GÖZ AYDINLIK PENCEREMİZDİR

GÖZ AYDINLIK PENCEREMİZDİR

ALPEREN GÜRBÜZER
Görme hücreleri görme kabiliyetini nasıl kazandı sorusu insanoğlunu hep meşgul ede gelmiştir. Meşgul etmesi de gayet normal. Çünkü göz ruhumuzun dünyaya açılan ilk penceresi. Her şeyden öte erik büyüklüğünde etten örülü donanıma sahip özelliği ile göz dolduran bir cihaz. Zira göz görmek için vardır. Dolayısıyla gözün mercek düzeneği sayesinde gördüğümüz her şeyin yaratılmış olduğunu anlar, ardından Yaratıcıya boyun büküp secde ederiz. Zaten insan daha 53–55 günlük, yani 15–19 mm ebadında ceninken yeni belirmeye yüz tutmuş adale varı gözlerin secde mahalline baka kaldığı gözlemlenmiştir. Böylece secde anına tutku gözlerle bakan bebek halimiz zamanı geldiğinde 9 aylık mekândan yeni bir mekâna yol alır, derken kutlu doğumla birlikte tüm dünyayı seyri âlem eyleriz. İşte dünyayı seyreyleyecek gözümüz Yaratıcı tarafından gayet planlı bir şekilde ön kısım kornea (saydam tabaka), hemen arkasında gerek göz rengini belirleyen, gerek ışık şiddetini ayarlayan, gerekse perde görevi yapan iris halk edilmiştir. Ayrıca Yüce Allah irisin arkasında mercek, en arka bölümde ışığa hassas reseptör (alıcı) hücrelerce zengin retina tabakası (ağ tabakası) yaratarak kulun gözünü görünen âleme açmıştır. Yani bir yandan dünyaya ait tüm bilgiler beş duyumuz aracılığıyla haberdar edilirken, diğer yandan beş duyunun dışa açılan penceresi göz ise gözlemleme işlemi yürütmektedir.
Elbette canlı olan her şey kendi dışında birtakım manzaraları seyretmek ister, ama nasıl? Şöyle ki; dış dünyayı izlememiz için ışığa duyarlı alıcı konumunda (reseptör vazifesi görecek) bir görme cihazına ihtiyaç vardır. Zaten etrafımız renklerle kuşatılmış olsa bile şayet ortada göz reseptörü yoksa renklerin hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Keza ışık yoksa bir anlamda madde yok demektir. Dolayısıyla görme cihazı bu iş için bulunmaz bir nimet addedilir. Öyle veya böyle mor ve kızıl ötesi türü hafif ışınlar hariç, diğer tüm dış kaynaklı ışınlar öncelikle görme reseptörlerince konuk edilirler. Akabinde eşyanın atom elektronlarından yayılan ışık (foton enerjisi) elektrik akımına dönüştürülür. Sonra bu elektrik akımı sinir lifleri güzergâhı boyunca merkezi sinir sistemine aktarılır, ama burada da durucu değiller. Derhal elektronik bilgiler merkezde değerlendirmeye tabii tutulduktan sonra dış dünyadan gelen ışık dalgaları görüntüye dönüşürler. Demek ki gözümüz dış dünyadan gelen ışığı almakla görevli penceremiz, beynimiz ise renkleri farklı dalga boylarına çeviren tek ana merkezimiz. Belki de dış dünyamızda ne renk, ne de şekil var. Her ne varsa beynimizde. Yani beynin algıladığı bir bitkiyse bitkinin cinsine göre yeşil veya bir başka renk, o an gökyüzüne baktıysak mavi algılarız. Yeter ki göz donanımı tam kapasiteyle işler durumda olsun, bak o zaman tüm renkler beyin tarafından yorumlanması anbe an karşılık bulacaktır elbet. Değim yerindeyse gözün retinasında en ufak bir bozulma bile renk körü olmamıza yetecektir. Derken yeşili kırmızı, kırmızı rengi yeşil görebiliriz de. İstisnai arızalar olmadığı müddetçe bizim dışımızda her nesne beynimizde yorumlanıp, yorumlanan her bir mesaj hafızamızda anlamlandırılmış görüntüler olarak kodlanacaktır. Elbette iç algıların maddi karşılığı tam budur demekte doğru değil. Çünkü bizler ancak sınırlı bildiklerimizle hüküm verebiliyoruz. Kaldı ki gerçek sandığımız algıların birçoğu suni tezahürler içerebilir de. O halde eşyanın tam hakikatine erişmek her baba yiğidin harcı olmasa gerektir.
