GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN

GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN
ALPEREN GÜRBÜZER

Bundan yaklaşık beş milyar öncesinde Samanyolu’nun dış yüzeyine yakın kısımlarında kozmik toz ve gazlardan oluşan bir bulut kümesi bir şeyi müjdeler gibiydi sanki. Öyle ki zamanı geldiğinde bu yıldız kümenin sıradan bir bulut olmayıp güneş olduğu anlaşıldı. Yani söz konusu bu bulut kümesi bir güneş olmaya adayım dercesine önce sıkışıp büzüşerek toparlanmaya başladı. Sonra toparlanayım derken ansızın hareketi hızlanıverdi. Bu arada hızlandıkça hidrojen atomları birbirleriyle çarpışarak birleşmeye başlayıp aydınlık şekle bürünüverdi. Böylece cehennem alevini andırır güneşin termonükleer yüzü ortaya çıkıverdi. Derken daha nice bilmediğimiz milyonlarca güneş arasında seçilen en elverişlisi olan güneşimize kavuşuverdik. Hatta aydınlık şekle bürünmenin öncesinde güneş nebulasının hızla dönmesiyle birlikte artan merkezkaç kuvveti sayesinde ana kütleden kopan kızgın gaz parçalar soğuyarak gezegenleri meydana getirmiştir. O gün bugündür artık güneş doğuş misyonunu tamamlayıp yeniden bir başka gezegen meydana getirmemektedir. Sadece o, daha çok aydınlık ısı ve enerji kaynağı olarak vazife görmekte. Böylece dünyamız karanlık içerisinde kalmamakta. Ayrıca güneş sayesinde bitkiler hayat bulmasıyla birlikte vücudumuzun sindirim ve solunum sistemi dinamizm kazanmaktadır. Keza en basitinden Fen bilgisi derslerinde öğretilen bir öğreti var ki, o hepimizin bildiği bir cismin ısındığında etrafa ısı yaydığı bilgisidir. Nitekim elektrik fırınının ısındığında akkor hale gelip kızıl ötesi ışık yayması bunun tipik misalidir. İşte bu misalle birlikte her türlü cismin ısındığında ışık olarak yansıyacağını anlamış oluruz. Bu arada bu öğretilen bilgiler ışığında dikkatimizi güneşe doğru yönlendiririz. Dolayısıyla atmosferin üst tabakalarına yerleştirilen suni peykler vasıtasıyla ve bolometrik (elektromagnetik ışını ölçme cihazı) veya spectroskope (ışınların tahlilini yapan cihaz) cihazlar eşliğinde güneş kaynağından gelen ışığın geldiği yollara tutulan 1 cm2’lik bir cismin yüzeyine akseden ışık akkor halde belirlenebilmektedir. Böylece ışığa dik tutulan cismin yüzeyinin bir dakikada aldığı akkorlaşmış ısı miktarı 1,94 cal/dakika hesaplanmış olup, bu değere Güneş Sabite'si denmektedir. Ayrıca Güneş Sabite'si bize güneşin bir saniyelik kısa bir zaman diliminde 1500 cal/sn. cm2’lik ışık enerjisi yaydığının ispatını sunar. Hatta renk indeksi veya spektrum analiz ölçümleri sonucunda; güneş yüzey sıcaklığının 6000 derecelerde seyrettiğini anlaşılmakta. Güneş tıpkı bir ampul içerisindeki rezistansın ( iletken tel) 2000 derecelerde ısınmasıyla ortaya çıkan beyaz-sarı ışık gibi aydınlatmaktadır. Böylece güneşin o müthiş cazibesi karşısında bedenimiz alevlenip akkor kesilmesiyle birlikte Allah'ın bizlere lütfettiği hayranlık duygusuna bürünürüz.
