yüzleştirerekten de kimlik teşhisi yapılıp dava netlik kazanabiliyor. İşte bu ve buna benzer pek çok olay yeri inceleme örnekleri üzerinde yapılan çalışmaların raporlandırılıp netlik kazanması sayesinde nice karanlıkta sır olarak kalan hadiseler bir bakıyorsun sır olmaktan çıkabiliyor. Hele Türkiye’de Adli Tıp’ın uluslararası ölçekte teknolojik araç ve donanım bakımdan her geçen gün kendini yeniledikçe daha nice karanlıkta kalan bir dizi hadiselerin bir bir düğümünün çözüldüğünü müşahede etmekteyiz. Mesela şimdiye kadar kullanılan aletlerden en çokta akla hiç şüphesiz ki gaz kromatografi ile spektrofotometre (CC-MS) gelmektedir. İşte bu ve buna benzer son derece gelişmiş cihazlar sayesinde birbiriyle oldukça yakın benzerlikte analitlerin ayırımının ve miktarlarının belirleme işlemlerinin gerçekleştirilebileceğini bir Adli Tıp çalışanı olarak bizatihi yakinen gözlemlediğim gibi petrolden tutunda uyku ilacı dâhil pek çok maddenin gaz haline dönüştürülen analitin içeriğinin de belirlendiğini gözlemledim. Nitekim Kimya İhtisas Dairesi Başkanlığı bünyesinde konuşlanmış laboratuvarlara gönderilen organ parçalarından mesela bir karaciğer organ parçası üzerinde fiziksel ve kimyasal özelliklerine göre kokain maddesinin ayırımının yapılıp tespit ediliyor olması bunun gerçekleştirilebileceğinin bariz bir göstergesidir. Böylece soruşturmaya konu olan zehir hadisesinde cesed organlarının inceleme işlemlerinin tamamlanmasının akabinde ölen şahsın ölüm nedeninin kokain zehirlenmesi olup olmadığı raporlandırılabiliyor artık. Ki, bu iş sadece kokainle sınırlı değil elbet, alkol ve uyuşturucu gibi daha birçok zehirlenmeye etken olacak her türden gazın toksikolojik analizlerinin yapılıyor olması da buna dâhildir.
Peki, kimyasal analizler iyi hoşta bu arada Biyoloji İhtisas laboratuvarları bu işin neresinde? Malumunuz Biyoloji ihtisas Dairesi Başkanlığı bünyesinde konuşlanmış DNA laboratuvarları da mühürlü torbayla gelen her türlü materyalin görünür ve UV ışık altında incelenmesiyle tespit edilen leke örneklerinin işin ehli uzmanlarca kodlanaraktan ependorf tüplere alınıp izole edildikten sonra PCR, denatürasyon ve ardından cihazda okuma işlemlerinin tamamlanmasıyla birlikte nice çözülemez sanılan bir dizi olayların düğümünü çözen laboratuvarlar olarak dikkat çekmektedir. Nasıl mı? Mesela leke örneklerinin meni yönünden incelemesinde Prostat Spesifik Antijen tayini lateral flow immunassay yöntemiyle pozitifliği ya da negatifliği tespit edilebildiği gibi lekelerin kan yönünden incelemesinde Kastle-Meyer/Lumonal yöntemiyle de pozitifliği ya da negatifliyi tespit edilebilmekte. Yetmedi lekenin lateral flow immunassay yöntemlerle hem hemoglobin tayini hem de tükürük amilazı tayini de yapılabilmektedir. Şayet meni şüphesi içeren lekelerden sperm aranacaksa alınacak olan leke örneklerin ilk evvela maserasyon işleminden geçirilip sonrasında ise Hematoksilen-Eosin boyama yöntemleri kullanılaraktan mikroskobik incelemesinin yapılması gerekir ki spermin var olup olmadığı belirlenebilsin. Keza olay yerinden gönderilen kılların morfolojik yönden köklü ya da köksüz olduğunun morfolojik olarak belirlemek yetmez mikroskobik incelemeyle de köklü ya da köksüz olduğunu teyit etmek gerekir ki kök ihtiva eden kıl numuneleri DNA analiz çalışmalarına alınabilsin. Böylece kıl örnekleri üzerinde bir yandan morfolojik incelemesi yapılırken diğer yandan da otozomal, gonozomal ve mitokondrial DNA analizleri tamamlanıp kimliklendirme işlemleri netlik kazanmış olacaktır. O halde sakın ola ki kıl tüy deyip iş hafife alınmasın, oysa kıl tüy ne ki denilen bir şeyden tek adet saç telinin bile olayın aydınlanmasında tek başına kayda değer delil olduğu bilinen bir gerçekliktir. Hele ki tek adet saç telinin 20 çeşit özelliği göz önünde bulundurduğumuzda o söz konusu tek bir adet kıl üzerinde titizlikle çalışmanın çok büyük önem arz ettiği kendiliğinden anlaşılmış olur. Nasıl mı? Düşünün ki delil niteliğinde laboratuvara gönderilen elde avuçta sadece biyolojik materyal olarak tek bir adet kıl numunesi var, elbette ki böyle bir durumda o tek bir kıl numunenin başına herhangi bir kazara hal gelmemesi için büyük bir hassasiyet içerisinde koruma altına alınıp incelenmesi gerekecektir. Göz kulak olunmadığında aksilik bu ya, bir bakmışsın delil kaybına uğrama riskiyle karşı karşıya kalınması an meselesi diyebiliriz. Ki, böylesi bir durumda çalışan uzman hakkında delil karartması yönünden soruşturma açılması kaçınılmaz hal alacağı gibi bundan daha da vahim durum olayın aydınlatılmasında tüm çabalar boşa gidip akamete uğrayacaktır.
Hiç kuşkusuz kılın dışında bir başka hassasiyet gerektiren çalışmalardan biride sperm leke ve vajinal frotti örnekleridir. Nitekim bu söz konusu örneklerin mikroskobik incelemelerinde sperm-epitel hücrelerin karışık olduğu durumları göz önünde bulundurduğumuzda mix ayırımında da azami dikkat edilmesinin gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Hiç kuşkusuz spermin epitelden ayırma işlemleri için Differansiyel Lysis yöntem en ideal yöntem olup böylece bu sayede hem kadına ait hem de erkeğe ait tek tipte DNA profilleri tespit edilebiliyor. Mesela bazı leke örnekleri de vardır ki, tek tipte DNA profili tespit edilemeyip ancak mix (karışım) halde DNA profili tespit edilebilmekte. Hatta lekeden tespit edilen bu mix DNA profili, şüpheliyle mağdurun birlikte DNA profilini birlikte içerebileceği gibi birden fazla şüpheli farklı şahıslara ait DNA profillerini de içerebilir. Şayet tespit edilen mix DNA profilinin gen bölgesinde 4 adedin üzerinde allel tespit edilmişse böylesi bir tabloda herhangi bir şahsın varlığı yönünde değerlendirme yapmanın bilimsel bir değerlendirmenin sağlıksız olacağı Uluslararası Adli Genetik Birimlerin içtihadıyla herhangi bir şahsın varlığı yönünde mukayese yapmak doğru olmayacağı ortaya konmuştur. Madem ortada böylesi bir bilimsel anlamda uluslararası bilim kurulu içtihadı söz konusu o halde bir den fazla şahsa ait tespit edilen mix DNA profillerinin içerisinde en az üç şahsın bir arada bulunduğu mix DNA profilleri için davaya bakan hâkim ve savcılıklardan CMK 78, 79 ve devamı maddeleri gereğince alınacak mahkeme kararıyla birlikte şüpheli şahıslara ait DNA örneklerinin gönderilmesi durumunda ancak karşılaştırma yapılabileceğinin talep edilmesi uygun olacaktır. Ta ki elde edilen mix DNA profilin içerisinde yer alan en az 3 şahsa ait biyolojik örneğin bir arada bulunmasının imkân dâhilinde olan şüpheli şahısların DNA profiliyle örtüşmesi tamamlana dek bu talep devam eder de. Böylece birden fazla şahsa ait mix DNA profili tam tamına tamamlandığında mixi içeren şahıslardan tek yumurta ikizleri hariç rastgele seçilen örnekler arasında ve aynı zamanda şüpheliyle akrabalığı bulunmayan bir şahsa ait DNA profilinin gönderilen örneklerde tespit edilen DNA profili ile birebir örtüşme ihtimalinin Türkiye popülâsyonunda takriben 1/1019 olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda başka bir şahsın tesadüfen şüphelinin profiliyle birebir eşleşme ihtimalinin olmadığı görülecektir. Böylece mix içerisinde örtüşen şahıslar hakkında çok rahatlıkla DNA’sını içerdiği şeklinde rapor düzenlenmesi uygun olacaktır. Düşünsenize ortada 1/10’luk rakamın ardına 19 tane sıfır eklenmiş bir sayıdan söz ediyoruz, elbette ki bu sayı bize mixin içerisindeki şahısların varlığından şüphe etmeyecek derecede örtüştüğünü ortaya koyması bakımdan raporu sonuçlandırmaya yeter artar da. Hakeza nesep davalarında da aynı durum söz konusudur. Nitekim çocuklara ait otozomal DNA profilleri ile baba ve anneye ait otozomal DNA profillerinin mukayesesi yapılaraktan hem annelik hem de babalık indeksi %99,99 olaraktan hesaplanıp ortadan tüm şüpheleri kaldıracak derecede çocukların annesi/babası olabilecekleri belirlenerekten rapor düzenlenebiliyor. Hatta erkek bireylerin Y-STR DNA profillerinin babadan oğula Y kromozomu üzerinden aktarıldığı ve Y kromozomunun mutasyona uğraması dışında aynı soy ağacına dâhil erkek bireylerde (büyükbaba, baba, erkek çocukları vb.) birbirleriyle aynı olduğundan neseb davasına konu olan şahıslar arasındaki akrabalık ilişkisini Y-STR DNA analiz çalışmalarıyla da baba tarafından aynı soy ağacının fertlerinin olabileceğinin tespiti yapılaraktan pekâlâ raporlandırılabiliyor. Keza kız çocukları söz konusu olduğunda ise malum Gonozomal X-STR DNA analiz çalışmalarıyla tespit edilen X-STR DNA profillerinin her bir lokusta en az bir allelin ortak olduğu belirlenmesiyle birlikte aynı babanın kız çocukları olabileceğinin tespiti şeklinde sonuca bağlanıp raporlandırılmakta da.
Belki bu arada aklımızın ucundan gerek neseb davaları gerekse olay yeri incelemelerine konu olan davalarda DNA analiz çalışmalarıyla madem neseb tayini, soy bağı, şüpheli ve mağdurların tespiti çok rahatlıkla belirlenebiliyor o halde parmak izine ne gerek var şeklinde bir düşünce geçebilir. Gerek var elbet. Her ne kadar ülkemizde DNA analiz yöntemlerinde çok gelişmişlik kaydedilmiş olsa da hele bilhassa hırsızlık olaylarının aydınlatılmasında ve sahte kimlik kullananların açığa çıkarılmasında parmak izi ve avuç içi izlerinin arşiv taramasıyla mukayesesi yapılaraktan tespitinin dün olduğu gibi bugünde temel delil niteliği konumunu korumaya devam etmesi gayet tabii bir durumdur. Bilindiği üzere parmak izi insanın en çok terli veya yağlı parmağına aminoasitlerin bırakılmasından hareketle o aminoaside özgü bir takım kimyasallardan faydalanılaraktan da şahsın kimliği çok kolay belirlenebiliyor. Nitekim bu iş için proteinlerin tanınmasında yararlanılan bu söz konusu kimyasal ayıraçlardan ninhidrin parmak izindeki serbest amino asitlerle reaksiyona tabi tutulduğunda o bölgede kırmızı-mavi renk dönüşmesi diyebileceğimiz Ruheman moru renkte organik maddenin açığa çıkmasıyla da eldiven, cam, plastik vs. gibi materyaller üzerinde ki parmak izinin varlığı tespit edilebiliyor. Keza pudra temelli yöntemlerle de gönderilen materyaller üzerinde de kriminal incelemeyle parmak izi ortaya çıkarılmakta.
Hani öldürülenlerin kanı yerde kalmaz deriz ya hep, gerçekten de Adli Tıp uygulamalarının hız kazandığı günümüzde iyide nereye kadar kan davaları gizlenir dedirten şekliyle daha da bir anlam kazanıp görülen davaların sır olmaktan çıkıp delilleriyle birlikte raporlandığı görülmekte. Düşünsenize daha 2002 yıl öncesinde kan numuneleri üzerinde grup faktör yöntemiyle suçluları bulma çalışmaları yürütülürken hele bilhassa 2002 yıl sonrası bir bakmışsın genetik alanında baş döndürücü gelişmelerin ivme kazanmasıyla birlikte artık Adlı Tıp laboratuvarlarında kullanılan elektroforez analiz yöntemi en güçlü ve en gözde analitik teknik olarak damgasını vurmuş durumda. Dahası bu teknik sayesinde izolasyona tabi tutulan herhangi bir organizmaya ait DNA molekülünün belirlenen bölümü PCR işlemiyle kopyalanıp çoğaltılaraktan yük taşıyan çözünmüş sıvı parçacıkların elektriksel alanın etkisiyle göç ettirilmesinin akabinde yürütülen moleküllere özgü boyalarla o bölgeler işaretlenip pik şeklinde görünür hale gelebiliyor. Böylece DNA sentezinde yol gösterici olarak kullanılan primerlerin öncülüğünde baz eşleşmesi kapiller elektroforez genetik analizör okuma cihazlarında karşılık bulan rakamsal allel değerler 3500xl GeneMapper IDX programıyla tiplendirilip kişilere ait DNA profillerin çıktısı alınıp raporlandırılmış olmakta. Bu arada yeri gelmişken söylemekte fayda var, Adli Tıp denince eskiden hep otopsi yapan Morg İhtisas Dairesi akla gelmekteydi, neyse ki gelinen nokta itibariyle medyada yayınlanan bir dizi belgesel veya filmlerin izlenmesiyle birlikte bu düşünce git gide hükmünü yitirip artık ilk akla gelen Biyoloji İhtisas Daireleri gelmekte. Zira Adli Tıp Kurumu bünyesinde Biyoloji İhtisas Daireleri öyle bir konuma geldi ki cinayet, tecavüz, neseb davalarının bir bir çözümlendiği Amerika’da FBI elemanlarını aratmayacak şekilde biyologlarında damgasını vurduğu bir birim olarak adından söz ettirmektedir. Her ne kadar kimliklendirme çalışmalarında yoğun emek sarf eden biyologların ülkemizde yeterince ne iş yaptıkları kavranmasa da altına imza attıkları raporların sayısı çoğaldıkça ne denli önemli işlere imza atan uzman elemanlar olduğunun kavranacağına inancım tamdır. Dahası böylesi elemanların çalışmalarını yerinde tetkik edildiğinde Adli Tıp bünyesinde çalışan biyologların pek çok işi bir arada yürüttükleri görülecektir. Bir başka ifadeyle olay yerinden gönderilen suç aletleri, giysi, eşya vs. biyolojik materyaller üzerinde sperm, kan veya diğer biyolojik lekeler aramak, lekeden orijin tayini yapmak gibi bir dizi analiz çalışmalarını büyük bir titizlikle yürüten görünmeyen gizli kahramanlar diyebileceğimiz asıl elemanlar biyologlardır. Ayrıca olay yerinden gelen mühürlü bez torbanın özellikleri belirtilecek tarzda tutanakla açılmasından tutunda, bu delil torbasından çıkan biyolojik materyallerin tek tek incelenip üzerlerinde lekelerin alınması, aynı zamanda bu alınan leke örneklerinin DNA izolasyon çalışmalarına başlanıp PCR (izolasyondan elde edilen DNA’nın bazı bölgeleri polimeraz zincir tepkimeleri adı verilen teknik bir işlemle binlerce kez çoğaltılması) ve denatürasyon işlemini takiben çoğaltılmış DNA ürünün genetik analizör cihazına yüklenerek kişiye has ya da olay yeri örneklerine ait DNA profilleri belirlenip, akabinde raporlandırma gibi bir dizi işlemlerin her safhasında ter dökmektedirler. Her şeye rağmen bunca işi bir arada yapan bu ekibin mutlaka bir gün hak ettiği bir konuma geleceklerdir elbet.