Göz tabakaları
Şurası muhakkak mercekler gözden mülhem olarak kopya edilmiş. Bir kere göz içten dışa doğru üç tabakadan oluşmaktadır. Bunlar sırasıyla sert tabaka, damar tabaka ve ağ (retina) tabaka diye adlandırılır. Gözümüz daha çok gözü dış etkenlerden koruyan sert tabakayla kuşatılmış. Bu yüzden sert tabakanın ışığa karşı gelen gözün ön bölümünde görünen kısma saydam tabaka (kornea) denmiştir. Nitekim ışık gözün saydam tabaka üzerinde kırılmasıyla birlikte içeri aktarılmaktadır. Diğer öteki yüzü ise giderek saydamlığı kaybolmaya yüz tuttuğundan bu kısma “Sklera” denilmektedir. Bu arada sert tabaka ile ağ tabaka arasında yer alan damar tabaka içerisinde gözümüzü besleyen kılcal damarlar yerleştirilmiştir. Keza ağ tabakanın (retinanın) arkasına isabet eden bölgede ise sinir hücrelerinden meydana gelmiş boya hücreleri bulunur. Boya hücrelerin bulunduğu alan aynı zamanda sarı nokta olarak bilindiğinden, burası ışığın beyne yansıması için gerekli fotokimyasal olayların start aldığı yer olarak dikkat çekmektedir. Ayrıca göz bebeği veya merceğin etrafını halka şeklinde saran renkli alan damar tabakaya dâhil olup, iris adını alır. İrisin arkasında ise ince kenarlı göz merceği (lens) yerleştirilmiş olup, lensin etrafını saran kaslar sayesinde gözümüz hareket manevrası kazanabilmektedir. Hatta bir cisme çarpıp yansıma sonucunda göz lensine gelen ışınlar, kas manevrasıyla birlikte sarı nokta üzerine düştüğünde ters görüntüye dönüşürler.
Damar tabakanın altında bir üçüncü tabaka daha var ki; bu tabaka iki kat olup, üst katta gözün içerisini karanlık oda haline getiren boya hücreleri ve alt katında ise ışığa karşı hassas hücreler yerleştirilmiştir. Bu tabaka hepimizin bildiği retina tabakasından başkası değildir. Şimdi bu bilgilerden sonra tabakalarla kuşatılmış olan gözün iç kısmı nasıldır diye merak ettiğinizi tahmin ediyorum. Bu tabakaları yaratan Allah, elbet iç kısmı da ihmal etmeyecektir. Zira gözün iç kısmına doğru ilerledikçe yapışkan ve saydam bir sıvıyla dolu olduğu gözükecektir. Üstelik bu saydam alan sıvı kan dolaşımı ile devamlı olarak yenilenir de.
Göz genel itibariyle yedi tabakadan müteşekkildir. Bu tabakaların herhangi bir tanesi bertaraf olduğunda göz göremez hale gelebiliyor. Belli ki bu tabakalar basit sıra dışı bir mercekle işleyen tabakalar değil. Bilakis her biri kendine has senkronize işlevi görevi yapacak tabakalardır. Göz aynı zamanda görünüm olarak dışa açılan iki küçük pencereyi andırmakta. Bu pencere şekil olarak çapı küçük, ama tüm üç boyutu görebilecek nitelikte, aynı zamanda en hızlı filmlerden daha hassas ve bir o kadar da en gelişmiş otomatik fotoğraf makinelerine taş çıkartacak bir cihaz. Her şeyden öte tüm cihanı küçücük hazneye sığdıracak kadar mahareti büyük mühim bir optik penceremiz. Doğrusu böylesine göz bebeğimize kim hizmet etmek istemez ki. Bakın gözün yardımcı organları diyebileceğimiz göz kapakları, kirpikler, kaşlar, gözyaşı ve çapak bezleri bu iş için seferber olmuşlar bile. Dahası tüm bu unsurlar göze estetik kazandırıyorlar. Halk arasında ela gözlüm, kalem kaşlım, kirpiklerin beni mest etti gibi deyişler belli ki boşa söylenilmemiş. Mesela göz kapağının açılıp kapanmasında gözyaşları fisebilillah akarak yardımcı olmakta. Böylece bir yandan toz ve yabancı maddeler gözün içerisine sirayet etmeksizin derhal dışarı atılırken, diğer taraftan küçücük kanallar vasıtasıyla toplanan gözyaşları dışarı bırakılmamaktadır. Sadece elem verici durumlarda; 'Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar’ hali bundan istisnadır. İyi ki de insanlar devamlı timsah gözyaşı dökmüyorlar, aksi takdirde ortaya hoş olmayan çirkin görünümler çıkacaktı.