Güneş önceden çok iyi bir şekilde planlanmış aydınlık ve bir ışık kaynağı olmanın yanı sıra 9 tekbir kuşak kuşanmış gezegenle birlikte Samanyolu veya galaksi denen milyarlarca yıldızın bulunduğu oval bir âlemin içerisinde bulunan boşluk bir sistem oluşturur. Yani buna başta dünya dâhil olmak üzere güneşin diğer sekiz gezegeninin bir arada bulunduğu âlem güneş sistemi olarak değerlendirilir. Bu sistem aynı zamanda boşlukta yüzen evrenin bir küçük modeli veya âlemi hükmündedir. Dolayısıyla uzayda bizim gibi yüz milyarlarca galaksiler içerisinde saniyede 320 kilometre hızla dönüp devrini 200 milyon senede tamamlayan Samanyolu denen galaksisini halk eden Allah’a ne kadar hamd etsek o kadar azdır. Hatta bazen Yüce Allah’ın halk ettiği âlemleri anlatmaktan dilimiz tutulmakta. Nasıl tutulmasın ki, baksanıza fezanın derinliklerine inildikçe hayalende olsa yedi kat göklerle tanışırız. Baksanıza kâinat âlemler zinciriyle kuşatılmış olup, hayalimiz bile ona yetişememektedir.
Güneş sisteminin en yakınında başta Merkür olmak üzere yakından uzağa sırasıyla Venüs, dünya, Merih (Mars), Satürn, Jüpiter, Uranüs, Neptün ve Platon oluşturmaktadır. Bir başka ifadeyle güneş sistemi bütünüyle fezada bulunduğu konum itibarı ile 15 milyar kilometre çapında bir sahayı işgal etmektedir. Ayrıca tüm sistemin kütlesinin % 99’u Güneşte toplanmış olup geri kalan %1 ise diğerlerine pay edilmiştir. İşte bu kütle sayesinde etrafında bulunan gezegenler çekim gücünün etkisiyle yörüngelerinden sapmadan seyredebiliyorlar. Bu sistemi her ne kadar 9 rakamı ile sınırlandırsak ta Mars ile Venüs arasında irili ufaklı küçük çapta küçük gezegenlerden başka kozmik ışınlar, yüklü parçacıklar, güne rüzgârları, nötrinolar, kuyruklu yıldızlar ve göktaşlarının (meteor) varlığını da unutmamak gerekir. Zira bu tür atmosferi olmayan küçük ölçekli gezegenlere asteroid denmektedir. Asteroitlerin nasıl meydana geldikleri henüz tam olarak bilinmemekle (daha çok bir gezegen artıkları olarak düşünülüyor) beraber sadece bilgimiz dâhilinde olan büyükten küçüğe şu isimlerle anılırlar:
—Ceres
—Juno
—Pallas,
—Vesta.
Gezegenler gerçekten ismi ile müsemma her biri seyyah döngülerdir. Aynı zamanda her biri hem kendi ekseni etrafında turluyorlar, hem de güneş etrafında turlamakla mahirler. Bu döngü sistemine kuzeyden bakıldığında saatin akrep ve yelkovanın ters istikametinde (siklonik yönde) seyrettikleri gözlemlenmiştir. Peki, bu gezegenlerin hangisi bir turunu kısa zamanda tamamlar derseniz bu sualin cevabı gayet basit. Güneşe en yakın olan elbette ki birinci olarak turunu tamamlayacaktır, uzak olan malum maraton koşusu gereği sonuncu bitirecektir. Yukarda da belirttiğimiz gibi en yakın gezegen Merkür olup bir turunu 88 günde, en uzak olan Pluton olup, o da 248 yıl içerisinde tamamlamaktadır. Dünyamız ise 367 günde bir turunun bitirip bir yılımız gerçekleşmekte. İşte günler aylar ve yıllar hep bu döngü hesapları ile yerini bulmakta. Derken yörüngelerinde seyreden gezegenlerin her birinin güneşe olan uzaklıkları büyük bir titizlikle koruma altına alınıp sabit yörüngede dönmekteler. Nitekim bu sabitlenmiş mesafe sayesinde dünyamızın kendi ekseni etrafındaki 24 saatlik turuyla birlikte bir günümüz belirlenmektedir. Bu yüzden Allah-ü Teala; “Gökleri ve yeri gerçek olarak O yarattı. Geceyi gündüzü üstüne dolar, gündüz de gecenin üstüne dolanır. Her biri belirli bir müddete kadar yörüngelerinde hareket edecek. Güneş ve Ayı buyruk altında tutar. Dikkat et, O güçlüdür, bağışlayandır” (Zümer, 5) diye beyan buyuruyor. Ayette geçen dolama ifadesi dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün meydana geldiğini gözler önüne seriyor. Aynı zamanda ayette kevvere (dolamak, yuvarlamak) fiiliyle de helezoni tarzda dünyanın güneş etrafında Mevlana’ca pervane olduğuna işaret ediliyor. Görüldüğü üzere sistem tamamıyla seyre dalmış durumda, seyre dalmakta ne söz, hatta uçuyoruz da.