İşte elektroforez metoduyla çalışan lazerli analizör cihazların Adli Tıp Biyoloji İhtisas Laboratuvarlarında kullanıma girmesi suçluların aydınlığa çıkarılması bakımdan devrim niteliğinde bir gelişme olsa gerektir. Eskiden bir damla kanın kolloid (kolloidal çözelti ve asıltı) üzerine konulan bir solüsyonla eritilme işleminin ardından düz bir kaba konulmak suretiyle kana ait protein moleküllerinin güç kaynağı yardımıyla ya anoda (artı elektrod) ya da katoda (eksi elektrod) hareket ettirilip taşıdıkları yüke göre birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılan protein bölgelerinin yerleri belirlenerek iş kotarılmaya çalışılırdı.. Bir başka ifadeyle agaroz jel elekroforez gibi yöntemlerle belirlenen bu bölgelerin jel kasetinden çıkarılıp boyama işleminden geçirilerek şerit veya bant halinde görünümleri sağlanıp protein miktarı direk dansitometre ile yüzde olarak örneğin toplam protein miktarı mutlak değer olarak verilirdi. Derken belirlenen bu değerler şüphelilerden alınan kan değerleriyle karşılaştırılıp kimliklendirme çalışmaları ortaya konurdu. Artık gelinen nokta itibariyle bu tür klasik ve manüel yöntemlere gerek kalmaksızın bu yöntemlerin yerini DNA izolasyonu manyetik partikül tekniği kullanılarak otomatik DNA izolasyon robotları almıştır. İşte bu son derece ileri teknikler sayesinde bir yandan DNA analiz çalışmaları gerçekleştirilirken, diğer yandan da benimde 2002 yıl sonrasında yaklaşık 15 yıl süreyle Adli Tıpta çalıştığım o dönemde STR DNA İncelemesi Power Plex Fusion 6C/Power Plex Fusion 6C direct ve Powerplex CS7 kitleriyle DNA profillerin tespit işlemleri gerçekleştirilmektedir. Nitekim içinde bulunduğum o dönemde ki çalışılan polimorfik STR DNA bölgelerine baktığımızda izole edilen DNA’dan Identifiler kiti kullanılarak PCR cihazıyla çoğaltılarak elde edilen Otozomal D8S1179, D21S11, D7S820, CSF1PO, D3S1358, THO1, D13S317, D16S539, D2S1338, D19S433, VWA, TPOX, D18S51, D5S818, FGA ve cinsiyeti gösteren Amelogenle birlikte değim yerindeyse dört başı mamur diyebileceğimiz bir eserle karşı karşıya kalınır ki onca yoğun çaba içerisinde günün yorgunluğunu çalışan uzmanların üzerinden atmasına yeter artar da. Ki, bu şahika eser tespit edilen DNA profillerinden başkası değildir elbet.
Velhasıl-ı kelam, Adli Tıp karanlıkta kalan pek çok olayların aydınlatılmasında adaletin tecellisinde eli ayağı diyebileceğimiz gözde bir kurumdur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/adli-tip-makale,5066.html

SAĞLIK EĞİTİM MERKEZİ’NDEN ADLİ TIP'A
SELİM GÜRBÜZER
Üniversiteden mezun olduktan sonra meslek hayatımın yarısı dirilerin sağlığıyla ilgili Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Sağlık Eğitim Merkezi laboratuvarlarında çalışmakla geçti, diğer yarısı da daha çok ölülerin DNA analiz işlemleriyle ilgili Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Ankara Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesi laboratuvarında çalışmakla geçti dersek yeridir. Dahası dirilerle geçen bölümün ilk iki yılını İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde, iki yılını Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezinde, en son on üç yılını da Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde biyolog olarak mesleğimi yürüttüm. Ölülerle olan kısmın on beş yılını ise Ankara Adli Tıp Kurumunda yine biyolog olarak DNA analiz çalışmalarını yürüterek mesleğimi icra ettim.
Dile kolay meslek hayatımın tam tamına otuz beş yılı aşkın laboratuvar analiz çalışmaları içerisinde şöyle geriye dönüp baktığımda pek çok bir dizi hatıralarla baş başa kaldığımı gördüm. Hiç kuşkusuz mesleki hayatın ilk yıllarının heyecanı bir bambaşkadır, hele ki İstanbul gibi bir yerde göreve başlamak apayrı bir duygu selidir. İlk göreve başladığımda bekârdım, sağ olsunlar o zamanki yöneticiler Anadolu’dan gencecik bir fidan olarak ayağımı attığım İstanbul’un o koca keşmekeşliğinde telef olmayım diye bir yılını çalıştığım laboratuvarın iç kısmında ki bir odada kalmam yönünden bana kolaylık sağladılar. Böylece çalıştığım laboratuvarla içli dışlı olup birbirinden ayrılamayan ikiz kardeşler gibi olduk. Bu bir anlamda benim için ” gece yat laboratuvar, sabah kalk laboratuvar, gündüz çalış laboratuvar” üçgeninde nevi şahsıma münhasır bir hayat modeli oldu. Ta ki mesleğe başlamanın ikinci yılında evleninceye dek bu böyle devam etti. Evlenince de ister istemez bu kez günün çoğu yollarda geçen bir hayat modeli alacaktır. Öyle ya, hayat hep tozpembe olacak değil ya, hele ki meslek hayatına İstanbul’dan başlamışsan hayatın tozpembe olması ne mümkün. Nitekim İstanbul’un Anadolu yakasının ta ucu diyebileceğim bir yerden, yani Pendik tarafından bir ev tutmuştum ki buradan benim Sultanahmet’te ki işyerime varmam yaklaşık iki saati buluyordu. Olsun sonuçta görev aşkı bu ya, mesleğimi icra etmenin mutluluğu bu zahmeti çekmeye değerdi. Düşünsenize sabahleyin erken vakitlerinde Anadolu’nun yakasındaki Güzel Yalıdan trenle Haydarpaşa’ya, oradan vapurla Karaköy’e geçip Galata köprüsünden Cağaloğlu’nun yokuşlarına yürüyerekten Sultanahmet’teki Sağlık Eğitim Merkezine bir gün değil iki gün değil haftanın tam beş gününü bu tempoda mesleği devam ettirmek her babayiğidin taşıyacağı yük olmasa gerektir. Gerçekten de meslek hayatının ilk başlangıcında yaşayanlar çok iyi bilir ki, her işin başlangıcında ki görev aşkı üst düzeydedir hep. Hele birde İstanbul gibi yerde o üst düzey heyecan olmalı ki tren, vapur ve otobüs vs. bilumum üç vesait ile kat edilen yolun çilesine katlanılabilsin. Derken daha sakin bir yere tayinimi aldırmak gerektiği düşüncesi hafızama yer ettiğinde bu kez soluğu Balıkesir Sağlık Eğitim merkezinde aldım. İlginçtir Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezine atandığımda laboratuvar filan yoktu, sanki gel de laboratuvar kur diye atamışlardı beni, nitekim öyle de olup sıfırdan laboratuvar kuraraktan İstanbul’da olduğu gibi görev aşkım burada da aynen devam edecektir. Hele ki tedavi olmak için gelen öğretmenler laboratuvarın kurulduğunu gördüklerinde gelişime pek sevinmiş olsalar gerek ki soranlara en basit bir kan sayımı ve idrar tahlili için bile hastaneye gitmek zorunda kalmadıklarını dile getirmekten kendini alamamışlardır. Aslında bir şeyler yapma gayreti ve heyecanı oldubitti çocukluktan beri bende meleke hale gelmiş bir haslettir. Öyle ki üniversiteden mezun olup İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezine atamamı beklemeye koyulduğum aylarda bile boş durmayıp Ankara’daki Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde deneyim kazanmak maksadıyla staj türünden laboratuvar çalışmasına koyuldum da. İyi ki de ön hazırlık babından laboratuvarda gönüllü olarak çalışmışım, bu sayede Sağlık Eğitim Merkezi yöneticilerinin bendeki o çalışma heyecanı ve gayreti yerinde görmekle İstanbul’a atanmamın üzerinden tam dört yıl geçtikten sonra bir şekilde akıllarına düşüp bana Ankara’ya naklen tayinimi aldırmak istediklerini bildirdiler. Bende bu teklife kayıtsız kalıp hayır diyemezdim elbet. Hem ne de olsa ardımdan Balıkesir’de dört dörtlük olmasa da en azında kurulu bir laboratuvar düzeni bırakacağım ve benden sonra hangi meslektaşım gelirse gelsin rahatlıkla yürütebileceği bir sistemde oturtmuştum. Madem öyle, bu durumda artık gönül rahatlığıyla Ankara’ya gidebilirdim. Hem kaldı ki o an böylesi bir teklifle karşı karşıya kaldığımda başkente tayinimi aldırmakla mesleki hayatımda daha da ilerlemeler kaydedeceğimi düşündüm. Nitekim düşündüğüm gibi de oldu. Derken İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezi ve Balıkesir Sağlı Eğitim Merkezinde yürüttüğüm toplamda dört yıllık hizmet sürecimin en son halkasında ki 13 yılını da Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinin Hematoji laboratuvarı ve Biyokimya laboratuvarında canla başla çalışaraktan geçirip son üç yılım hariç çok büyük tecrübe kazanmış oldum.