Göz çukuru
Gözün etrafı kemiklerle donatılıp 2,5 cm’lik bir çukurdan ibarettir. Yine de siz siz olun gözü hafife alırcasına çukur deyip geçiştirmeyin. Öyle ki; güneşten dünyaya gelen yüz milyarlarca nötrinolar çukurcuk denilen haznenin her santimetre karesini habire delip geçiyorlar haberimiz bile olmuyor. Fakat göz çukurumuz her şeyden haberdar. Zira gözümüzü bir an güneşe çevirdiğimizde milyarlarca sayıda nötrinoların göz çukurunda saydam hale dönüşme muamelesine tabii tutulduktan sonra gözün diğer katmanlarına doğru yol aldıkları gözlemlenmiştir. Hatta gözlerimiz göz çukurları sayesinde sağa sola aşağı ve yukarıya çevrilebilmekte. Üstelik bu hareketlerin yapılması için 6 adet kas görevlendirilmiş. Bu kasların düzenli çalışmaması halinde şaşılık ve diğer birçok göz kusurları meydana gelmektedir. Neyse ki gözün hareketlerini kolaylaştırmak adına gözü devamlı nemli tutmak için özel kurulmuş bir yıkama yağlama tertibatı var. İşte bu tertibat sayesinde birçok göz kusurlarından kurtulabiliyoruz. Keza alın kemiği içerisinde bir çukurda yer alan gözyaşı bezlerinin salgıladıkları sıvılar gözümüzü devamlı duş aldırırcasına yıkamaktalar. Yine göz kapakların iç kısımlarında yaratılan yağ bezleri var ki; hem göz kaslarının aşınmadan hareketine işlerlik kazandırmakta, hem de gerektiğinde gözyaşlarının tane tane yüzümüze doğru akmasını sağlamakta. Ayrıca göz yuvarlaklarımız zarar görmesin diye etrafı özel bir zarla kaplanarak mahfaza içerisine alınmıştır. Yine gözümüz sert tabakayla örülmüş olduğundan, bu tabakanın büyük bir kısmı göz akıyla korunmaya alınmıştır.
Anlaşılan çok hassas yapıya sahip olan gözlerimiz fevkalade itinalı bir koruma ve bakım sistemiyle donatılmış. Kaşlar bile hem alından gelen terlerin göze ulaşmasına engel teşkil etmekteler, hem de dışarıdan gelen fazla ışığı emerek gözün rahatsız olmasına mani olmaktalar. Tüm bunlara ilaveten otomatik halde kendi isteğimiz dışında çalışan göz kapaklarımız ve onların üzerinde yaratılan kirpiklerde boş durmayıp gözümüzü toz vs. zararlı maddelerden korumaktalar.
Kornea denilen saydam tabaka malum olduğu üzere tıpkı cam gibi sert ve şeffaf yapıda yaratılmış göz billurumuzdur. Bu şeffaf cam (mercek) sayesinde göze gelen ışığın yardımıyla etrafımızı seyri âlem eyleriz. Zaten saydam tabakadan damar ağının geçmemesi, şeffaflığına yeteri derecede delil sayılmaktadır. Aksi halde bu tabakaya atfen cam benzetmesi yapamazdık. Madem damar geçmiyor, o halde bu cam tabaka nasıl besleniyor sorusu akla takılacaktır. Belli ki Yaratıcı güç bu iş için özel bir sıvı yaratıp saydam tabaka ile mercek arasında bir mekânda onun beslenmesini garantiye almışta.
Albert Einstein’ın çalışmaları
Okullarda ışık deneyleri gösterilirken en basitinde görme olayının üç elemanlı aşamalar bütünü olduğunu anlarız. Hatta bu elemanları;
“—Göz, görme sinirleri ve beyindeki görme merkezi.
—Işık kaynağı.