Bilindiği üzere büyük bir cismin çekim gücüyle yerinde bulunan cisme peyk (uydu) denmekte. Nasıl ki ay dünyanın bir peyki ise dünya da güneşin bir peykidir. Dolayısıyla gezegenler tıpkı Mevleviler gibi dönerken kendilerine bağlı olan uydular da büyük bir uyumlulukla bu döngüden nasiplenmekteler. Yine nasıl ki gezegenler güneşin ekvator düzlemi etrafında belli bir yörüngede zikre dalıp huzur bulmuşken, pekâlâ onlara bağlı peyklerde mensup olduğu gezegenin ekvator düzlemi içerisinde zikir senfonisine eşlik etmesi gayet tabiidir. Dahası 9 gezegenin içerisinde Mars ve Venüs hariç diğerlerin hepsinde uydular mevcuttur. Nitekim dünyanın tek uydusu var, o hepimizin bildiği aydan başkası değildir. Hakeza Mars’ın 2, Jüpiter’in 12, Satürn’ün 9, Uranüs’ün 5, Neptün’ün ise 2 uydusu söz konusudur. Tüm bu döngü eylemleri kütle çekim ilişkisine dayalı hareket kanunları çerçevesinde gerçekleşiyor. Yani bunca deveran başıboş sıradan turlar değildir. Bilakis güneşe en yakın olan gezegenin en hızlı, en uzak olanının ise yavaş olarak seyrettiği bir matematiksel düzen içerisinde vuku bulan turlardır. Üstelik yörüngelerinde elips şeklinde dizilerek yol alıyorlar. Hatta içerisinde bulunduğumuz dünya gemimiz ise her saniyede uzay boşluğunda güneş etrafında 30 kilometrelik bir yol kat ederek aslında bizlere bedavadan tatil yaptırmaktalar. Bundan da öte bu hız sayesinde merkezkaç kuvvetle güneş dünya çekim kuvvetinin dengelenmesi sağlanıyor. Bu durum aynı zamanda dünyanın denge kanunuyla güneşe en uygun mesafede seyretmesine neden olmaktadır. Fakat ne yazık ki insanoğlu bu ayarlanmış döngüden biganedir. Es kaza hız biraz hedefinden şaşsa ya güneşe yakın kalarak yanacaktık, ya da tam tersi uzaklaşıp donacaktık. Oysaki ortada dönen bir gerçek var, o da planlanmış bir tasarımla ay dünyanın etrafında, dünya güneşin çevresinde, güneşte Samanyolu merkezinin etrafında seyri âlem eylemesidir. Bu yüzden Allah-ü Teala “Güneşte yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu üstün hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın takdiridir” beyan buyurmakta. Zaten bu ayeti bugünkü bilimin ortaya koyduğu; güneşin 20 kilometrelik bir hızla Vega yıldızına doğru bir yörünge boyunca yol kat ettiğinin tespiti doğruluyor da. Hatta güneş öyle seyrediyor ki, şayet güneş semanın ortasına doğru devamlı hareket etseydi yaz mevsiminde kavurucu sıcaklıklardan kurtulamayacaktık. İşte buna meydan vermemek için güneşin ekseni eğik tutulmuş ve böylece dört mevsimin oluşması sağlanmıştır. Derken canlılık bu denge sayesinde muhtaç olduğu yaşama ortamına kavuşmuş oluyor. Tabii sadece hareket eden güneş değil, onunla birlikte bu sisteme dâhil olan ay, dünya, kuyruklu yıldızlar, meteorlar hemen hepsi uçsuz bucaksız bir âlem olan galaksi merkezine doğru turlamaya devam ediyorlar. Üstelik arlarında her hangi bir kaza mahal vermeden kendi yörüngelerinden çıkmadan seyri âlemlerini gerçekleştirmekteler. Zira Rabbül âlemin bu konuda; “ Ne Güneş Aya erişip çatışır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri ayrı ayrı yörüngelerde yürürler” (Yasin 40), “ Geceyi gündüzü, Güneş’i ve Ayı yaratan Odur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya, 33) diye beyan buyuruyor.