Evet, Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde ki son üç yılım iş tecrübesi açısından pek iyi geçmeyecektir. Neden mi? Zira tüm Laboratuvar çalışanları olarak Biyokimya laboratuvar şefimizin yeniliğe açık olamamasından kaynaklanan birtakım dalgalanmaların üzerimize sineceği bir huzursuzluğun ortasında kendimizi buluverdik de ondan elbet. Nitekim Biyokimya laboratuvar çalışanları olarak manüel tekniklerden otomasyona geçelim dediğimizde Biyokimya laboratuvar şefimiz Gülten Erkut’un inadım inat manüel sistemde ısrarcı davranması hem kendisine bağlı çalışan personelle hem de idareyle arasının açılmasına yol açıp bir başka sağlık kuruluşuna sürgün edilmesine varacak bir dizi dalgalanmalara sahne olur laboratuvarımız. Hatta o yıllarda hiç unutmam laboratuvar şefi bu hususta bana ne düşünüyorsun dediğinde, bende cevaben “Gülten hanım, bak onca yıldır manüel tekniklerle biyokimya analizlerini çalışacağımız kadar çalıştık, gayri artık tenekeden de olsa oto analizörle çalışmak zamanıdır” diyerekten tavır koydum da. Zaten laboratuvarda çalışma aşkı statik kalmayı değil sürekli yenilenmeyi gerektirir. Ve böylece kazanan statükocu laboratuvar anlayışı değil geçte olsa değişimden yana ve yeniliğe açık egemen laboratuvar anlayışı kazandı. Derken MEB Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde oto analizörle çalışmak nasip olurda. İşte Laboratuvar alanında bitip tükenmek bilmeyen bu söz konusu azim ve gayretimi çok iyi fark edenlerden biride hiç şüphesiz ki, taa Lise ve üniversite yıllarından beri kendisini her daim abi kardeş olarak bildiğim Anka Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Daire Başkanı Nurullah Zengin’den başkası değildi elbet. Kendisi tıpkı benim gibi laboratuvardan yoksun MEB Balıkesir Sağlık eğitim Merkezine tayin olduğum yıllarda sıfırdan kurduğum laboratuvara benzer hamleyi o da Ankara Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlığı bünyesinde Biyoloji İhtisas Dairesinin kurulumunda gösterecektir. Böylece bu sayede DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumu DNA’sına kavuşmuş olacaktır. Öyle ki, bizatihi kendisinin büyük emek sarf edip kuruluşuna vesile olduğu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin Başkanı olurda. Tabii Daire Başkanı olunca da ilk işi beni yanına almak olur. Her ne kadar kurup faaliyete geçirdiği DNA analiz laboratuvarı benim için bilmediğim alan olsa da bir şekilde laboratuvar çalışmalarında azim ve gayretime güvenerekten aynı tempoyla Adli Tıp Kurumunda ’da çalışmam devam edecektir. Öyle ki Adli Tıp Kurumuna biyolog olarak daha atanır atanmaz yeni kurulan laboratuvarın imini cimini öğrenme aşkım gözlerden kaçmaz da. Ancak laboratuvarın kuruluşunda emeği geçen oradaki meslektaşlarımın bir kısmı bilgi paylaşımında pek cömert davranmayıp dosya almamda gecikmeme sebep olurlar, beni daha çok bilgisayar başında chat’le oyalayarak ancak hızımı keseceklerini düşünmüş olsalardı gerek. Oysa bilmedikleri bir şey vardı ki, o da Adli Tıp’a atanmadan önceki yıllarda Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Sağlık Eğitim Merkezlerinde her çalışanın masasında bilgisayar olmadığından daha doğru dürüst bilgisayara girmeyi ve çıkmayı dahi bilmiyordum. Dolayısıyla o arkadaşlar beni chat’e alıştırıp oyalaya dursunlar bilakis chat sayesinde benim işime yarayacak bilgisayar kullanımı yönümdeki eksikliğimi fırsata çevirip ilerisinde dosya aldığımda on parmak kullanaraktan bilgisayar üzerinden en erken rapor çıkaran eleman olarak adımdan söz ettirecek konuma geldim. Sadece erken rapor çıkarmak mı, gerek koli açmada, gerek mikroskobik incelemede gerekse izolasyonda hızıma kimse yetişemeyecek konumda oldum da. Ancak ne var ki dedim ya, koli açma, mikroskoba bakma, DNA izolasyonu ve PCR gibi jşlemlerinin dışında birde diğer teknik alanlar vardı ki, adeta kozmik odaymışçasına kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Bu alanlar hiç kuşkusuz genetik analizör cihazının kullanımının olduğu ve sonuçların değerlendireceği cihaz okumaların yapıldığı bölümlerden başkası değildi elbet. Ki, bu alanlarda bizden bilgi paylaşımı ve pratik uygulamalar esirgenip daha çok teorik bilgilendirmelerle iş geçiştiriyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla bir kısım arkadaşlar bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde tekelinde tuttukları bu alanların kullanımında ben ve benim gibi birkaç arkadaşımın GenMapper gibi kapiller elektroforez genetik analizör okuma cihazların kullanım kabiliyetlerinin gelişmesinde ve öğrenmesinde geri kalmalarına sebep oldular. Oysa Daire Başkanımız Nurullah Zengin laboratuvarın kuruluşunda izlediği stratejiyi personeliyle bir toplantıda paylaştığında bizden bilgi paylaşımını esirgeyen bu arkadaşlara “hiç çekinmeden cihazlara dokunun, gerekirse söküp parçalayın yeniden kurun” dediğini biliyorum. Böylece işin teknik kısmının dokunaraktan kavranabileceğini, yani uygulayaraktan öğrenileceğinin mesajını vermiş oldu. Tabii ben ve benim gibi laboratuvarın taa ilk kuruluşunda bulunmayıp da sonradan dâhil olan arkadaşlar, bizden önce bulunan arkadaşlarla aramızda tatsızlık olmasın diye hiçbir zaman bu hususu şikâyet konusu yapmadık. Kaldı ki şikâyet etmek karakter sahibi bir insan için tevessül edeceği bir yol yordam olamazdı. Ne de olsa zamanla DNA analiz çalışmalarıyla birlikte işin geriye kalan diğer teknik kısmının tüm detayını da bir şekilde kavrayacağımız muhakkaktı. Bu yüzden ben ve benim tıynetimde olan arkadaşlar şikâyet etmek yerine işi doğal akışına bırakmayı yeğlerler hep. İşte bu nedenledir ki bir yerlerde herhangi birisinin ağzından şikâyet lafı çıksa bu tip şikâyeti huy edinmiş arkadaşlar yüzünden başka kurumlara tayin aldıran arkadaşlarımızın hal ve ahvalleri aklıma düşüverir de. Hem nasıl aklıma düşüvermesin ki, öyle böyle değil, sanki şikâyetin biri bin para ettiği bir süreç yaşıyorduk. Bir bakıyorsun laboratuvar çalışanlarından biri en ufak hata yaptığında, hatayı yerinde çözmek yerine şikâyeti meslek edinen birkaç meslektaşımızın yaptıkları hem Adli Tıp gibi gözde bir kurumda çalışmanın onuruna gölge düşürüyordu, hm çalışma hevesimizi söndürüyordu, hem de arkadaşlar arasında ki çalışma barışını bir anda yerle yeksan edici bir durum yaşıyorduk. Mesela mikroskopta nadir görülebilen örneklerde bir arkadaşımın görebildiği diğerinin göremediği durumlarda bir bakmışsın spermi gören arkadaş soluğu başkanın yanında alıp ‘ben gördüm partnerim göremedi’ türünden şikâyete koşanlar oluyordu. Oysaki partnerlik birbirini şikâyet etmek için kurulmuş bir çalışma düzeni değil bilakis birbirinin eksiklerini tamamlamaya yönelik çalışma birlikteliği düzenidir. Bir gün hiç unutmam partnerimle birlikte frotti örneğinden sperme bakmak üzere santrifüj ettiğim maserasyon sıvısını ters yüz edip lavaboya boşalttığımda partnerimin bir anda çığlık çığlığa “eyvah eyvah!” nara sesleri kulağımda çınladığında doğrusu o an benimde rengim benzim soluverdi. Oysa ortada telaşlanmaya mahal bir durum yoktu ki, bikere Adli Tıp’a gelmeden önce çalıştığım Sağlık Eğitim Merkezi laboratuvarlarında idrarda lökosit, eritrosit, epitel ve sperm bakmak için santrifüje ettiğimizde de lavaboya boşaltıp tüpün dibine çöken pelletten hiçbir hücre kaybı olmaksızın mikroskop altında çok rahatlıkla hücrelerin varlığını tanımlayabiliyorduk. Nitekim burda da aynı mantıktan hareketle süpernatanttan geriye kalan tüpün dibindeki pelletin (çökeltinin) mikroskobik incelemesinde hem spermi gördüğümüz gibi hem de tüpün dibinde geriye kalan sıvıdan şüpheli şahsa ait DNA profilini tespit ettik de. Böylece partnerim neticeyi idrak etmiş oldu.
Her neyse şikâyeti huy edinen arkadaşların ilginç bir yönleri daha vardı ki, o da malum kendileri bir hata yaptığında hatasını partneriyle paylaşmak yerine bunu büyük bir ustalıkla gizleyebiliyor kabiliyete sahip olmalarıdır. Dahası kendisi dışında arkadaşının herhangi bir hatasını gördüğünde hatayı yerinde telafi edip problemin üstesinden gelmek yerine birde üstüne üstük Daire Başkanını da işin içine kataraktan pişmiş aşa su katmış oluyorlardı. Oysaki çalışma arkadaşlığı o dur ki, Daire Başkanına problemleri taşıyarak pişmiş aşa su kataraktan yük olmak değil, tam aksine pişmiş aşa su katmayıp Daire Başkanının omuzlarındaki yükü alıp işi hafif kılandır. Nitekim bir gün Adli Tıp Grup Başkanı, şikâyet etmeyi kendine meslek edinmiş aramızdan bir arkadaşımızı hafta sonu telefonla çiçek sulamak için Kuruma çağırdığında gururuna yedirememiş olsa gerek ki ilk evvela bu gurur meselesini kendisi halletmek yerine işi Daire Başkanına intikal ettirerek meseleyi halletmeyi yeğleyecektir. Allah var Daire Başkanımızda bir babanın evlatlarına sahip çıktığı gibi Grup Başkanıyla karşı karşıya gelme pahasına da olsa personeline sahip çıkacaktır. Zaten Grup Başkanının da canına minnet bu olayı bahane ederek bundan sonraki bir takım ufak tefek meselelerde Daire Başkanımıza olan husumetini daha da ileri boyutlara taşıyacaktır. Öyle ki Daire başkanımıza ardı ardına açtığı bir dizi soruşturmalarla Biyoloji İhtisas Dairesinde tüm çalışanları da içine kataraktan polisiye dizilerini aratmayacak yöntemlere başvuracaktır. Zira Daire Başkanımızın ameliyat olup bir süre Dairenin başında olmayacağından odasının kapısını kilit tutup anahtarını üzerinde taşımasını yokluğunda fırsat bilip tüm personelinin gözü önünde kameralar eşliğinde odanın kapısını çilingirle açtırıp çekmeceleri arattırması nasıl bir karaktere sahip olduğunun bariz tipik bir göstergesidir. Daire Başkanının odasını tutanak tutturaktan arattır da ne oldu aleyhine kullanacağı herhangi bir şüpheli evrak bulamayıp hevesi kursağında kalacaktır. Tabii bitmedi dahası var, başkanımız hastalığın atlatıp işine döndüğünde eften püften meselelerde hep sürekli baş ağrıtacaktır, günlük imza sirkülerinden tutunda yemekhanede yemek kuyruğuna tutma teşebbüslerine kadar daire başkanımızın sinir uçlarına dokunacak mobbingle huzur bozacaktır. Daha da hızını alamayıp kurum içi açtığı soruşturmalarla güya Daire Başkanımızın kurumumuzda korku imparatorluğu oluşturduğuna dair ipe salmaz gelmez mesnetsiz iddialarla bizlerin şahitliğine başvuracaktır. Oysaki personelde gayet iyi biliyordu ki Daire başkanımız Biyoloji İhtisas Dairesinin kuruluşunda emeği geçenlerin en başında gelen bir başkan olduğu gibi aynı zamanda başkanlığı süresince işlerini hep haftalık olarak personelinin istişaresine başvurarak hal yoluna koyan bir başkandı. Bu yüzdende aramıza sonradan katılan kendi referansıyla aramıza dâhil ettiği Filiz Ustabal gibi birkaç personel dışında şahit bulamayacaktır. Yani çoğunluk Daire Başkanımızın lehinde şahitlik yapacaktır. Derken bu hadiseyle birlikte ailecek görüştüğünü bildiğimiz kendisine referans olup sonradan aramıza soktuğu Filiz Ustabal’ı Daire Başkanlığına hazırlamak niyetini güttüğü gerçeği ile yüzleşiverdik. Kafasında ne gibi planlar kurgulayıp ertesi gün neyi uygulayacaksa ister istemez sadece Daire Başkanını değil tüm personeli de olumsuz yönde etkiliyordu. Allah edecek tüm kurgu planları ayağına dolaşacaktır, sen misin Ankara’da Biyoloji İhtisas Dairesini sıfırdan kurup yeşerten böylesi bir Başkanı yüzünü kara çıkarmaya kalkışan, bir gün bir baktık Daire Başkanımıza açtığı tüm soruşturmalar akamete uğrayıp asıl kendisinin geçirdiği soruşturmalık bir konunun muvacehesinde Grup Başkanlığı görevine son verilecektir. Hatta neredeyse memuriyetine son verilecekti. Hırs bu ya, görevden alındığında da Daire Başkanımızın yakasını bırakmayıp boş durmayacaktır. Bir gün bir baktık bir zamanlar o günkü adıyla cemaat bugünkü adıyla FETÖ’cülerin sesi başta Samanyolu televizyonu olmak üzere bir kısım medya haber ajanslarında Daire Başkanımız hakkında DNA’sı olmayan Başkan yaftalamasıyla yalan yanlış uydurma haber yapılaraktan düğmeye basıldığını gördük. Oysa DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumunda DNA laboratuvarı kuran ilk Daire başkanıydı o. Doğrusu olup bitenlere, ne oluyor dercesine tüm Adli Tıp personeli de bir anlam vermekte zorlanıyordu. Derken benim kafamdaki düğümü ailece beraber görüştüğümüz hem benim hem de geçmişte kader birlikteliği yaptığım Daire Başkanımızın da arkadaşı Dr. Selçuk Bekar’la bu konuyu konuştuğumuzda insanın hiç aklına gelmeyecek bir tespitte bulunup kafamdaki soru işaretlerin düğümü çözülür gibi olurda. Bize dediği şu oldu “Bana öyle geliyor ki, Adli Tıpta sizlerin başınıza gelen tüm alavere dalavere dolapların altında F tipi bir tezgâh söz konusudur. ” Ki, o zamanlar çoğu insan F tipi dendiğinde hizmet hareketi dedikleri o cemaate o yaftayı yakıştırmıyordu. Ama Selçuk Bekar arkadaşımız ister yakıştırsınlar ister yakıştırmasınlar hiç umurunda olmazdı doğru bildikleri gerçekleri her ortamda söylemekten imtina etmeyen ailece görüştüğümüz bir dostumuzdur. Gerçekten de köprünün altında çok sular aktıktan sonra o söz yerini bulur da. Şöyle ki, sonraki gelişmeler muvacehesinde Adli Tıp Kurumu bünyesinde sık sık Grup Başkanlığı değişikliklerinin yaşanması, birbiri ardına Daire Başkanlarının değişmesi, ne idüğü bilinmeyen dışarıdan tayinle aramıza katılan uzman kadrolaşmasına bakıldığında Grup Başkanıyla Daire Başkanımız arasında ki çekişmenin en çokta o zamanki adıyla hizmet hareketi dedikleri FETÖ’cülerin işine yaradığı görülecektir. Kelimenin tam anlamıyla meydan onlara kalacaktır. Nitekim gerek Grup Başkanının görevden alınıp yerine gelen Grup Başkanlarının 15 Temmuz soruşturmalarıyla ortaya çıkan sicillerine baktığımızda gerekse Daire Başkanımızın daha fazla baskılara dayanamayıp Sağlık Bakanlığına müşavir olarak atanmasının ardından yerine gelen Daire Başkanlarının icraatlarına baktığımızda aile dostum Dr. Selçuk Bekâr’ın o söylediği sözün ne anlama geldiğini gayet net bir şekilde idrak etmiş oldum da. Öyle ya, her kurumda olduğu gibi F tipiciler her kuruma sızdıkları gibi Adli Tıp gibi karanlıkta kalan olayları açığa çıkartmada gözde bir Kurumunu’da boş geçmeyeceklerdir. Muhsin Başkan’ın değimiyle Adli Tıp tarlasını da süreceklerdir. Kaderin tecellisine bak ki Muhsin Yazıcıoğlu bir cenazenin otopsisi için Daire Başkanımız Nurullah Zengin’i ziyaret edip bizimle de hasbihal ettiğinde sizde mi burdasınız dediğinde bende cevaben:
-Başkanım, görev istenmez görev verilir düşüncesinden hareketle Nurullah Bey beni Milli Eğitimden Adli Tıp’a gelmemi teklif etti bende gördüğün gibi şuan yaklaşık 8 yıldır beraber çalışıyoruz.
O arada Muhsin Başkan, bana çocuklar nasıllar, iyiler mi şeklinde hal hatırda sormayı da ihmal etmez. Bende kızımın katsayı adaletsizliğinden dolayı İlahiyat okuduğunu söylediğimde, derin bir of çekip:
-Bu bizim kanayan yaramız deyip beni teselli etmişti. Evet, Muhsin Başkan böyle bir başkandı, çocuklarımızın hali vaktini bile dert edinen vefakâr bir dost liderdi. Zaten o buluşma üzerinden 2 ay geçmedi Muhsin Başkanın kar beyaz dağlardan gelen o vefat haberi yüreğimizi burkmuştu da. İyi ki de o son buluşmamız olmuş, meğer o görüşme helallikmiş. İlginçtir Muhsin Başkanın gazlı beze emdirilmiş kan örneğinin meslektaşım Ülker hanıma havale edilen dosyasına eşlik etmek bize de nasip oldu. Hatta bir ara Daire Başkanımız Nurullah Zengin muhafaza altına aldığımız gazlı beze emdirilmiş kan örneğinden bir parçacık da bana kesip hatıra olarak saklamam için izin istediğimde gülerek:
-Sakın böyle bir işe kalkışma, burası Adli Tıp dediğin de her ne kadar Muhsin Başkanın kanından bir tel koparamasam da onun hayalimi düşlemem bile benim için unutulmaz bir anı olacaktır.