—Cisim” diye tasnifleriz. Yani gözün mercek düzeneği, güneş ışığının yardımı ve eşyadan yansıyan enerji formu görme olayının gerçekleşmesi için bütünlük arz etmektedir. Bu arada daha teferruatlı bilimsel açıklamaları ünlü bilgin Eınstein’in çalışmaları ile anlamaya çalışırız. Şöyle ki; madem her eşya bir enerji ve ışınım yayıyor, o halde buradan hareketle enerji ile kütlenin aynı şeyler olmasını gerektirmektedir. Bu durumu ilk fark eden elbette Albert Eınsteın’den başkası değildir. Derken ünlü bilgin; E= m.c² formülüyle bu olayı kanunlaştırıverdi. Yani O; kütlenin aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu ispatlayan bir deha. İşte bu kanundan hareketle ışık herhangi bir maddeye ait atomun etrafında dönen bir elektronunun yüksek seviyede seyreden enerjisini bir anda alçak seviyeye indirgenmesiyle ortaya çıkan mucizevî kaynak olduğu hükmüne varırız. Aynı zamanda bu mucizevî olayı maddenin etrafa kuantumlar halinde (foton) ve ters orantılı ışık enerjisi neşretme şeklinde gerçekleştirdiği bir ışıma (radyasyon yayma) olayı olarak tarif ederiz. Dahası ışık elektronun çekirdeğe yakın bir yörüngeye zıplamasıyla birlikte enerji taşıyan bir cisim olarak sahne alıp akabinde radyasyon parçacığına dönüşmesi vuku bulur ki, buna foton denilmektedir. Fotonların sahip olduğu enerjiyle bulunduğu dalga boyu ters orantılı olup dalga boyu arttıkça ışı enerjisi de azalmaktadır. Dolayısıyla gözümüze gelen fotonlar (ışın parçacıkları-cisimler) saydam tabakanın uzayıp kısalabilen oynak bir yapılı olma özelliği sayesinde bir yandan enerji taşıyan fotonlara (ışık kuantumu) ayar yapılmakta, diğer yandan ışınların belirli noktalara odaklanması sağlanmaktadır. İşte bu sayede rengârenk cisimleri dosdoğru görebilmekteyiz. Şayet bu saydam tabaka normalden biraz daha fazla kavisli olsaydı göze gelen ışığın daha fazla kırılması kaçınılmaz kılacaktı. Bu durumda görüntü ağ tabaka üzerinde teşekkül etmesi gerekirken göz yuvarının içerisinde oluşup, görüntünün bulanık veya uzağı iyi görememe diyebileceğimiz miyop kusuruna dönüşecektir. Yani ağ tabakasının mercekten normalden uzak bir yerde konumlanmasıyla birlikte görüntü miyop şeklinde tezahür edecektir. Şayet göz yuvarı normalden kısa kalıp, görüntü ağ tabaka üzerinde değil bu tabakanın arka tarafında sahne alsaydı, bu seferde göz ister istemez yakını iyi görememe konumuna geçecekti. Hatta merceği incelten ve kalınlaştıran kaslar refleksini yitirirse bu kez hipermetrop olayı ile karşılaşılacaktır. Dolayısıyla böyle bir arızaya Tıp dilinde hipermetrop denmektedir. Bir başka ifadeyle madem normal bir gözde sarı benek gözün odak noktası durumunda, o halde görüntü bu bölgeye ulaşmadan teşekkül ederse göz miyop, ilerisinde meydana gelirse hipermetrop olarak tarif edilir. Oldu ya saydam tabakanın bir yönü diğer yönünden daha kavisli bir hal aldı, o zaman hem uzak hem yakini görememe gibi bir kusur ortaya çıkar ki; Tıp dilinde astigmat diye teşhis konulur. Zira astigmat hastalarının okuma problemleri, dikey ve yatay çizgileri ayırt etmede yaşadıkları zorluklar, 3 ve 1 sayıların sıkça karıştırmalar ve mevcut cisimleri her daim bulanık görme gibi olguların varlığı bu durumu teyit eden örneklerdir.
