VÜCUT ŞEHRİ

VÜCUT ŞEHRİ
ALPEREN GÜRBÜZER

Teleskop ve mikroskopla nice bilinmeyen ülkelere seyahat edilebilen en önemli iki vasıtamız. Bir yandan karanlık semamızı süsleyen milyarlarca yıldızdan oluşmuş galaksi âlemi ve aydınlık güneşin sırlarına teleskop yardımıyla vakıf olmaya çalışırken, diğer yandan moleküler düzeyde âleme seyahati ancak mikroskopla gerçekleştirebiliyoruz. Bu seyahati gerçekleştirdiğimizde vücudumuzun milyarlarca evden meydana gelmiş harika bir şehir olduğunu fark etmiş oluruz. Her ne kadar Tıp dünyası bu harika şehrin adına anatomi deyip geçiştirse de bu şehrin meskûn mahallinde yaşayan atomlar durup dinlenmeksizin habire çalışıp hep bir ağızdan Allah’ın bir olduğu gerçeğini haykırıyorlar. Bu şehir belli bir gayeye yönelik yer yer kümeler halinde siteler, fabrikalar ve mahalleler vs. ile bir uçtan diğer uca kadar uzanmış durumda. Üstelik şehir çok mükemmel bir yol ve kanal şebekesiyle donatılmış. Hatta belli bir misyonla yüklenmiş vücudu dolaşmakla görevli erzak memurları (alyuvarlar) bu yol boyunca kanallardan hareket ederek an be an uğradıkları eve hem temiz hava, hem de gıda paketleri bırakıp onların çöp artıklarını bile alıyorlar.
Evet, bir bakıyorsun mikroskop altında bir soğan sıradan bir bitki olmayıp tam aksine bir şaheser olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine mikroskop altında okyanustan getirilen bir katre damla su, zihnimizde tüm okyanusu kapsayacak cihanşümul ab-ı hayat kaynağına dönüşebiliyor. Hakeza süt sadece beyaz renkli sıvı olmayıp içerisinde gümüşi yağ parçacıkların bulunduğu bir hayat iksiri olduğu gerçeği ile yüzleşiyoruz. Her şeyden öte mikroskop altında analiz edilen bir insan vücudu muazzam bir metropol şehir olduğu artık bir sır olmaktan çıkıp büyük bir eşrefi mahlukat alem olduğunu fark ediyoruz. Zira şehir içerisinde bulunan her bir elaman; Biyoloji biliminde nükleus, nükleolus, endoplazmik retikulum, ribozom, mitokondri, golgi cihazı, lizozom, salgı granülleri vs. diye karşılık bulmaktadır.
Seyahatimiz esnasında göreceğiz ki bu şehirde yer alan evlerin hepsi canlıdır. Her ev bir müddet yaşayıp çalıştıktan sonra mevta oluyorlar. Ölenlerin yerine yenileri geliyor. Şehir içerisinde her an binlerce yıkılış ve yeniden dirilişlere sahne olan hadiseler cereyan ediyor. Buna rağmen şehirde en küçük bir düzensizlik görülmüyor.
Şehir hayatı veya hücre evi faaliyetlerin devamı için gerekli olan besin maddeleri dışarıdan alınarak büyük bir kazanda pişiriliyor ve dağıtım şebekesi vasıtasıyla şehre dağıtılıyor. Hatta besin artıkları ve çöpler özel fabrikalarda süzülerek dışarı atılıyor.
Şehrin besin deposu ve kileri, mikrofon ve hoparlör teşkilatı, telefon telleri ve kulübeleri, savunma teşkilatı ve alarm tertibatı, ısıtma tesisleri ve hatta mezarlığı bile ihmal edilmemiş. Öyle ki bir yandan her saniye üç milyon alyuvar ölürken diğer yandan aynı saniyede üç milyon alyuvar vücut şehrinde hayata merhaba demekte, derken “Her dem canlar yeniden doğar” sözü gerçeğe dönüşmektedir. Evet, ölü hücrelerin bir yandan vücuttan atılırken diğer yandan da yenilerinin uygun yerlerine bina edilmesi sıradan bir olay olmasa gerektir. Dikkat edin uygun yer diyoruz, yani rasgele demiyoruz. Rasgele olsa kemiklere gönderilmesi gereken hammaddenin gözlerimize geldiğini düşünün, o zaman gözümüzün kemikleşmesi an be an kaçınılmaz olup, belki de bakar kör olacaktık. Belli ki devreye eşi ve benzeri bulunmayan bir akıl organizasyonu girmiş durumda.
Şehir içerisinde mükemmel bir haberleşme sistemi kurulmuş. Sistemin idaresiyle vazifeli kompüter, vücut şehrinin neresinde neler olup bittiğini anında haber alıp icabını yerine getiriyor. Birçok bölgede meydana gelen arıza karşısında hemen ilgili merkezleri alarma geçip, yerinde gerekli tedbirlerin alınmasını sağlıyor.