Muhsin Başkan ebediyete göç edip aramızdan ayrılmıştı, Daire Başkanımız ise DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumuna kurduğu DNA laboratuvarın Başkanlığını bırakaraktan o da Sağlık Bakanlığına giderek aramızdan ayrılacaktır. Sıfırdan kurduğu Laboratuvarda bir zamanlar Grup Başkanının referansıyla sonradan aramıza katılan Filiz Ustabal gibi birkaç arkadaşın dışında hepimiz tek yürek olup Adli Tıp Bahçesinin önünde Daire Başkanımızı uğurladığımızda doğrusu bundan sonra bizleri daha neler bekliyor tedirginliğini hep birlikte yüreğimizde hissettik de. Hiç kuşkusuz Daire Başkanı gittikten sonra geçmişte Lise ve Üniversiteden arkadaşlığımız olması hasebiyle akabinde hedef tahtası ben olacaktım. Nasıl mı? Bunu da inşallah haftaya ‘Adli Tıp Hatıralarım’ başlığı altında makalemde belgeler eşliğinde işleyeceğim konuda ne demek istediğim anlaşılacaktır.
Haftaya görüşmek üzere,
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/saglik-egitim-merkezinden-adli-tip-a-makale,5077.html

ADLİ TIP HATIRAMDA 15 TEMMUZ
SELİM GÜRBÜZER
Şimdiye kadar çocukluk, ilkokul, lise ve üniversite hatıralarımı yazmasına yazdık ama mesleki hayatımızı hiç yazmamıştık. Öyle ya, ahır ömrümüzde meslek hayatımı da yazmasam olmazdı. Hele ki Adli Tıp’ta son beş yılında yaşadığım bir takım ilginç anekdot bölümler var ki, hayat öykümün en ilginç nesiller boyu ders alınacak türden en önemli kesitini oluşturmakta dersem yeridir. Bu yüzden yazmam gerekirdi de zaten. Zira dönemin Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığına 15 Temmuz hain darbe girişimi öncesi evrak kayıttan geçirerek sunduğum dilekçede Biyoloji İhtisas laboratuvarındaki çalışma işleyişinden ve arkadaşlar arasındaki çalışma barışını ihlal edici problemlerin çözüme kavuşturulmasından tutunda tâ ucu Pensilvanya'ya kadar uzanan paralel ihanet örgüt konusunda hassas olunması gerektiğine kadar bir dizi hususa dikkat çektim de. Sadece dikkat çekmek mi, bu hususta gerekli önlemlerin alınması gerektiğini de vurguladım. Hem nasıl dikkat çekip vurgulamayım ki, Paralel İhanet Çetesinin bulundukları kurumlar da her kabın rengine girebilecek derecede tüm devlet kurumlarında olduğu gibi bizim kurumda da sinsi sinsi bukalemunca sızması söz konusuydu ki, bu durumu fark ettiğimde duyarsız kalmam elbette ki doğru olmazdı. Ne pahasına olursa olsun durum vaziyeti dilekçeyle derhal Grup Başkanlığımıza bildirmeyi kendime görev addettim de. Kendime görev addetmem, aslında bu topraklarda yaşayan her Türk vatandaşın yapması gereken bir görev addetmektir bu. Dahası ortaya koyduğum bu görev sorumluğu bilinci aynı zamanda nesiller boyu örnek alınması da gereken sivil inisiyatifin ta kendisi bir milli refleks bilincidir. Derken ortaya koyduğum bu milli refleks ve milli bilinç hassasiyetim sayesinde 15 Temmuz öncesi tanık olduğum bir takım hadiseler eşliğinde savcılığa ifade vermek nasıl bir şeymiş, mahkeme salonunda sanık ve sanık yakınlarının gözü önünde hâkim huzuruna çıkıp tarihe not düşmek nasıl bir şeymiş bunu da bizatihi yaşayarak görmüş oldum. Hiç kuşkusuz tüm bunları yaşayarak görmüş olmama vesile olan hadiselerin en başında hain alçak 15 Temmuz Darbesi girişiminden 2 ay öncesinden Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığına sunduğum adeta milli vesika niteliğinde diyebileceğim yazılı dilekçeden başkası değildir elbet. Şayet tarihe not düşülecek nitelikteki bu kayda değer dilekçeyi Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı makamına sunmasaydım hiç kuşkusuz onca senedir aşkla şevkle çalıştığım iş yerimde hedef tahtası olmak bir yana dilekçe sonrasında yaşadığım süreçte onca psikolojik mobbing uygulamaların hiçbirine maruz kalmayacaktım.
Peki, onca bin bir türlü psikolojik sıkıntılar çektik diye dilekçeyi verdiğine pişman mısın dendiğinde, asla pişman değilim, hele ki işin içinde cennet vatanımızın bekası söz konusu olunca gerisi teferruattır elbet. Kaldı ki Adli Tıpta son beş yılımda yaşadıklarıma baktığımda Türkiye’de vesayet ve darbe dönemlerinde yaşanan hadiselerin bir başka küçük modelini yaşadık diyebiliriz de. Malumunuz Türkiye’de darbe heveslisi vesayet odaklarıyla milletimizin bağrında çıkmış darbe karşıtı sivil inisiyatif güçler arasında ki dişe diş mücadeleden istifadeyle bu kez kendi lehlerine kullanacak üst aklın en son tahlilde ki aparat gücü FETÖ ihanet çetesi olacaktır. Aynen öyle de Adli Tıpta ’da iç çekişmeleri fırsata çevirip bu işten çıkar sağlayacak olanın yine aynı gizli üst aklın aparat gücünün de Paralel İhanet çetesi olduğunu gördük. Ki, bu aklın ta Pensilvanya'ya kadar uzanan bir akıl olduğunu Grup Başkanlığına verdiğim dilekçede dile getirdim de. Hem dile getirmemek ne mümkün. Bikere Milli Eğitim personelinin tedavi olduğu Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinden Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesinde göreve başlamamın hemen akabinde Grup Başkanı Kimyager Esin Kaynak’ın emekli olmasıyla birlikte son 13 yılda normal bir yöneticide bulunması gereken vasıfların dışında birbirinden farklı anormal yönetici diyebileceğim tipte Grup Başkanı tiplemelerin icraatlarına şahit oldum. Öyle ki dört Grup Başkanıyla da çalıştığım bu süreçte yöneticinin biri gelip diğeri gittiğinde onca bir dizi yaşanan hadiseler eşliğinde yerine gelenin her halde ‘sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer’ diyeceğimiz noktada bir bakıyorsun gelenlerinde gidenlerden hiçbir farkı yoktur türden yönetici tiplerin aramıza dâhil olduklarını müşahede ettim. Besbelli ki F tipi üst akıl her şeyi inceden inceye iyi hesaplamış olsa gerek ki, biri gittiğinde yerine gelecek olanının da yedeğini koyacak şekilde bir sızma eylem planını devreye sokmayı ihmal etmemiş gözüküyor. Nitekim dönem dönem, ara ara bir baktık ardı ardına yeni simaların aramıza katıldığını gördük. Bu yeni tip simaların yüzlerine baktığımızda sanırsın ki, bir kısmı son derece diyalog abidesi, güler yüzlü ve son derece mütevazı insanlar, oysaki sonraki gelişmelere baktığımızda kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer bir kısmı şeytanın gülen yüzü tiplermiş, yani dilekçede işaret ettiğim şekliyle FETÖ soruşturması geçiren eleman tiplermiş. Her neyse tip mip derken Başkanlık makamına arz ettiğim bu dilekçenin akabinde hedef tahtasına oturtulup sıranın bana geldiğini ilk işaretlerini aldım da.
Evet, ilk işaretlerini aldık almasına ama tabii bu arada şahsıma yönelik psikolojik mobbing uygulamalarında git gide hız kazandıkça mesleğe atıldığım ilk yıllardan beri hiç bitip tükenmek bilmeyen ve solmayan çalışma heyecanımın ve azmimim de bir anda solmaya yüz tuttuğunu fark ettim. Hiç kuşkusuz Grup Başkanlığına verdiğim dilekçenin ilk aldığım işaret yansımalarından üzerime sirayet eden olumsuzluklardan kaynaklanan bir solmadır bu.
Aslında 15 Temmuz Darbe girişimi öncesinden Grup Başkanlığına gereği yapılmak üzere arz ettiğim bu dilekçe:
-Dilekçeden daha çok tarihe not düşülecek türden milli vesika niteliğinde dilekçedir bu. Çünkü dikkat edin 15 Temmuz darbe girişimi sonrası değil, tam aksine çok öncesinden, yani iki ay öncesinde verilen bir dilekçe olma hasebiyle tarihi öneme sahip bir dilekçedir bu.
-Grup Başkanı tarafından bana istersen dilekçeyi çek denip de benim kararlı duruşumla bana geri çektiremediği dilekçedir bu.
-Dilekçeyi çekmememde ki kararlılığımı gördüğünde ise kendi kendine acaba soruşturmayı yürütecek olan kişi olarak kime versem şeklinde söylenmesi üzerine benim kendisine Gazi üniversitesinden milliyetçi kişilik yönüyle güven duyduğum Trafik İhtisas Dairesi Başkanına vermenin daha doğru olacağını önerdiğimde yok olmaz deyip Kimya İhtisas Daire Başkanını görevlendirdiği bir dilekçedir bu.
-Soruşturma yürütüldüğünde de dilekçenin orijinal haliyle değil de değim yerindeyse üzerinde adeta kırk takla atılaraktan dilekçeyi veren şahıs olarak adımın gizli tutularaktan kurum içi ağır aksak soruşturulması yürütülmeye çalışılan bir dilekçedir bu. (Delil: Grup Başkanlığı bünyesinde soruşturmayı yürüten Kimya İhtisas Dairesi Başkanı tarafından 22/06/2017 gün, saat 10.30’da Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı kütüphanesinde ifademe başvurulan Ek ifade tutanağı.)
-Dilekçenin milli hassasiyet içerikli önemine binaen sıcağı sıcağına devletin bir üst makamlarının haberdar edilmeyip sümen altı edilmeye çalışılan bir dilekçedir bu.
-Sümen altı edilmek istenip de kendi şahsı gayretlerimle önce Adalet Bakanlığının müsteşarlık ve Teftiş Kurullarından tutunda kendi bağlı olduğumuz İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı da buna dâhil diğer Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosudur, Ankara Ağır Ceza mahkemesidir, Cumhuriyet savcılığıdır, Terörle mücadele şubesidir, BİMER’idir ve CİMER’idir vs. tüm devletin ilgili makamlarını durumdan haberdar edipte sumen altı edemedikleri bir dilekçedir bu.
-15 Temmuz Darbe girişiminin akabinde kurum içi soruşturmalarda ifadesi alınan bir arkadaşımızın Grup Başkanımıza ”hocam biz bu kadarının da olacağını bilmiyorduk bu soruşturmanın yeniden açılması gerekir dediğinde, sus ağzımızın tadını bozma bu meseleyi kapat deyip kapatamayacağı bir dilekçedir bu.
Nasıl mı?
İşte tarihe not düştüğüm sürüncemeye bırakılmaya çalışılan o meşhur 11/05/2016 tarihli Adli Tıp Kurumu Gelen–Giden Evrak 20160511-652 barkod no’lu dilekçemde geçen ifadeler:

“T.C
ADLİ TIP KURUMU
Ankara Grup Başkanlığı'na
Biyoloji İhtisas Dairesinde dosya alıp rapor çıkaran uzmanların her geçen gün sayıca azalmasıyla birlikte dosya içeriklerinin özgül ağırlıklı olarak dosya alıp rapor çıkaran uzmanlar üzerine büyük bir yük bindirmektedir. Sadece rapor çıkaran uzmanların sayıca azalması değil bunun yanı sıra laboratuvar sorumlu sayısının bir iken ikiye çıkarılması da güç kaybına yol açmış durumda. Üstelik laboratuvar sorumluluğu önceki dönemlerde bir kişinin üzerinde iken sırf dosya kontrol etmekle kalmayıp gerektiğinde laboratuvar analiz çalışmalarına da katılıyordu, sarf malzemelerin alımını da üstleniyordu, yetmedi dosya alıp rapor çıkaran uzmanların omuzlarındaki yükü hafifletmek için dosya alıp raporda çıkarıyordu. Şimdi ise bu sorumluluk 'Birim sorumlusu' ve 'Laboratuvar Sorumluluğu' adıyla iki başlık altında ikiye çıktığı halde bir uzman kişinin tek başına yaptığı işi İhtisas Dairesi Başkanını da dahil ettiğimizde üç kişi yapmakta. Çünkü daha önceki dönemlerde İhtisas Dairesi Başkanları fiilen DNA analiz çalışmalarına, dosya dağıtımı ve rapor kontrollerine dâhil olmayıp sadece kontrolü tamamlanmış raporu imzalayarak sorumluluk yükleniyordu.
Şimdi gelinen noktada her geçen gün güç kaybına uğrayan dosya alıp rapor çıkartan uzmanlar arasından bir kişi kopartılarak iki sorumluluk birimi ihdas edilmiştir. Üstelik ihdas edilen bu iki sorumluluktan biri aktif halde olduğu halde ikincisi pasif konumda icrasına devam etmekte. Yani, laboratuvar sorumlusu DNA analiz ve çalışmalarına fiilen katılmaksızın uzaktan kumanda laboratuvar sorumlusu faaliyeti yürütmektedir. Laboratuvarda çalışan Laborant arkadaşlar her sabah mesai saati başlamasıyla birlikte analiz çalışmalarına koyulurken Laboratuvar sorumlusu da analiz çalışmaların kapsam alanı dışında etrafa gülücükler dağıtarak 'Nasılsın, iyi misin ' seanslarıyla geçirmekte, bu seans turları abla ve abi ifadelerle de pekiştirilerek ileriye dönük konumunun devamlılığını sağlamakta. Çalışıyor görüntüsü vermek içinde zaman zaman İhtisas Dairemize sarf malzeme alımı ve laboratuvar teknik arıza ve kit tanıtımıyla gelen firma elamanlarıyla görüşmeler uzun zaman dilimine yayaraktan gerçekleştirip hoş geldin ve hoş bulduk muhabbetleriyle günün yarısını konuşmalarla ve diğer oyalanacak işlerle mesaisini doldurabiliyor. İcabında çalışıyor görüntüsü vermek için yardımcı hizmet elamanların yapması gereken sarf malzemenin ve kit kutularını omuzunda taşıyarak çalışıyor görüntü verebilmektedir. Ne de olsa dosya alıp rapor çıkaran uzmanlar gibi akar, kokar bez torba açıp taşımıyor, fabrikadan çıkmış hafif ağırlıkta malzemeleri mesai saatlerini doldurmak adına kim taşımaz ki. Kendine oyalanacak alan olmasa da önemli değil ara ara bahçeye inip sigara keyfi yaşamakta vaktin geçmesine yarar bir yöntem olsa gerektir. Tabi bu tür manzaralar dosya uzmanların üzerinde moral bozukluğuna neden olmaktadır.