Bilhassa göz bebeklerimiz görme duyumları vasıtasıyla görülen nesnenin mekânını ve uzaklığını belirleyen üslerdir. Zira sağ göz nesnenin biraz sağını ve sol göz ise nesnenin biraz daha solunu görme bakımdan hassas yaratılmışlardır. Yani sağ ve sol gözün kafa üzerinde farklı konumda yer almaları hasebiyle ister istemez mekân veya boyut belirlemesi farklı olacaktır. Belli ki cismin yerini ve uzaklığını ölçen Stereoskopik aleti sağ ve sol gözden ilham alınmış. Sadece bu alet mi? Elbette hayır. Buna fotoğraf makinesi, televizyon ve kamera gibi aletlerde dâhildir. Göz reseptöründen görüntüyle ilgili mesajların biri gidip biri gelirken diğer yandan göz bebeği herhangi bir kazaya kurban gitmemek adına saydam tabaka tarafından korunur da. Zaten korunması da gerekir. Göz bebeği kiminde ela, kiminde mavi, kiminde kahve vs. renkte olup bir fotoğraf makinesinin objektifi gibi açılır kapanır da. O halde bu objektif öyle ayarlanmalı ki ışık arttıkça küçülmeli, azaldıkça büyümeli. Ama nasıl? Şöyle ki; göz bebeğimizin kenarında konuşlanmış kıldan ince diyebileceğimiz iris tabakası tüm yapacakları faaliyetlerde yalnız değildir. Özellikle kendisinin büyüyüp küçülmesi için kaslar yardımcı kılınmış. Zira bu kasların gevşeyip ve kasılması sayesinde alaca karanlıkta göz bebeği büyür, parlak ışıkta ise küçülmekte. Demek ki irisin arkasında yer alan merceğin bir adale ağı ile göz cidarına asılı durması ışık miktarını ayarlamaya yetiyor artıyor da. Böylece bu metotla göz kamaşmasının önüne geçildiği gibi mercek kalınlığının değişmesiyle birlikte ışığın bir şekilde retina tabakasına düzgün aksettirilmesi sağlanmış olur. Dahası göze gelen ışığın hem uzaklığı hem şiddeti ayarlanarak dış âlemin retina üzerinde net görüntüsü elde edilir. Hatta bu iş için retina üzerinde gayet muntazam bir şekilde koniler ve çomağımsı basil hücreler vardır. Zira 10 tabaka (6–7 milyon civarında) halinde koniler görüntüyü netleştirmekle ilgili fonksiyon icra ederler. Takriben 110–120 milyon sayıda basil hücreleri ise alaca karanlıkta görme işlevi üstlenirler. Aslında her ikisi de ışık enerjisini kimyasal enerjiye çevirip akabinde oluşan elektrik akımını beynin görme fonksiyonuyla alakalı sinir merkezlerine iletirler. İşte iletilen mesajlar bu merkezlerde etüt edildikten sonra görme denen hadise gerçekleşiverir.
Kenan illerinde akan gözyaşı
Göze ak perde inmesi Tıp dilinde katarak olarak isim alır. Nitekim çeşitli nedenlere bağlı olarak gözün şeffaf olan kısmın tamamen veya kısmen donuklaşması sonucunda görme bozukluğu meydana geldiği gibi kör olma ihtimalini de güçlendirmektedir. Allah-ü Teala: “Yakup, oğullarından yüzünü çevirdi de; ‘El Yusuf’un ayrılığı ile bana gelen hüzün!’ dedi ve üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Artık derdini gizleyip duruyordu” (Yusuf, 84) beyan buyurarak günümüzde adından sıkça söz edilen katarak ve katarak ameliyatlarını hatırlamış oluruz. Hakeza yine Rabbül âlemin; “ …Şimdi siz, benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun, gözü görür hale gelir. Bütün ailenizle toplanıp bana gelin” (Yusuf, 93), “Fakat hakikaten müjdeci gelip de gömleği yüzüne bırakınca, gözü açılıverdi: Ben size, Allah katında vahiy ile sizin bilemeyeceklerinizi bilirim demedim mi? dedi” (Yusuf, 96) beyanıyla bu olaya bir mucize gözüyle bakmanın yanı sıra geleceğe de ışık tutmakta. Derken bu mucizevî ayetten gerek katarakt, gerekse diğer gözle ilgili her tür operasyonun varlığına işaret edildiği sezilmektedir. Hatta tüm bu ayetlere bakıp çeşitli tedavi yöntemlerini bulmaya teşvikte söz konusudur. Bugün gelinen nokta itibarı ile görme engelliler için yüzey üzerine işlenen kabartılarla belirlenen Braille alfabesi veya çizgi noktalara dayalı Morse alfabesi bir nebze olsun âmâları karanlık dünyalarında Yakup (a.s) misali rahatlamaya vesile olabiliyor. Böylece kâğıt veya bilgisayar klavyesine geçirilen mesajlar sinir impulsları veya titreşimler vasıtasıyla optik okuyucu haline dönüşüp haberdar olunmaları sağlanmaktadır. Dolayısıyla informatif mesaj (bilgi değeri olan haber) hem görenler için hem de görmeyenler için fırsat niteliğinde psikolojik eylem (informatik idrak) olmaktadır. İşin özü hem görenler için, hem görmeyenler için bilgi ölçülebiliyormuş pekâlâ.