Sevenler sevgiliye tutulurda güneş tutulmuş çok mu? İnsanlar gökyüzüne meraklı bakışlarla güneşin tutulmasını hayranlıkla izlerler. Dahası tutku gözlerle izlediğimizde bu olayın sıradan bir olay olmayıp tıpkı karanlık bir odada yanan mum alevinin önüne her hangi bir cisim konulduğunda o cismin gölgesinin düştüğünü hatırlamak zorunda kalırız. Böylece ay ve dünyanın da bir cisim gibi güneşin görmeyen bölümünde bir gölge oluşturduğunun farkına varmış oluruz. İşte bu güneş ay ve dünya üçlüsünün aynı hizaya gelip beraberce gerçekleştirdiği bu olayı dünyadan baktığımızda (güneşi göremediğimizden dolayı) güneş tutulması olarak adlandırırız. Yani ay güneşle dünya arasında öyle bir hassas noktaya gelir ki dünya ister istemez ayın gölge konisine düşerek güneş tutulması vuku bulur. Aslında her yüzyılda ortalama 237 güneş tutulması olup bunların sadece ¼ ü tam tutulma olarak değerlendirilir.
Belli ki gezegenlerin etrafında pür dikkat etrafında döndüğü güneş sıradan bir yakıt tankı değil. Fakat bu mükemmel yakıt tankı bir gün gelecek hem saniyede 564 milyon ton hidrojeniyle 560 milyon ton helyuma dönüştürdüğü hammadde, hem de geriye kalan kaybolduğunu sandığımız 4 milyon tonluk gaz maddenin (aslında enerjiye çevrilen madde) miadı dolacaktır elbet, bu kaçınılmaz alın yazısıdır. Saniyede gerçekleşen 4 milyonluk ton madde kaybı bizlere bir arifin dilinden Allah’ın bir kulu dermiş ki; “Ölmek için doğunuz, yıkılmak için ev yapınız” mesajını hatırlatmakta. Gerçektende güneşte sanki batmak için doğuyor, doğmak için batıyor. Böyle devam ettiği müddetçe güneş her doğuşunda ve her batışında bize ölümü hatırlatmaya devam edecektir. Zararı yok, bilakis faydası var. Çünkü bu arada Allah’ı anmış oluruz. Yine de asıl kıyameti hatırlatacak olaylara daha çok uzun bir zaman dilimi gözükse de yarın olacakmış gibi kulluğun gereğini yerine getirmeli. Bilim adamların matematiksel hesaplarla ortaya koyduğu verilere göre; hidrojen tükenmesine paralel olarak güneşin en son ölümünün 5 milyar sonra gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Nasıl ki her canlı son nefesinde birtakım değişikliklere uğruyorsa, güneşte son demlerinde çekirdeğindeki hidrojenin azalarak tükenmesi sonucunda termonükleer reaksiyonlar nüksedip, ruh bedenden çıkar misali dış tabakasında kullanılmayan hidrojeni tüketmek zorunda kalacaktır. Derken güneş daha büyük, daha parlak ve daha geniş hacimli olacak ve ardından en yakınındaki Mars gezegenini alevler saracaktır. Derken bu alevler Venüs’e sıçrayıp her ikisini de eritecektir. Artık bundan böyle her ikisi kırmızı yıldıza dönmüş bir şekilde adeta kan kırmızı şafak kısas da mücrim olacaktır. Bu arada her şafak kan ağlarken dünyamızda bu eylül yapraklarının tel tel