Laboratuvarımızda Genetik uzmanı bir arkadaşımızın İstanbul'dan naklen atanıp aramıza katılmasına doğrusu dosaya alıp rapor çıkaran uzmanların omuzlarındaki yük hafifleyecek diye çok sevinmiştik, ama ne var ki genetik uzmanı hala laborant olarak çalışmakta, aradan 1,5 yıl geçti hala dosya almış değil, böylece her geçen gün daha da özgül ağırlığı artmakta olan (nicelikten çok niteliği artan) dosyaların yükü yine sürekli kan kaybeden uzmanların omuzunda yürümektedir.
Maalesef dosya alıp rapor çıkaran uzmanlar bunca işin arasında İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığında bile uygulaması olmayan aynı zamanda yönetmenliğe aykırı olarak Morg İhtisas Dairesinden ve Kimya İhtisas Dairesinden gelen biyolojik materyallerin tesliminde sorumluluk altına girmişlerdir. Önceden tek bir laborantın teslim aldığı biyolojik materyalleri, şimdi imza karşılığında artık dosya alıp rapor çıkaran uzmanlar teslim almakla emanet memurluğu görevi de omuzlarına bindirilmiş durumdadır. İlginçtir adı üzerinde sorumlu, yani laboratuvar ve birim sorumlusu diye iki alt başlıkta ihdas edilen sorumlular bile sorumluluk yüklenmeyip birimlerden gelen biyolojik materyalleri teslim almamaktalar sadece bu iş dosya alıp rapor çıkaran uzmanların omuzlarına yüklenmiştir.
Yine bir başka hususta dosya alıp rapor çıkarmamanın zorluklarından bunalan bir takım kendince birim içinde riski az olan işlerde oyalanarak çözüm yolu ararken bir kısım uzman arkadaşımızda biyologluğun dışında düz memurun yapacağı işleri üstlerek, ya da Biyoloji İhtisas Dairesinin dışında bir başka birime mesela Patolojiye kendini görevlendirmekle kendince çözüm bulabiliyor, çözüm bulamayanlar ise ileriye yönelik beklenti içerisinde adeta kaderleriyle baş başa aramıza yeni yeni biyologlar katılsa da rahat nefes alsak hayaliyle avunmaktalar.
Ayrıca Devletimizin tüm kurumlarında hangi makam ve mevkide, hangi hizmet alanında çalışıyor olursa olsun sorumluluk sahibi ülkesini seven her kamu görevlisinin de ta ucu Pensilvanya'ya kadar uzanan paralel örgüt konusunda hassas olması gereğinin bilinciyle bu malum örgütün sempatizanlarına yönelik önlem alınmazsa ilerisinde Kurumumuzda Daire Başkanlık makamlarına gelebileceğinin ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiği, gelemeseler de bu tip insanların her kabın rengine girme özellikleri dolayısıyla Daire Başkanları ile sıkı fıkı münasebetler kurabilecek kabiliyette olabileceklerini göz ardı edilmemesi gerektiğini,
Yukarıda belirttiğim ve hemen her gün stres içerisinde dosya alıp rapor çıkaran uzmanlar üzerindeki haksız uygulamaların yerinde görülmesinin tespiti, ya da uzmanlar arasındaki dengesiz iş paylaşımının giderilmesi, milli hassasiyetler gibi hususlarda gerektiğin de teftiş kurulu yolunun da açık olması kaydıyla gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim. 11/05/2016
İmza
Bio. Selim GÜRBÜZER”
İşte görüyorsunuz, dilekçeyi ilginç kılan 15 Temmuz öncesinden bir yönetici tarafından değil de bir sade çalışan eleman olarak kendime görev addetmek olmamdır. Dahası ülkemi canı gönülden seven bir kişilik yönümün ağır basması hasebiyle dilekçede işaret ettiğim hassas konuları her ortamda belirtmekten çekinmedim de. Ancak devletin en üst makamlar nezdinde de dillendirdiğim bu konular nedeniyle değim yerindeyse kendi öz yurdunda garipsin, öz vatanında garipsin misali kendi öz güvenle çalıştığım Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı bünyesinde yönetici sıfatıyla oturduğu koltuklara güç katan değil de oturduğu koltuktan güç alan bir kısım yöneticilerin bana yönelik bir dizi psikolojik mobbing uygulamalarına maruz kalmam neticesinde kendimi garip hissettim de.
Velhasıl-ı kelam, eğer ki 15 Temmuz darbe girişimi olmasaydı soruşturmayı ilk başta lokal olarak birlikte yürüttükleri “‘Grup Başkanı-Kimya İhtisas Dairesi Başkanı-Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanı" üçgeninde verdiğim dilekçeyi sudan bahane gerekçelerle aleyhime dönüştürebilecekleri dilekçeydi bu. Yok, eğer 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsa idi hiç kuşkusuz ki ilk ipe gidecek olan kişinin ben olacağım dilekçeydi bu. Mademki devletin kılcal damarlarına kadar sızmış olan bu ihanet şebekesi başarılı olamadı, o halde şimdi FETÖ’cüler veya FETÖ severler kara kara düşünsün diyebileceğim dilekçeydi bu.
Şahsımın bu dilekçenin akabinde psikolojik mobbinglere nasıl mı maruz kaldı, onu da haftaya yazmak dileğiyle.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/adli-tip-hatiramda-15-temmuz-makale,5089.html

BU DA BENİM ADLİ TIP 15 TEMMUZUM
SELİM GÜRBÜZER
Evet, Adli Tıp Ankara Grup Başkanı makamına 15 Temmuz öncesinden verdiğim dilekçeyle birlikte Grup Başkanının bana olan tavrının neredeyse eskisinden yüz seksen derecede farklı olarak değiştiğini net bir şekilde kendini gösterecektir. Nitekim bir defasında partner uzman arkadaşlarımla birlikte olay yerinden gelen kolileri açma esnasında Grup Başkanının koli odasına girdiğinde bizlere bir isteğiniz var mı diye sorduğunda bende Biyoloji İhtisas Dairesinin alis türünden teknolojik index ölçer programa ihtiyaç olduğunu söylediğimde, bu isteğim partner arkadaşlarımın yanında beni mahcup duruma düşürecek yüksek seste bir tonda “istersen bir dilekçe de bunun için yaz” şeklinde karşılık bulacaktır. Böylece kendince bana bir tür aba altında sopa gösterir bir gönderme yapmış olur. Belli ki 15 Temmuz öncesi makamına sunduğum milli vesika niteliğindeki dilekçemi geri çekmememin etkisi hafızasından silememiş olsa gerek ki, bir seferinde de Ankara’da Gar patlamasında (Ekim 2015) parçalanan cesetlerle ilgili olarak arkadaşlarla birlikte DNA analiz çalışmasına koyulup daha henüz laboratuvar bulgularını raporlandırılmamışken bu olayla ilgili basında bir takım haberler çıkması üzerine kendisinin bizatihi uzmanların bulunduğu odaya gelerekten bu bilgileri kimin sızdırmış olabileceğini sorar. Bende tüm arkadaşların gözü önünde Grup Başkanının acaba yarı şaka veya yarı ciddi olarak mı sorduğuna bakmaksızın bu söylemini ciddi bulup hiç çekinmeden “bu tür bilgileri sızdırsa sızdırsa paralel ihanet çetesinden biri olabileceğini” söyledim. Kendisi bana ‘burası siyaset yeri değil’ dediğinde ise bende buna mukabil TÜBİTAK’ta Fen bilimleriyle alakalı teknik bir kurum, ancak oradan da bilgi sızdırılıyor cevabını verdim. Tabii benim bu cevabım üzerine ortam bir an buz gibi kesilse de, ben yine de diyeceği mi demiş oldum. İlginçtir Grup Başkanına diyeceklerimi dedim ama o arada aramızdan bir meslektaşımızın da sözlerimin bitiminin hemen akabinde bu bir alınganlık göstermek midir, bir şeye mi canı sıkıldı neyin nesidir pek bilinmez ama tek bildiğimiz şey yüzü kızarmış bir halde toplantı mahallini terk etmiş olmasıdır. Dahası benim açımdan benim anlam veremediğim araştırılmaya muhtaç bir husustur bu. Her neyse birileri alınganlık göstermiş veya göstermemiş hiç umurumda olmaz asıl burada önemli olan Grup Başkanının yüzüne karşı söylediğim cevabın anlam karşılığı çok mühimdi ki, hiç kuşkusuz bu da benim için meslek hayatımda yine gurur duyacağım milli refleks, milli duruş ve milli şuur anılarımdan önemli bir kesitini oluşturacak unutamayacağım bir anım olacaktır. (Bkz. Ek-6)
Hani bir önceki yazımda moleküler biyolog bayan meslektaşımın 15 Temmuz Hain darbe girişiminden sonra Grup başkanının yüzüne karşı:
-Hocam biz bu kadarının da olacağını bilmiyorduk, bu soruşturmanın yeniden açılması gerekir dediğinde,
Grup Başkanın cevaben:
- Sus ağzımızın tadını bozma bu meseleyi kapat deyip, bir türlü kapatamayacağı bir dilekçeden söz etmiştik ya, işte o uzman arkadaşım da laboratuvarın işleyişinde ve bir takım haksız uygulamalardan artık bir noktadan sonra dayanamayıp durum vaziyeti ifade etmek için çareyi Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına şikâyet dilekçesi yazmakta bulacaktır. Bu arada sağ olsunlar yazdığı şikâyet dilekçesinde Adli Tıpta benim başıma gelenleri de ilgili makama duyurmaktan imtina etmemiştir. Nitekim 12/05/2017 tarihli dilekçesinde benimle ilgili kısımda bakın ne diyor:
-“…Yukarıda bahsettiğim sorunlar her geçen gün çözülemez hale gelmiş ve kemikleşmiştir. Eleştirilerimiz önerilerimiz dikkate alınmamıştır, toplantı yapılmaz bizlerle hiçbir koşulda görüşülmez olmuştur. Sözlü yollar tıkanması sebebiyle Haziran 2016 bir uzman arkadaşımız tarafından Ankara Grup Başkanlığına dairemizle ilgili bir dilekçe verilmiştir. Dilekçe hem yukarıda bahsettiklerimden hem de muhtemel FETÖ yapılanmasının dairemizde de olabileceği ile ilgili endişeleri içermektedir. Tüm daire çalışanları bu soruşturma kapsamında ifade vermiştir. Soruşturma henüz devam ederken Temmuz’da darbe girişimi gerçekleşmiştir. Darbe girişiminden önce, dilekçe ilk verildiğinde dilekçe yok sayılmaya çalışılmıştı, dilekçe verilen kişi bir şey olmamış gibi davransın dilekçesini geri çeksin diye çaba sarf edilmişti. Ancak bizler sandık ki darbe girişiminden sonra bu dilekçenin önemi anlaşılır ve soruşturmaya önem verilir. Fakat yine hiçbir değişiklik olmadı. Standart 6 dosya dağıtımı 10-12-15 şeklinde olmaya başlandı, hasta olup rapor aldığınızda gelemediğiniz haftanın dosyaları geldiğinizde verilmeye başlandı. İzin alıp gidenlerin (ki yıllık izin aldığınızda veya rapor iş çıkarmadığınız için döner sermayemizden ciddi kesinti olur) döndüğünde gittiği haftanın dosyaları verilmeye başlandı. Bu kararlar dilekçeyi veren kişinin yıllık izin almak istemesi ile doğmuştur. Oysa bu uzman arkadaş 13 yıldır yıllık izine ayrılmayan, yaz tatiline çıkmayan ancak annesinin ölümünden sonra kişisel nedenlerle yıllık izin almak zorunda almasıyla başlamıştır. Soruşturmada her şeyi açıkça anlatan ve yalan ifade vermeyen uzmanlara ise başka türlü ceza verilmiştir. Artık uzmanlar haftada kaç dosya alacağını, ne derece yoğun olacağını kestirememektedir. Bu tarz bir uygulamanın İstanbul başkanlıkta, İzmir ve Trabzon Grup Başkanlıklarında da böyle bir uygulama bulunmamaktadır…”
Gerçekten de 15 Temmuz darbe girişimi öncesi verdiğim milli vesika niteliğindeki o dilekçem iş bölümünde partner olduğum arkadaşımın da vicdanında o kadar net derin bir tesir bıraktığı besbellidir ki onun da Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına verdiği dilekçeyle tarihe tanıklık etmesini beraberinde getirmiştir. Ancak sen misin olan bitene tanıklık etmek maalesef moleküler biyolog partnerime de çıkardıkları dosyalar üzerinden cezalandırma cihetine gidilmiştir. Üstelik dosya alıp rapor çıkaran uzmanların görüşüne başvurmaksızın partner arkadaşımın dilekçede belirttiği şekliyle İstanbul başkanlıkta, İzmir ve Trabzon Grup Başkanlıklarında bile görülmeyen emri vaki uygulamalar olarak uzmanlara yansımıştır. Emrivaki ve oldubittiyle yürürlüğe konulan bu uygulamalar tamamen Grup Başkanının Bylock’tan çıkıp tutuklandığı günün hemen akabinde birkaç saat sonrasında apar topar yıldırım hızıyla ‘dosya dağıtım’ metni şeklinde panoya asılıp birer suretlerinin de Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanınca dosya uzmanlarının eline tutuşturulmasıyla start almış uygulamalardan başkası değildir maalesef. Ben ise bu ‘dosya dağıtım’ metni dokümandan izin dönüşü haberdar olmuştum. Tabii izin dönüşü böyle bir uygulamayla karşılaşınca doğrusu şaşırmadım, çünkü Grup Başkanı 15 Temmuz darbe girişimin iki ayı aşkın öncesinden Paralel ihanet çetesine dikkat çekerekten verdiğim dilekçeden dolayı bana karşı olumsuz tavırlar içerisine girdiği bilinen bir gerçeklikti zaten. İşte bu bilinen gerçeklikten hareketle muhtemeldir ki geçmiş yıllara ait ara ara kullanmak zorunda kaldığım senelik izinlere kendince önlem almak adına benim yokluğumda giderayak Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanıyla birlikte kafa kafaya verip böyle bir dosya dağıtım metni hazırlanmış gözüküyordu. Asla dosya uzmanlarının ortak kararıyla ortaya konulmuş bir dosya dağıtım metni gibi gözükmüyordu bu, kaldı ki bu gibi konularda bir başka soruşturma tutanağına verdiğim ifadede dosya uzmanlarının bu uygulamaya destek verip vermediklerini dair yazılı beyanlarının alınması yönündeki talebime de kayıtsız kalınmıştır. İzin dönüşü her bir uzmana ekstradan izin süresi adedince fazladan fark dosya bindirme uygulamasından rahatsızlık duymayacak uzman personellerden olsa olsa sadece dosya almayan uzmanlar olacaktır. Çünkü bu tarz konuşlandırılmış bir kısım uzman personelinin ne de olsa izine ayrılmış olsa da izin dönüşünde eline tutuşturulacak herhangi bir dosya olmayacağından böyle bir derdi olmaması son derece gayet tabiidir.