Görme mucizesi
Göz içerisinde ışığın geçirdiği safhalar hayrete şayandır. Şöyle ki; ışınlar önce saydam tabakaya aks eder, buradan göz bebeği ve onun arkasında yer alan ince kenarlı mercekten kırılarak geçer. Daha sonra gözü dolduran sıvı içerisinde yoluna devam eder. Derken gözün arka kısmında ışığa karşı hassas sarı benek hücrelerine ulaşan ışınlar önce kimyasal, sonra elektrik akımına çevrilirler. En nihayet elektrik akımına çevrilen ışınlar sarı benekte görüntülü yansıyıp ters bir şekilde beyne ulaşırlar. Tabiî ki burada haklı olarak madem beyne görüntü ters yansıyor, o halde niye görüntüleri ters görmüyoruz denilebilir. Olsun önemi yok. Çünkü beyinde ters sahne alan görüntü derhal birçok sinir hücreleri tarafından düzeltilip cismi düz görmemiz sağlanır. Böylece çelişki sandığımız birtakım olguların kendiliğinden ortadan kalkmış olduğunu idrak etmekle birlikte bu olayların cereyanı sırasında çok muazzam kanunların işletildiğini fark ederiz. Hatta bizim renk seçimi dediğimiz olgunun aslında gözün retina tabakasında yer alan sinirlerin fotosel algılanmasından başkası olmadığını anlarız. Nitekim gözümüz başlangıçta yedi tayf rengi aynı frekans aralığında alıp beyne farklı frekanslarda (0,4–0,7 mikron arasındaki dalga boyları) yansıtmaktadır. Bu arada yedi tayf kapsamı dışında ışınlarda göze gelmekte, ama retina tabakası üzerindeki sinir hücrelerince bu tip dalga boyları tanımlanmazlar. Yani göz gördüğü nesneleri gruplara ayırdıktan sonra nöronlara adeta sibernetik dilinde 0 veya I (evet –hayır) ikili sistem mesaj şeklinde ileterek pozisyon almakta. Zaten aksi durum olsaydı görüntüleri tıpkı siyah beyaz televizyonunda olduğu gibi renksiz görecektik. Demek ki gerek televizyon, gerekse radyo dalgalarını göremeyişimiz bizim görebileceğimiz dalga boylarının dışında olmasından dolayıdır. Keza radar, röntgen ışınları da öyledir. İşte senkronize sistem denilen mucize bu olay olsa gerektir.
Darwin'i şaşkına çeviren mucize
Özetle görme mucizesi; gözümüze gelen ışık saydam tabaka ve mercek işbirliği ile görüntünün ağ tabakasına toplanması sonucunda pek çok sinir ağı vasıtasıyla beyne transferi ile gerçekleşen bir olayın adıdır. Burada dikkat çeken bir husus vücudumuzu oluşturan organların pek çoğu incecik bir sinir ağı ile idare edilmesine rağmen retina da sahne alan görüntünün sinir demetleri tarafından merkeze taşınmasıdır. Dikkat edin özellikle demet diyoruz, yani büyük yapılı bir kablodan söz ediyoruz. Keza dev iletişim santralleri çok sayıda kablolarla işliyor. Yani göz hücreleri dışarıdan aldığı ışığı elektrik sinyalizasyona dönüştürüp beyne iletmektedir. Derken bu gelen sinyallerin beyinde yorumlanmasıyla birlikte görme olayı gerçekleşiyor. Fakat zihnimizde birtakım sorular var ki mutlaka izaha muhtaç. Şöyle ki; gelen ışınlar nasıl oluyor da retinaya (ağ tabaka) ters bir şekilde yansıyıp elektrik sinyallerine dönüşmekte. Yine nasıl oluyor da ters sinyaller beynin arka kısmında görme merkezinin bulunduğu minik bir noktaya ulaşır ulaşmaz karanlık alanda görüntü kazanabiliyor, doğrusu bu tür soruların cevabını bulmakta zorluk çekiyoruz. Yani insanlar üç boyutlu bir televizyonu gözlük takmadan izleyemezken beynin zifiri karanlık arka kısmında pırıl pırıl bir dünya ekrana yansıyor. Belli ki sarı noktada gerek ışığın şiddetini, gerek renkleri algılayan farklı hücreler bu iş için seferber olmaktalar. Hatta bu hücrelerin içerisi A vitamini bakımdan zengin olması belli bir planın icrasını ortaya koymaktadır. Ki; tüm bunlara görme mucizesi demekten başka söylenecek söz bulamıyoruz. Baksanıza Darwin bile göz mucizesi karşısında Asa Gray’a yazdığı 3 Nisan 1860 tarihli mektubunda; “Gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu” yazısıyla şaşkınlığını gizleyememiş. Niye şaşkın kalmasın ki. Baksanıza gözümüzün saydam tabakası kornea, evrimcilerin birçok olayı tabi ayıklama (doğal seleksiyon) ile izah ettikleri kurama meydan okumakta. Bir kere adı üzerinde kornea, yani saydam tabaka, ya görürsünüz ya da hiç görmezsiniz. Dolayısıyla görme olayının ilk anda belirmesi gerekir. Şimdi evrimcilere soruyoruz; kör insanların doğal seleksiyon vasıtasıyla gözlerinin ışığa kavuştuğu hiç vuku bulmuş mudur? İşte Darwin’in beynin de kaynar sular fışkırmasına neden olan bu soru, gözün tabi seleksiyona geçit vermeyen bu mükemmel yapısıdır. Darwin, normal göz yapısı karşısında bir anda şaşkına dönüyorsa, kim bilir kedinin karanlıkta parlayan gözleri karşısında ne halde olacaktı. Gerçekten de kedinin gözünden yansıyan ışığın etrafa pembe, saman alevi rengi, mavi ve yeşil olarak yansıması izleyenleri mest etmektedir. Bilindiği üzere kedinin gözleri kendine özgü özel hücreler sayesinde ışığı ayna gibi yansıtabiliyor. Nitekim az bir ışık kedigözünün ayna gibi parlamasına yettiği gibi bu özelliğiyle etrafı insandan yedi kat daha fazla keskin görebilmekte. Böylece yedi kat ışık gücüne denk düşen görme sayesinde fare bir anda avlanabiliyor.