dökümü uzantısında nasibini alıp önce okyanuslar buharlaşacak, sonra buzullar eriyerek kaynar kazana dönüşecektir. Böylece en nihayet tüm hidrojeni helyuma dönüşen güneşin bitiş anı yaklaşarak soğuma, akabinde sessizliğe bürünmüş beyaz bir cüce durumuna bürünecektir. Buradan şunu anlıyoruz ki hidrojen hiçbir elementin yapamayacağı özellikte helyuma dönüşerek güneşin ve yıldızların hem enerji kaynağıymış, hem deposuymuş. Hayat bir noktada hidrojenle anlam kazanmış, ama onunda ömrü bir yere kadarmış. Bu yüzden Mevlana ölüme beyaz gelinlik demiş, biz ise güneşin ölümüne beyaz cüceli sönmüş hal diyoruz. Elbette zeval kaçınılmaz, güneşin ölümüyle birlikte 9 şafağında sönüp ışığını karartacağı gün, belki yarın belki de yarından da çok yakın. Acı ama gerçek! Her nefis ölümü tadacaktır emri var çünkü. Artık rüyalarımızı bile süsleyen güneş başta olmak üzere 9 şafak ve 9 gezegenle birlikte ölüm yüreğimizde parça parça. Yemin ettik 9’lara desek te her şey 9 tekbirlik vuslat bayram namazı ile fani olup baki olan tek hakikatin Allah olduğunu başta insan olmak üzere tüm zerre tüm küre artık anlamalı. Zira Allah-ü Teala; “Yemin olsun döndürücü semaya” (Tarık,11) buyurmakta.
Tarihte Güneşin cazibesine kapılan bazı kavimler maalesef ona ulûhiyet isnat ederek tapmışlardır. Gerçi fazla tarihin derinliklerine gitmeye de gerek yok. Baksanıza bu sapkınlık 2. Dünya savaşı sonlarını bulan bir anlayışla Japonların imparatorlarına güneş tanrısının yeryüzündeki temsilcisi gözüyle bakmaya götürecek kadar maksadını aşabilmiştir. Oysa her fani gibi güneşte bundan takriben 15 milyar önce başlayan hayatı içi boş kof bir kabristana dönüşecektir. Rabbül âlemin “Kıyamet gününe ant içerim” (Kıyamet,1) buyurmakta çünkü.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri güneş hakkında ünlü Marifetname kitabında;
“Güneş feleği, Merih feleğinin altında ve Ay feleğine oranla dördüncü felektir. Gecelerle gündüzler, aylarla seneler, hep bunun hareketine göre düzenlenmiştir. Her yıldız nice özellikleriyle varlıklara tesir ederken Cenab-ı Hak, bu büyük ışık kaynağına da kendi kudretiyle, nice vasıflar vermiştir. Bu yüzden, güneşin tesiri uzak cisimlerden ziyade, yakın cisimlere olmaktadır. Güneş diğer gezegenlerin hepsinden büyüktür. Böylece, yükseklerde bütün yıldızları kapatır. Görünmez olurlar. Aya, nur ve ışık veren odur” tarzında meseleyi ortaya koyan bir Türk-İslam mütefekkiri (1703–1780) olarak bilim tarihine not düşmüştür.
Velhasıl; bakın 12 Eylül darbesinin mağduru Muhsin Yazıcıoğlu güneşimi kapatmayın diye seslendiği Yusifiye Medresesinde sonsuzluğu nasıl dile getiriyor:
Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim perde perde taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.