Kelimenin tam anlamıyla Grup Başkanının kurumdan ayrılış haberinin hemen birkaç saat sonrasında apar topar panoya asılarak yürürlüğe girmiş bir uygulamadır bu. Dahası içerik olarak uzmanın yıllık izin dönüşü izin süresi adedince fark dosya almasına dayalı bir dağıtım metnini bir nüshasını panoya asıp diğer nüshalarını da uzmanların eline tutuşturmakla Bylock’tan çıkan Grup Başkanının giderayak İstanbul başkanlıkta, İzmir ve Trabzon Grup Başkanlıklarında da böylesi bir uygulaması görülmeyen teamüllere aykırı paralel çete zihniyetinin değirmenine su taşımak olurdu ki, böylesi bir dağıtım metninin dosya alıp rapor çıkaran uzmanlar nezdinde asla içlerine sindirebilecekleri bir uygulama metni olarak karşılık bulmayacaktır. Nitekim bu yönde hak arayışına girmeye teşebbüs edecek uzmanların muhtemel hak arayışlarının önüne geçmek babından sarı kart tehdidinde tutunda maaşından para cezasının kesileceğine kadar bir dizi cezai müeyyidelerin uygulanacağına dair söylemlerin havada uçuştuğu açık hava çadır toplantısında, yani Bylock’tan alınan Grup Başkanının yerine vekâleten oturan Grup başkan vekilinin eşlik ettiği ve tüm Biyoloji İhtisas Dairesi personelini Adli Tıp önünde ki bahçede kurulu çadırda toplayarak gözdağı vermeyi de ihmal etmeyeceklerdir. Oysa Bylock’tan çıkmış bir Grup Başkanının onayından çıkmış ‘dosya dağıtım’ metni bir çadır toplantısında adeta iç tüzük gibi sunulup dosya alıp rapor çıkaran uzmanlara gözdağı vererekten disiplin cezası verilse ne verilmese ne. Zira giderayak Bylock’cu Grup başkanın onayıyla hazırlanmış böylesi bir uygulamanın toplantı gündemine taşınması bile başlı başına felaket bir durumdu zaten. Ben yine de sinir uçlarıma dokunacak böylesi bir meselede görüş beyan etmeyerekten ilerisinde hakkımda düzenleneceğini tahmin ettiğim amire saygısızlıktan açılacak bir soruşturmaya delil teşkil edecek kozu ellerine vermemiş oldum. Ancak çadır toplantısında sus modunda kalarak kurgulanmış oyunu bozmuş olmasına bozdum ama, yine de Grup Başkan vekili bir kulp bulacak ya, bu kez bahçedeki çadır toplantısının taa en arka taraflarında ayaküstüne ayaklarımı koyaraktan dizlerimi tablet olarak kullanıp toplantıda geçen konuları not defterime not etmeme dikkat kesildiğinde beni konuşturmayı başaramamanın hırçınlığıyla tüm personelin huzurunda bana ayağını ayaküstünden indir ikazı yapmaktan geri durmayacaktır. Kendi kendime ya sabır çekip yine hakkımda düzenlenecek amire saygısızlığa delil teşkil etmesin diye itiraz etmeksizin tablet yaptığım ayağımı ayaküstünden indirerek bir kozu daha elinden almış oldum. Ancak dedik ya, ben tâ arka sandalyelerde kimsenin göremeyeceği bir yerde ayağımı ayaküstünde indirirken bana ayağını ayaküstünden indir diyen Grup Başkan vekiliyse ne ilginçtir ki toplantının başından sonuna kadar herkesin huzurunda ayak ayak üstüne atarak toplantıyı idare ettiği gözlerden kaçmaz da. Balık baştan kokar misali kendince böyle bir tutum sergilemekle güya bana memuriyet adap dersi vermiş olur. Öyle ya amirin tüm hazirunun gözü önünde ayak ayak üstüne atmasında hiçbir sakınca yok, memur olunca da sakınca var muamelesi. Aslında n tüm bunlar işin bahanesi, yani Bylock’u Başkandan boşalan makama oturan Grup Başkan vekilinin bana amirlik veya memuriyet adabı dersi vermekten daha çok hakkımda düzenleneceği bir disiplin cezasına bir kılıf uydurmanın ta kendisi gizli ajanda dersidir bu. Hadi tüm bunlar neyse de Bylock’tan tutuklanmış Başkanının onayından geçmiş uygulamalar ne zamandan beri kabul edilebilir adabı muaşeret çalışma kuralları şeklinde uzman arkadaşlara dikte olarak sunulur doğrusu şaşmamak elde değildi. Hele ki kendisinin gizli ajandasına malzeme olacak tüm hamlelerini boşa çıkartmama rağmen, yani eline amire saygısızlıktan sicili bozmaya yönelik koz vermeme rağmen bir bakıyorsun hakkımda niyet okuyuculuğu yaparaktan 13 yıldır yıllık izine ayrılmayan, yaz tatiline çıkmayan ancak annemin ölümünden sonra kişisel nedenlerle yıllık izin almak zorunda kalmak durumunda kaldığım süreçte 08/08/2016 tarih ve 93929388-2017/564 sayılı disiplin kararı yazısıyla ‘UYARMA’ cezası verebiliyor. Üstelik daha önce Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına 22-06-2017 tarihli ekleriyle birlikte sunduğum (Bkz Eki-16) dilekçede belirttiğim mobbing uygulamalar, maalesef en son Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihazlar Kurumu’na naklen atanma gününe dek hız kesmediği gibi soruşturmayı yürüten Kimya İhtisas Dairesi Başkanına verdiğim ifade tutanağı ve yazılı savunmamın alınmasının ardından (Bkz. Eki-14) gerçekleşen bir uyarı cezasıdır bu. Nitekim uyarı cezası disiplin kararında “...devreden izin bir sonraki yıl içerisinde kullandırılır” denmektedir. Oysa kullandığım izinlerin büyük bölümü geçen yıldan kalan (2015 yılı senelik izni), yani kullanmasam devretmeyip yanacak olan izinlerdi. Üstelik 2015 yılı iznimden devretmeyip de 5 gün yanmış iznimde söz konusudur. Hadi 5 gün yanmış izin neyse de asıl can yakıcı olan disiplin kararı metninde hiçbir kural ve kanun tanımaksızın makam atlayarak ‘dayatma’ yaptığım ithamıyla senelik iznimi kullanmaya kalkıştığım vurgulanmasıdır. Oysa izin talebinde bulunduğumda hiyerarşik basamakların hepsini izleyip sonuç alamayınca, en son Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı aracılığı ile ekleriyle birlikte sunulmak üzere İstanbul Adli Tıp Kurum Başkanlığına’ üst başlıklı dilekçe talebimi makama arz ettim de. Ne var ki bu yazdığım dilekçede Ankara Grup Başkanlığınca İstanbul’a 15 gün içerisinde gönderilmeyip bekletilmesi üzerine bu kez kendi imkânlarımla, yani posta yoluyla İstanbul Adli Tıp Kurum Başkanlığına bir suretlerini göndermek suretiyle hak arayışımı devam ettirmiş oldum (Bkz. Ek-1). Hangi gerekçelerle ve nasıl mı? İsterseniz bunun da nasıl olduğunu 06/11/2017 tarih itibariyle Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına da tüm detayıyla sunduğum şekliyle madde madde izah ederek açıklamaya çalışalım. Şöyle ki teşbihte hata olmaz misali bana bir başka 15 Temmuz darbe girişimine benzer türden;
-En son Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihazlar Kurumu’na naklen atanma gününe dek soruşturmayı yürüten Kimya İhtisas Dairesi Başkanına verdiğim ifade tutanağı ve yazılı savunmamın alınmasının ardından disiplin kararı metninde hiçbir kural ve kanun tanımaksızın makam atlayarak ‘dayatma’ yaptığım ithamıyla hakkımda uyarı cezası verilmek suretiyle elbet. Hem bu nasıl izin dayatmaysa yaşadığım onca hak arayışların öncesinde Ankara Adli Tıp Kumru Başkanlığına çok acil ve özel nedenlere bağlı olarak verdiğim dilekçe metninde 30.01.2017 tarih ve 20170130-163 barkod etiketli gelen–giden evrak kayıtlı dilekçeyle:
“Çok acil özel nedenlerden dolayı 06/02/2017 yılından itibaren 2016 yılından kalan iznimden 12 gün kullanmak istiyorum. 13 yıldır hiçbir şekilde izin kullanmadığım halde ve de geçen yıla ait izin talebimin Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanlığınca onay verilmemesinden dolayı bu konuda kendimi çaresiz hissediyorum. Geçen yıldan kalan iznimi kullanmam için gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim” ifadeleriyle adeta yalvarırcasına izin talebinde bulunabiliyorum.
-Yine hem bu nasıl izin dayatma yapıp istismar etmekse eşi çalışmayan (ev hanımı) bir personel olarak izin süresince döner sermayesi kesileceğini bile bile maddi kayba uğrayacağım bir izne ayrılmayı göze alabiliyorum. Kaldı ki bu benim öyle kolay kolay durduk yere izin almayacağımı kendi kurumumda çalışan hemen herkesin çok iyi bildiği bir husustur.. Değim yerindeyse kırk yılın başında annemin vefatının ardından ara ara izin kullanmaya başladım, sen misin ara ara izne ayrılan, aldığım izinlerin en son ki olan kısmın izin dönüşümde her hafta başında eşit sayıda almam gereken dosya sayısına ilaveten birde buna izinde geçirdiğim gün sayısınca fark dosyada bindirilerek benim üzerimden tüm uzmanlara da sirayet edebilecek şekilde mobbing uygulanabiliyor. Bu yüzden 2017 yılı senelik izinler için tarafımdan istenen izne ayrılacağım ay için şerh düştüm de (Bkz.Eki-3). Tabii böylesi bir uygulamayı tüm Adli Tıp Grup Başkanlıklarında şimdiye kadar hiç görmedik. Hele birde benim yaklaşık 13 yıldır izin kullanmadığım yılları da hesaba kattığımızda tüm personel her yıl senelik izne güle oynaya ayrılıp tatilini yaparken ben ise 13 yıldır hiçbir surette izin almaksızın büyük bir görev şuuru ve hassasiyeti içerisinde habire dosya alıp dosya çıkarıyordum. Hiçte o yıllarda hakkımda izne ayrılmadığım için ne fazladan dosya almakla mağdur oluyor denildi ne de dosya muafiyetinden söz edildi. Söz edilmemesi de gayet tabii bir durumdu. Hiç kuşkusuz senelik izin her çalışanın kullanması gereken en tabii hakkıdır, dolayısıyla ben 13 yıldır izne ayrılmıyorum diye benim yüzünden arkadaşlarımın da izin kullanacakları zaman şart koşaraktan fark dosya karşılığında izin almaya zorlamak haksızlık olurdu. Doğru olan da şartsız izin kullanmaktır. Ne zaman ki, şahsım 13 yıl sonrasında ilk kez ara ara izin kullanmak durumda kaldım (bilhassa ardı ardına gelen vefat ve özel nedenlere bağlı olarak kullandığım izin), hemen göze batıp Grup Başkan vekilince ‘işten kaytarma’ yaftasıyla onurumla oynanarak disiplin kararı metniyle uyarı cezasına gerekçe delil olarak sunulabiliyor.
-Hem bu nasıl işten kaytaran biriysem Adli Tıp Kurumuna işe başladığım günden Sağlık Bakanlığına atanmam gününe kadar süreçte ki çalışma hizmet arşiv kayıtlarından tüm senelerin dosyaları çıkarıldığında şimdiye kadar en fazla dosya alıp rapor çıkaran dosya uzmanı olabiliyorum. Maalesef yönetim kademesi bilerek ya da bilmeyerek de olsa 13 yıldır izne ayrılmayarak canhıraş çalışma azmimi göremediği o kadar net açık ki, disiplin kararı metninde izne ayrılmakla arkadaşlarımı mağdur ettiğimi gerekçe gösterebiliyor. Oysa her hak arayışımda dosya uzmanların giderek kan kaybına uğradığını, mağdur olduklarını dilekçelerle bildirdiğimde hiçbir yönetici oralı olmadığı gibi kayıtsız kalındı da. Yaklaşık 1,5 yıldır dosya uzmanlarının mağduriyetlerinin giderilmesine yönelik verdiğim dilekçelere oralı olmayıp (Bkz. Eki: 4) kayıtsız kalan yönetim şimdi benim hassas olduğum konuda dile getirdiğim aynı üslup kavramla arkadaşlarımı mağdur ettiğimden bahsedip ‘işten kaytarma’ şeklinde disiplin metniyle sicilime leke düşürülebiliyor.