Aslında etrafımız çok değişik dalga boylara sahip binlerce ışınların kuşatmışlığıyla iç içe yaşanmamıza rağmen, onları çıplak gözle bir türlü göremiyoruz. Tabii ki görmememiz yok olma manasına gelmemektedir. Mesela bir radyonun düğmesini açtığımızda ses olayının bir dalga boyu olduğunun farkına varmış oluyoruz. Dahası bizler tüm olayları üç boyutlu fotoğraftan bakarak değerlendirmeye çalışırız. Hatta bir mekânda görünen dalga boyu sınırları içerisinde ışık varsa onu filme alıp izleriz de. Madem kamera içerisinde kayıtlı film var, o halde gözün içerisinde canlı hücrelerden yapılmış mutlaka bir film olmalı. Nitekim koni adı verilen hücreler film görevi yapıp renkleri seyretmemizi sağlamaktalar. Peki, bizim dışımızdaki canlılarda durum böyle mi acaba? İsterseniz bir iki örnek vererek meseleyi açıklığa kavuşturmaya çalışalım. Şöyle ki; yılan, kertenkele gibi canlılar incelendiğinde derinlik boyutundan mahrum oldukları anlaşılır. Dolayısıyla bu tür canlılar etrafı derinlik boyutundan yoksun gördüklerinden, eşyaya bakışları da tıpkı fotoğraf makinesiyle çekilen nesnenin film şeridine düşen görüntüyü izlemeleri şeklinde tezahür edecektir. Yine bir başka boyut cephesinden şahin, kartal, akbaba gibi yırtıcı kuşlar da teleskopik cihazlara taş çıkartacak donanımla çevreyi tarayabilme özellikleriyle dikkat çekmekteler. Mesela baykuş gecenin karanlığına aldırış etmeksizin sıcakkanlı fareyi avlayabilirken, keza binek atı ise karanlıkta tam net olmasa da görebilmenin avantajıyla yoluna devam etmektedir.
Gözler ruhun aynası
Göz ilginçtir her şeyi görür, kendisini görmez. Buna rağmen kendini göremeyen göz; dış göz ve iç göz diye kategorize edilir. Tasavvuf ehli iç göze kalp gözü ya da iç aydınlık olarak niteler. Dış gözümüzle görünen âlemle ilişkilerimizi tanzim eder, iç gözümüzle Allah’a yakinlik ölçüsünce ötelere seyri âlem eyleriz.
İnsanoğlu çevresine her daim üç boyut penceresinden bakar durur hep. Bu üç boyut; fizik kitaplarımızda en, boy ve derinlik olarak tarif edilir zaten. Fakat bu arada bu üç boyuttan başka boyutlar var mı sorusu öğrencilerin zihnini için için meşgul edecektir.