-Hem bu nasıl arkadaşlarımı mağdur etmekse şimdiye kadar hak arayışlarına yönelik dilekçelere cevap vermek yerine “Grup Başkan vekili-Kimya İhtisas Dairesi Başkanı-Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanı” üçgeninde hazırlandığını düşündüğüm disiplin soruşturma metniyle karara bağlanıp kişilik haklarımı ihlal ve rencide edici ifadelerle; ‘hak arama paranoyası’ olarak karşılık bulmuştur. Hadi disiplin kararı metninde kişilik haklarımı ihlal edici ağır ifadeleri hadi diyelim ki sineme çekip yuttum farz edelim, peki ya hak arayışımı manipüle ve çarpıtacak ifadelerle dosya uzman arkadaşlarımın omuzuna güya fazladan fark dosya bindirme uygulamasına destek verdiklerini delil olarak sunulmasına ne demeli. Oysa böyle bir destek söz konusu değildir. Tam aksine ortada böylesi net bir delil ve destek olsa Ankara Grup Başkan vekilinin katıldığı son toplantıda fark dosya uygulaması gündem konusu olmazdı. Nitekim Ankara Grup Başkan vekilinin eşlik ettiği açık hava çadır toplantısına katılan tüm biyoloji dairesi çalışanların huzurunda uzmanların gözünün içine baka baka “izin dönüşü fark dosya uygulamasının dosya uzmanlarının ortak kararıyla alındı” demesi üzerine moleküler biyolog uzmanı arkadaşımızın da söz alarak “Hocam böyle bir ortak kararın olmadığını, yanlış bilgilendirilmişsiniz” dediğinde buna cevap verememesi bunun bariz danışıklı dövüşlü bir yönetim uygulaması olduğu anlaşılmıştır.
- Hakeza Bylock’tan içeriye alınan Grup Başkanından bir önceki ismiyle müsemma esip gürleyen, gözü kara veya karapirli diyebileceğimiz kişiliğiyle meşhur Ankara Grup Başkanı da (bu Grup Başkanı’da sonradan FETÖ soruşturması geçirenlerden) kurumdan giderayak yürürlüğe koyduğu biyologların görevi olmadığı halde adeta emanet memurluğu yaptırılarak Biyoloji İhtisas Dairesine gelen biyolojik materyallerin imza karşılığında zimmetle teslim alma uygulaması da dosya uzmanlarının muzdarip olduğu bir uygulamaydı. Üstelik bu konu dosya uzmanlarınca müteaddit defalar toplantılarda bu yanlış uygulamanın kaldırılması yönünde Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanına talep edildiğinde amir üstünlük gücünü kullanıp bu talepleri yerine getirilmemiştir. Talepleri dikkate alan katılımcı anlayış olsa bu uygulama çoktan rafa kalkmış olurdu. Maalesef Ankara Grup Başkanlığı yapmış aynı zamanda her ikisi de FETÖ soruşturması geçirmiş Grup Başkanlarının yürürlüğe soktuğu uygulamalara verilen değer kadar dosya uzmanlarına değer verilmediği o kadar net açık ortada ki, disiplin kararı metninde kendilerinin onayıyla çoğunluğu geçmiş yıllara, yani kullanmadığım takdirde yanacak cinsten kullanmak istediğim yıllık izinler için 5 gün çalışıp 12 gün izin alarak ‘suiistimal’ ettiğim ithamına maruz kalabiliyorum.
- Hem bu nasıl suiistimal etmekse şimdi sormak gerekir Grup Başkan vekilinin dilekçeyi imzaladığı zaman mı istismardı, yoksa imzaladıktan sonra mı fark etti adı suiistimal oldu. Hem yine bu nasıl istismarsa özel nedenlere bağlı olarak ara ara ayrıldığım tarihlerde (kış ayları) benden başka izne ayrılanda yoktu. Benden başka izin kullanan olmadığı halde izne ayrılmakla arkadaşlarıma haksızlık ettiğimden söz edilebiliyor. Oysa yaz sezonu darbe girişimi haftasında bazı arkadaşların bu bir tesadüfen denk düşen verilmiş bir izin midir o işin yanı bilinmez ama bildiğim tek şey 15 Temmuz darbe girişiminden 2 ay öncesinden şahsımın bizatihi başkanlık makamına verdiğim o dilekçede işaret ettiğim iki genetik uzmana ve yine işaret ettiğim DNA analiz ve çalışmalarına fiilen katılmaksızın uzaktan kumandalı pasif laboratuvar sorumluluk faaliyeti yürüttüğünden bahsettiğim o arkadaşa, yani üçüne birden aynı anda izin verildiğinde hiçte suiistimalden söz edilmemiş olmasıdır. Hadi tüm bunlar neyse de işin daha da vahim tarafı ne ilginçtir ki bu üç arkadaş izne ayrıldıkları hafta Başbakanlık genelgesiyle izinden geri dönüp aramıza katılmaları da bir başka skandal boyutta düşündürücü bir durumun ortaya çıkmasıdır. Üçüne birden aynı hafta izin verildi de ne oldu, Başbakanlık genelgesiyle izinden dönmek suretiyle hevesleri kursaklarında kalıp buna Bylocktan çıkan dönemin Grup Başkanı da dâhil bulundukları yerlerde apar topar dönmek zorunda kalmışlardır. Onlar bulundukları yerlerden aramıza yetişe dursunlar bizlerde bu arada dosya alıp rapor çıkaran meslektaşlarımızla birlikte 15 Temmuz şehitlerinin parçalanmış dokularından gece gündüz demeden DNA analiz çalışmalarının çabasına girmenin mutluluğunu yaşıyorduk. Öyle ki her çalıştığımız doku örneği bize 15 Temmuz şehitler katından üzerimize sirayet eden bir nübüvvet gül kokusu dokular gibi geliyordu. Ve üzerimize sirayet eden bu gül kokulu doku örneklerinin tılsımı tüm yorgunluğumuzu almaya ziyadesiyle yetip artıyordu bile. Hiç unutmam dilekçede işaret ettiğim o iki genetik uzmanı izinden apar topar döndüklerinde bizi çalışır halde bulduklarında içlerinden bir tanesi özellikle benim oturduğum masanın yanı başına gelip “ Selim Abi, görüyor musun bu şerefsizler başımıza gökten bomba yağdırdılar” şeklinde güya tepkisini ortaya koyar gibi gözüküp kendini kamuflaj ederken bir diğer genetik uzmanı da tam aksine ara sıra basında çıkan haberlere göz attığında bu bir bilgi kirliğidir şeklinde kendince yorumlar getirmekle aslında tamda benim gözümden kaçmayacak türden kendisi hakkında soru işareti oluşturacak gizemliliğini deşifre etmiş oluyordu. Tabii çalışma esnasında yapılan bu tür yorumlara pek kulak kabartılmayıp kimi arkadaşlarımızın gözünden kaçması gayet normal, o an herkesin derdi davası bir an evvel 15 Temmuz şehitlerinin kimliklendirme işlerini tamamlayıp şehit yakınlarına cenazelerin teslim etmek çok mühimdi. Bu yüzden pek kulak kabartmadık, işimize gücümüze baktık. Kimliklendirme çalışmaları bitip raporlandırılmasıyla şehit cenazeleri ailelerine teslim edildikten sonraki günlerde benim altıncı hissime güvenen moleküler biyolog uzman arkadaşım bir gün bana:
“ - Selim Bey, İstanbul’dan gelen genetik uzmanını İstanbul’da çalışmamız hasebiyle az buçuk tanıyoruz ancak diğer şu mitokondrial çalışmalarla görevli genetik uzmanının nasıl biri olduğunu doğrusu bilmiyoruz, sizce nasıl biridir diye sorduğunda, cevaben:
- Tamamen kafalarda kocaman soru işareti oluşturacak biridir dedim.” Gerçekten de ta ki her iki genetik uzmanı da FETÖ soruşturma kapsamında polis ekiplerince Biyoloji İhtisas Dairesinde bilgisayar hard disklerine el konulup her iki genetik uzmanı da kurumumuzdan götürüldüklerinde o kocaman soru işareti lafımın ne anlama geldiğinin düğümü kendiliğinden çözünmüş olur da.
-İşin bir başka ilginç olan tarafta yöneticilerin FETÖ soruşturması için delil toplayan ekibe benim 15 Temmuz hain darbe giriminin 2 ay öncesinden Grup Başkanlık makamına vermiş olduğum dilekçe evrakından söz etmeyip sadece kullandıkları bilgisayarların hard diskinin tesliminde yardımcı olmalarıdır. Oysa o dilekçenin bir nüshası ya da fotokopisi arama ekibine verilmiş olsa o dilekçede işaret etiğim o iki genetik uzmanıyla ilgili soru işaretlerinin ortadan kalması çok daha kolay olacaktı. Malumunuz bu iki genetik uzmanını tutuklandığı günün aylar sonrasında Grup Başkanının da Bylock’tan tutuklandığında o gün ben izinde olmam hasebiyle dairede polis ekipleri hangi delilleri toplamıştır doğrusu bunu gözleme imkânım olmadı. Olsaydı da zaten, hiç şüphe yoktur ki bu olayda da gelen ekibe refakat eden yöneticilerden hiçbirinin benim 15 Temmuz öncesinden Grup Başkanlığına sunduğum dilekçeye binaen başlattıkları soruşturma hakkında da arama ekibine gereken bilgilendirmelerin yapmadıklarını gözlemlemiş olacaktım. Oysa sıcağı sıcağı gelen polis ekibi durumdan haberdar edilerek bilgilendirmiş olsalar ona göre icabında evraklar tek tek taranıp karanlıkta kalan pek çok işaretlerin çözülmesi çok daha kolay olacaktı. Bu kanaate nerden varıyorsun denildiğinde, biz bunu iki genetik uzmanın bilgisayarlarına el konulduğunda, yani arama ekipleri geldiğinde Daire Başkanının talimatıyla uzman odaları boşaltılıp hiçbir meslektaşımız polis ekip elemanlarıyla yüzleşmesine müsaade verilmemesinden biliyoruz da bu kanaate varıyoruz elbet. Meslektaşlarımız sadece polis ekiplerinin gerekli incelemelerini tamamladıktan sonra dışarıya çıktıklarında kurum bahçesinde ekip eşliğinde götürüldüklerini ancak görebilme imkânı bulabilmişlerdir.
-Yine disiplin karar metninde fark dosya uygulamasının bana has bir uygulama olmadığını diğer uzmanlara da fark dosya verildiğinden söz edilmektedir. Oysa benim Sağlık Bakanlığına naklen atanana dek izne ayrılan olmadı ki ekstradan fark dosya almış olduklarından söz edilmiş olsun. Şayet ben atandıktan sonra izne ayrılan olduysa buna bakmak gerekir. Bildiğim tek şey yeni kuruma atanana dek her hafta panoya asılan çizelgelerde FUB-SG dışında fark dosya alan herhangi bir uzman çizelgesine denk gelemememdir, yani ortada benim dışımda fark dosya aldığına dair hiçbir uzman ismini belirten bir çizelge yoktur (Bkz: Eki -5). Şu da var ki daha önce de dilekçe ekinde sunduğum FUB–SG kısaltma ibareyle, yani Daire Başkanı ve SG koduyla (yani ben deniz Selim Gürbüzer’in) birlikte partner olduğum çizelgelere bakıldığında benden başka hiçbir dosya uzmana fark dosya uygulanmadığı görülecektir. İzin dönüşünde ilk uygulaması olan çizelgelere bakıldığında normal almam gereken dosyalar için ET-SG vardır, fark dosyalar için FUB-SG vardır. Yani asıl dosya partnerim ET kodlu moleküler biyolog arkadaşım haklı olarak izinde geçirdiğim günlerin fark dosyalarına partner olmayacağını bildirmesi üzerine FUB-SG olarak fark dosyaları raporlandırılıp çıkarılmıştır. Bu fark dosya uygulamasını benim üzerimde ilk uygulanışını gören dosya uzmanları ister istemez acaba senelik izne ayrılsam mı ayrımsam mı diye tereddüt yaşamışlardır. Öyle ki, ayrılsalar bir dert, ayrılmasalar ayrı bir dert. Yani, ayrılsalar izin dönüşlerinde fark dosya alacaklar, ayrılmasalar zihnen ve bedenen dinlenemeyeceklerdir. Tüm bu gerçeklere rağmen Disiplin karar metninde benim güya arkadaşlarımı ‘kışkırttığım’ ithamıyla suçlanabiliyorum. Oysa arkadaşlarım İzmir’den soruşturmayı yürütmek üzere gelen muhakkik İzmir Grup Başkan vekiline kendi hür iradeleriyle ifade vermişlerdir, asla ortada ne bir kışkırtma emaresi ne de arkadaşlarıma kötü örnek olduğuma dair en küçük bir karine söz konusudur. Üstelik dosya çıkaran uzmanların belli performans tutturamama problemi de yoktur, hem nasıl olsun ki, haftada ortalama 10 dosya, ayda 40 dosya çıkaran bir dosya uzmanın nasıl performans tutturamasın ki. Bu gerçeklere rağmen toplantıda Grup Başkan vekilinin de bulunduğu toplantıda Biyoloji İhtisas Daire Başkanı performans problemi olmayan elinden geldiği kadar tüm enerjisini kullanaraktan canhıraş çalışan dosya uzmanlara yönelik döner sermayenizi keserim tehdidinde bulunabiliyor.
-Yine disiplin kararı metninde benim dayanağı olmayan (mesnetsiz) şikâyetleri alışkanlık edindiğimden bahsedilmektedir. Oysa 15 Temmuz Hain darbe girişiminin aylar öncesinden (11.05.2016 tarihli dilekçe) o zamanki adıyla Paralel İhanet Çetesi tehlikesine karşı gerekli önlemlerin alınmasına yönelik Ankara Grup Başkanlığına sunduğum dilekçeyle de hiçte ileriye sürdüğüm dayanaklarımın mesnetsiz olmadığı ortaya çıktı (Bkz-Eki-11-12). Nitekim 15 Temmuz sonrası Ankara Adli Tıpta FETÖ ilişkili tutuklamalar haklılığımı ortaya koyan göstergelerdir. Kaldı ki, her Türk vatandaşının milli hassasiyet göstermesi gereken bu hususta devletimizin kılcal damarlarına kadar sızan söz konusu tehlikenin kurumumuza da sirayet ettiğine dikkat çekip milli sorumluluk ortaya koymakla takdir görmem gerekirken, tam aksine verdiğim o dilekçeden bugüne yaklaşık 1,5 yıldır dur durak bilmeyen mobbing uygulamalarla psikolojimle oynanmıştır. Yetmedi her mobbing uygulama karşısında mağduriyetimin giderilmesine yönelik sürdürdüğüm her hak arayışlarım amirin yıpratılması, ‘alışkanlık şikâyet’ ve kötü niyet olarak değerlendirilip hakkımda niyet okuyuculuğu yapılmıştır. Daha da yetmedi hakkımda verilen disiplin kararı metninde hak arayışlarım “kötü niyet, kurnazlık, saldırı, dayatma, bozuk, densiz, haddini aşan taarruz” gibi memuriyet adabına sığmayacak ve Türk ceza kanununca suç teşkil edecek yaftalar ve suçlamalarla kişilik haklarımı ihlal ederekten hakkımda uyarı cezası verilerek karşılık bulmuştur. Üstelik bunca zamandır her hak arayışımı belgeye dayanarak ve 657 memurlar kanunu amir memur ayırımı gözetmeksizin tüm çalışanların haklarını koruyan ve kollayan kanun olduğunun bilinciyle sürdürdüm. Ancak hak arayışı içerisinde bunca zamandır mobbing uygulamalar artık canıma tak dedirttirecek cinsten dayanılmaz boyutlara gelince tebdili mekânda ferahlık vardır düşüncesiyle Sağlık Bakanlığına naklen atanmak suretiyle yaklaşık 14 yıldır severek çalıştığım kurumumdan ayrılmak zorunda kaldım. Ayrıldım ayrılmasına ama yeni atandığım kurumda bana tebliğ tebellüğ edilen İzmir Grup Başkanı vekilinin yürüttüğü soruşturma raporu yeniden zihnimde bir takım soru işaretleri oluşturmayı beraberinde getirdi dersem yeridir (Bkz. Eki-6-ve 7). Malumunuz Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı makamına tarafımca 15 Temmuz Hain Darbe girişiminden 2 ay öncesinden, yani 11/05/2016 tarihli Adli Tıp Kurumu Gelen–Giden Evrak 20160511-652 barkod no’lu yazılı verdiğim dilekçeyle;
- Herkesin bildiği hani şu meşhur Bylocktan çıkan Grup Başkanına sunduğum 15 Temmuz öncesinden verdiğim dilekçeyi gere çekmememe kararlılığım karşısında kurum içerisinde Kimya İhtisas Dairesi Başkanı muhakkikliğinde başlattığı soruşturma sürecinin niye İstanbul Adli Tıp Kurum Başkanlığının haberdar edilip edilmediğinin irdelenmediği, haberdar edildiyse böylesi hassas konuda ihtimal vermiyorum ama neden İstanbul Adli Tıp Kurumu harekete geçip demir tavındayken dövülüp gereken yapılmayıp niye ortada koskoca soru işareti olarak kalınmasına bir şekilde kayıtsız kalındığı,
-Yine annemin vefatı sonrası ara ara ayrılmak zorunda kaldığım izin sürecinde en son izin talebinde bulunduğum dilekçede onay verilmemesi üzerine bir üst makama iletilmek üzere sunduğum dilekçenin ekine gerekçe olarak Paralel İhanet çetesine dikkat çeken 11.05.2016 tarihli dilekçeyi de eklediğimden dolayı mı İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na gönderilmeyip bekletildiği hususuna niye açıklık getirilmediği,
-Ta ki şahsı imkânlarımla kargo yoluyla İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına durum vaziyeti bildirir dilekçemi gönderdim, işte o zaman Grup Başkan vekili İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına sunulmak üzere başlıklı dilekçemi göndermek zorunda kalmıştır, neden böyle yaptığının mutlaka ilgili makamlarca sorgulanması gerektiği kanaatindeyim. Zira nasıl ki 15 Temmuz öncesi verdiğim o paralel ihanet çetesine dikkat çeken dilekçeyi kendinden önceki ‘Grup Başkanı -Biyoloji ve Kimya İhtisas Dairesi’ üçgeninde gözden uzak bir şekilde eritmeye çalıştıysalar, kendisi de Bylock’tan içeriye alınan Grup Başkanının boşalttığı makama Grup Başkan vekili olarak göreve başladığında kendisine takdim ettiğim izin dilekçesini, yani ekine eklediğim bu dilekçeyi İstanbul Adli Tıp Kurum Başkanlığını haberdar etmiyorsa bunun nedenlerinin araştırılması gerekmez miydi? Hatta buna en son hakkımda Ankara Adli Tıp Kurumu Grup Başkanı vekilince bana verilen disiplin uyarı cezası da buna dâhil, İstanbul Adli Tıp Kurumuna Başkanlığına bu hususta hazırlıkların olduğunun bilgisinin verilip verilmediğinin de araştırılması gerekmez miydi? Ben zaten bağlı olduğumuz İstanbul Kurum Başkanlığına bilgisinin verilmediğini düşünerekten bu hususu Kargo etiketli posta yoluyla İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığını haberdar ederekten bilgilendirdim bile. (Bkz. Eki:8 ve Eki-15).
-Yine tarafıma yeni naklen atandığım Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunca 23.10.2017 tarih ve 744674109-000-E.211695 sayılı yazıyla tebliğ edilen disiplin kararı metninde soruşturmayı yürüten Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkan vekilinin muhakkik olarak benim yaklaşık 1,5 yılı aşkındır şahsıma yönelik sistematik olarak değişik şekillerde mobbing uygulamaları yeteri derecede ikna edici bulmadığını belirterekten yöneticiler hakkında bir disiplin cezası verilmesine yer olmadığına karar kılınıp raporlandırmış olsa da, soruşturma safahatında ne tarafımca sunduğum belgelerden, ne de tanık beyanlardan bahsedilmeyerekten raporlandırılması son derece izaha muhtaç bir durumdur (Bkz. Eki: 7). Dolayısıyla soruşturmaya konu olan tüm evrakların, tanık beyanların ve belgelerin ele alınıp yeniden değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ayrıca 15 Temmuz Hain darbe girişiminden önce evrak kaydından geçirmek suretiyle Bylocktan içeriye alınmış Grup Başkanına sunduğum dilekçede geçen hususlara konu olan, yani kurum içerisinde yürütülen lokal soruşturmaya konu olan tüm tanık beyanların ve tüm belge ve evraklarında İzmir’den gelen muhakkik Grup Başkan Vekili Uz. Doktorun yürüttüğü soruşturma evraklarıyla birleştirilip bir bütün olarak yeniden ele alınıp incelenmesi gerekir ki, bir takım gerçekler gün ışığına çıkabilsin. Çünkü Muhakkik İzmir Grup Başkan vekili Uz. Doktorun yürüttüğü soruşturmada kendisine sunduğumu kritik hususlara değinilmediği tüm boyutlarıyla ortaya konulmadığı o kadar net açık ki, bilhassa Grup Başkanlık makamına arz ettiğim 11.05.2016 tarihli dilekçemin neden ‘Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı-Biyoloji ve Kimya İhtisas Dairesi’ üçgeninde zaman aşımına uğratılacak derecede üst makamların durumdan haberdar edilmeksizin eritilmeye çalışıldığının rapor edilmediği, yine ifade verdiğim tarihin ertesi gün kendisine verdiğim dilekçeyle haberdar ettiğim Grup Başkanı Kimyager Esin Kaynak’ın emekli olmasıyla yerine gelen eski Ankara Adli Tıp Grup Başkanının Kuruma gelip üç uzman arkadaşımın birlikte oturduğu uzman odasında bana niçin göründüğü hususunun irdelenmediği, yine verdiğim belgeler ışığında Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanının bizatihi şahsıma mobbing uygulayıcı yöneticiler arasından biri olduğu halde raporda tanık olarak niçin gösterildiğini, Yine raporda tüm dosya uzmanlarının rahatsızlık duyduğu konuda, yani Daire Başkanının yaklaşık iki yıldır Genetik uzmanlarından birine dosya vermeyip niye laborant olarak çalıştırıldığı, diğer Genetik uzmanına da neden bir türlü bitip tükenmek bilmeyen rutinimizde olmayan mitokondrial çalışmalarla eksik dosya verilerek diğer dosya uzmanlarına göre biraz daha yükünün hafifletildiği hususunun niye irdelenmediği ve yine Samsun’dan kurumumuza naklen yeni atanan Biyolog arkadaşımızın daha doğru dürüst dosya yüzü görmeden ve daha tecrübe birikimi kazanmadan laboratuvar sorumlusu olarak niye görevlendirdiği hususuna niye açıklık getirilmediği, yine 15 Temmuz Hain Darbe girişimi haftası izne ayrılan iki genetik uzmanı ve Samsundan aramıza sonradan dahil olan biyolog arkadaşımızın Başbakanlık genelgesiyle izinde dönmek zorunda kaldıkları hususuna niçin değinilmediğini, hatta Grup Başkanı da buna dahildir (Bkz: Eki:9), yine mobing uygulamalarla ilgili tanıklığına başvurulan şahısların ifadelerinin niçin raporda yer almaması gibi pek çok can alıcı hususlarda öyledir. Şayet ben muhakkik olarak sadece idari konulara bakarım bu konular mahkemelerin işidir diye değinilmediyse bunun niye raporda belirtilmediğini. Yine 15 Temmuz Darbe girişiminin 2 ay öncesi verdiğim dilekçede işaret ettiğim hususların kendisine verdiğimi ifadelerde gözükeceği üzere 15 Temmuz sonrası gelişmelerle haklılığım ortaya çıkmasına rağmen (15 Temmuz sonrası çalıştığım dairede tutuklamalarla haklılığım çıktıda) niçin böylesi milli hassasiyet gerektiren hususun ilgili makamlara iletip iletilmediği raporda yer almamıştır. Milli hassasiyet hususu sadece yönetilenlerin sorumluluğunda bir husus değil elbet, bilakis yöneticilerin daha çok, kat be kat üzerinde hassasiyetle taşın altına ellerini koymaları gereken husustur. Kaldı ki milli hassasiyet gereği Ankara Anayasal Suçlar Soruşturma Bürosu Savcılığına bu hususlarda ifade verdim de (Bkz. Eki-13). O halde ast üst memur demeden hep birlikte en ufak kuşku uyandırıcı duyuma dayalı bir bilgi kırıntısı da olsa üzerine gitmemiz gerekir ki, devletimizin kılcal damarlarına kadar sızmış dünyada eşi ve benzeri olmayan bu denli gizemli ihanet çetesi belasından kurtulabilelim.
Velhasıl-ı kelam, verilen uyarı cezası bana lise yıllarımda sınıfta “Çırpınırdı Karadeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına” şarkısını söylediğimde disiplin kuruluna sevk edilip kınama cezası almışlığımı hatırlattı. Tabii onlar ceza vere dursun savunmamda bu şarkıyı söylemekten gurur duyduğumu dile getirmekten çekinmemiştim. Her ne kadar Bayburt ülkücülerin kalesi demiş olsak ta iktidarda CHP vardı, ellerinden geleni ardına koymuyorlardı. Nitekim Bayburt Lisesi Tabii Bilimler bölümünden mezun olup Ankara Etimesgut’ta Astsubay imtihanlarına girdiğimde, hiç unutmam subayın biri bana ‘Türkeşçi misin’ diye sorduğunda politik cevap vermiştim. Yani hayır demiştim ama subay bana “Bizi kandıramazsın bal gibi Türkeş’çisin” deyip koşuda başarılı olmama rağmen imtihanı geçememiştim. İşte o an anladım ki, lise yıllarında aldığım o kınama cezası buralarda bana gol olarak dönüş yapmıştı. Aynen öylede 15 Temmuz öncesi verdiğim dilekçeyle de aradan epey geçtikten sonra bana 15 Temmuz yaşatacak şekilde gol olarak dönmüştür. Peki, Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna naklen atanmakla ardımdan yakamdan düşüp beni rahat bırakacaklar mı, onu da inşallah yazacağım makalede irdelemek dileğiyle.
Vesselam.
DİPNOT:
Aşağıda dipnotta geçen Ekler benim aynı zamanda gerek Adalet Bakanlı Teftiş Kurulu Başkanlığına posta yoluyla sunduğum 22-06-2017 tarihli dilekçem, gerekse 06.11.2017 tarih itibariyle soruşturma evraklarıyla birlikte yeniden değerlendirilip gereğinin yapılması için Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına posta yoluyla daha yeni naklen atandığım Sağlık Bakanlığı Tıbbi İlaç Cihaz Kurumunda çalışma dönemlerimde sunmuş olduğum eklerdir:
Ek-1 30/01/2017 tarih ve 20170130-163 sayılı çok acil özel nedenlerden dolayı izin dilekçesi.
Ek-2 31/01/2017 tarih ve 20170131-174 sayılı dilekçenin Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığınca İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına sunulmak üzere yazılı dilekçem. Ek-2 08/08/2016 tarih ve 93929388-2017/564 sayılı disiplin karar metni.
Eki-3 2017 yılında izne ayrılacak Biyoloji İhtisas Dairesi personelinin ayrılacağı yılın hangi ayında izne ayrılacağının belirlenmesine yönelik talep listesi.
Ek-4 İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına sunduğum 10.02.2017 tarihli hak arayışı dilekçem.
Ek-5 ET rumuzlu moleküler Biyolog partner arkadaşımın izin dönüşümde fark dosya uygulaması için partner olmaması üzerine FUB rumuzlu Biyoloji İhtisas Daire Başkanının benimle partner olmak zorunda kaldığı çizelgedeki aldığım dosyalar (FUB-SG rumuzuyla)
Ek-6 Müşteki sıfatıyla 08/03/2017 tarih itibariyle Muhakkik İzmir Grup Başkan Vekili Uz. Doktora Grup Başkanına Ankara Grup Başkanlık kütüphanesinde verdiğim müşteki ifade tutanağı.
Ek-7 İzmir Grup Başkan Vekili Uz. Doktorun soruşturmayı sonuçlandırdığını bildirdiği tarafıma tebliğ edilen Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun 74674109-000-E.211695 sayılı Tebliğ tebellüğ belgesi.
Ek-8 İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına sunduğum 13.08.2017 tarihli hak arayışı dilekçem.
Eki-9 İzmir Grup Başkan vekili uz. Doktoruna Grup Başkanlığı kütüphanesinde ifademin alındığı müşteki ifade tutanağının bir gün sonrasında Eski Ankara Grup Başkanının Kuruma gelip bana görünmesi üzerine muhakkik İzmir Grup Başkan Vekili Uz. Doktora imzalı verdiğim 09.03.2017 tarihli verdiğim yazılı dilekçe.
Eki-10 08.08.2017 tarih ve 9392388-2017/564 sayılı disiplin karar metni.
Eki-11 29.06.2016 tarihli 15 Temmuz Hain Darbe girişimi öncesi verdiğim ifade tutanağı.
Eki-12 06.06.2017 tarihli 15 Temmuz Hain Darbe girişiminden yaklaşık 1 yıl sonra benden tekrar savunma alınan ifade tutanağı.
Eki-13 12.04.2017 tarih ve 2016/110562 soruşturma no’lu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verdiğim ifade tutanağı.
Eki-14 Ankara Grup Başkanlığınca benden istenen 27.07.2017 tarih ve 20170727-1261 sayılı savunma yazım.
Eki-15 İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına sunduğum 29.07.2017 tarihli hak arayışı dilekçem.
Eki-16 Adalet Bakanlı Teftiş Kurulu Başkanlığına posta yoluyla verdiğim 22-06-2017 tarihi itibariyle dilekçem.
https://www.enpolitik.com/bu-da-benim-adli-tip-15-temmuzum-makale,5103.html