Nasıl ki dış gözün sert tabaka, damar tabaka ve ağ tabaka diye katmanları varsa her mekânın da kendine özgü boyut farkı söz konusu. Onun için fizik bilimi doğmuş, ayrıca fizik ötesi bir âlem var ki; o bizim bilimsel bilgilerimizin ötesinde bir şey, hatta fevkimizin üstünde. Anlaşılan bizim birlikte ortak paylaştığımız mekân, üç boyuta izin veriyor sadece. Üç boyutu aşacak hamle ancak Allah’ın sevdiği dostlarına has durum. Zaten Miraç olayı fizik ötesi âlemin anlaşılır kılmasına yardımcı olan bir işaret taşıdır. Ne var ki insanoğlunun dış gözü ancak üç boyutu algılayabiliyor. Yani bizim gözümüz görünen ışığın elektromanyetik spektrumunda yer alan 0,4–0,7 mikron (400–700 milimikron) arasındaki kırmızıdan mora kadar değişen renk değerlere göre endekslenmiş olduğundan, bu bant aralığı dışındakileri göremeyiz. Anlaşılan Yaratıcı güç bize gereken nesneleri görebileceğimiz kadarıyla gözümüze ayar çekmiş. Bu ayar sayesinde retina tarafından yakalanabilen cisimleri görülebilen cinsten, yakalanamayanları ise görememek (yok) şeklinde algılıyoruz. İyi ki de böyle olmuş, aksi takdirde sınırsız ayarla birlikte alakalı alakasız göreceğimiz her şey çıldırmamıza neden olacaktı. Bilindiği üzere 0,4 mikron altındakiler yakıcı veya öldürücü nitelikte ve göremediğimiz enerjice yüksek mor ötesi ışınlar olup, 0,7 mikron üzerindekiler ise uzun dalga boyuna sahip kızıl ötesi ışınlara (infraed veya infraruj) denk düşen ışınlardır. Zira yeryüzü ile gökler arasında bir yığın bilmediğimiz nice varlıklarla kuşatılmışız, amma velâkin bunların çoğundan habersiziz. Bizim dışımızda bilmediğimiz her ne varsa boyut farklılığından dolayıdır. Ne yazık ki bu boyutları kavramaktan aciziz. Belki başımızı bir yere çarptığımızda boyut farkını bir nebze hisseder gibi oluruz. Düşünsenize bir boksör eldiveniyle yumruk yediğimizde sanki bir başka boyut âleminde yıldızları görür gibi hal yaşarız. Bu durum göz sinirlerince gönderilen sinyallerin beyne yıldız şekilde yansımasının bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Demek ki göz hayalen de olsa bizleri yıldızlara ulaştırabiliyor.
Bilindiği üzere Melekler çok hızlı hareket ettiklerinden dolayı görünmezler. Yine hızlarına vakıf olamadığımız birçok varlıklar arzla sema arasında ötelere seyri âlem yapmaktalar. Tabi her şey bunlarla sınırlı değil, evreni kaplayan daha nice meleğimsi görülmeyen ışınlar var. Kaldı ki onları göremememiz, yok oldukları anlamına gelmiyor. İşte sırlarına erişemediğimiz, bir başka ifadeyle enerji diyebileceğimiz bu ışınlar fizik kitaplarında yer alan kuantum veya foton denen küçük enerji paketleri kuralının varlığını ortaya koymakta. Keza bu fotonlar boşlukta bir anda ışık hızıyla yayılabiliyor da. Biz sadece algılayabildiğimiz foton enerji alanında âlemi seyredebiliyoruz, onun ötesini Peygamber ve bir kısım veliler aşabiliyor. Zaten gerçek manada ruh dünyasının güzelliği bu geçirgen duvarın üstünde ve altında yer almaktadır. İşte bu yüzden gözler ruhun aynası demişiz. Unutmayalım ki beş duyunun hudutları içerisinde kalmakta çok büyük bir nimet. Ne mutlu bu nimetlerin kadrini bilenlere.
Allah-ü Teala; “O semaların ve arzın arasındakilerin Rabb’ıdır. Ve doğuların rabbidir” (Saffat suresi ayet–5) beyan buyurarak boyutların sırrını hatırlatıp, biz aciz kullara üç boyuttan başka boyutların varlığına işaret ediyor. Bundan dolayı üç boyutun dışında dört, beş, altı vs. diyebileceğimiz boyutların her biri ayrı ayrı mekânlarda yer alacağı ihtimalini akla düşürüyor. Derken bu arayışta dördüncü boyutun ‘zaman’ olduğunu anlamış oluruz. Meğer zaman kavramı, sanılanın aksine bir saat meselesi değilmiş, bilakis o üç boyuta benzer, hatta onun ötesinde bir boyutmuş. Bu yüzden zaman için; mekânlarla beraber usul usul akıp giden bir yolculuk diyoruz.
Velhasıl; görme hadisesi tıpkı ötelere kelebek misali kanatlanan zaman gibi saniye şaşmaksızın tüm cümle âlemi selamlayarak yoluna devam etmektedir. Bu durum karşısında ruh penceremiz olan göze yolun açık veya gözün aydın olsun demekten başka ne diyebiliriz ki.
http://www.facebook.com/pages/Alperen-G%C3%BCrb%C3%BCzer/141391522610124?sk=info