Vücut sarayının neresine dokunursanız, orada mutlaka sonsuzluğa açılan kapıdan içeri girebiliyoruz. Öyle ki şehrin dışarıya açılan kapıları, dışarıyı gözetleme ve dinleme cihazları var. Bu cihazlar şehrin en üst kısmında bulunan büyük kompütüre bağlı olarak çalışıyorlar. Dahası bu cihaz olandan bitenden haberdar olmakla meşhurdur. Nasıl mı? Merkezden çevreye açılan donanım sayesinde kalbin dakikada 70 defa çalışması lazım geldiğini, her dakikada 16–20 arasında nefes almamız gerektiğini, bir litre kan basıncına 1 gram şeker lazım olduğunu anlıyoruz. Hatta vücut gereğinden fazla şeker tüketirse bu fazlalığın yakılması lazım geldiğini, şekerin az tüketildiğinde ise karaciğerde yedek olarak imal edilmesi gerektiğini bilen bir cihaza tanık oluyoruz. Bu kompüter hepimizin yakından tanıdığı dünyanın 3 misli büyüklüğündeki bilgisayarların sergileyecekleri faaliyetleri sollayacak veya taş çıkartacak olan beyinden başkası değildir elbet.
Şehrin dışarıdan gelmesi muhtemel tehlikelere karşı korumak üzere her an nöbet bekleyen askerler vazifelendirilmiş. Üstelik bu askerler şehir içerisinde kuş uçurtmuyorlar. Es kaza kötü niyetli herhangi bir düşman içeri sızsa anında onu yok edebiliyorlar. Öyle mükemmel savunma sistemi kurulu ki dillere destan. Mikroplarla savunma askerleri arasında kıyasıya savaş her gün vücut sarayımızda an be an yaşamaktayız, fakat tüm olup bitenlerden haberimiz bile olmaz. Ne zaman ki kendimizi iyi hissetmeyiz, o zaman bir şeylerin iyi gitmediğinin farkına varırız. Çünkü düşman kuvvetlerini karşılayan ilk savunma öncüsü olan fagosit hücrelerini etkisiz hale getirmişlerdir. İster istemez bir üst kademede yer alan makrofaj (monocyt’in olgunlaşmış hali) adında savunma askerleri karşı koymak için can siperane çarpışmaya başlarlar. Şayet bunlarda düşmana yenilirlerse en üst kademede bulunan T hücreleri karşı koymak zorunda kalacaklardır. Zaten bunların mağlubiyete uğraması demek hastalığın vücudumuzu tamamen abluka altına aldığı anlamına gelecektir ki, bu noktada doktora gitmekten başka artık çare kalmayacaktır.
Şehirde çalışan her hizmetkâr kendisi için tayin edilen hizmet mahallinde vazife yapıyor, bir kez olsun yanılıp, şaşırıp ya da isyan edip başka bir yere gitmiyorlar. Hatta herkeste en küçük itaatsizlik ve düzensizlik eseri görülmemektedir.
Bu seyahatimiz boyunca karşılaştığımız hayret verici manzaralar karşısında ister istemez kendimize soruyoruz, bu muhteşem şehrin hâkimi kimdir diye. Sanırım bu hâkim gücü anlamak için vücut eserine bakmak yeterli olsa gerektir. Baksanıza vucut şehrimizin birçok azaları çift halde yaratılmış. Üstelik çift olanlar birbirlerinin simetriği de. Gerçi biyolojide simetri tabiri yerine ‘benzer’ ifadesi kullanılsa da şimdilik biz simetri diyelim. Fakat bu kullanılan simetri terimi matematik ve fizikçilerin dillendirdiği manadan çok farklıdır. Yani biyologlar sol gözün sağ gözle simetrik, sağ kulağın sol kulakla simetrik, sağ elin sol elle simetrik ve sol ayağın sağ ayakla simetrik derken biyolojik manada en ideal benzerliği vurgulamaktalar. Yüce Allah gerçekten en ideal şekilde çift olan organlarımızı aynı hizada simetrik yaratmıştır. Hücreler isabetli mekânlarda yer alacak şekilde her biri diğerinin bir parçası haline gelmektedir. Mesela insanın kulakları ağustos böceğinde olduğu gibi dirseğin üzerinde yer almazlar. Böylece birini diğerinden ayırt etmek imkânsız hale gelmektedir. Hakeza kıllarda kendi aralarında simetrik bir şekilde yaratılmış. Görünen o ki hiçbir şey rast gele (simetrik dışı) tasarlanmamış, aksine kuşların kanatları ve ağaçların yapraklarının dizilişinde olduğu gibi simetrik bir şekilde dizayn edilmiş.
Bilindiği üzere elektrik ampulünden bahsedip te Edison’un ismini zikretmeyen yok gibidir. Fakat her nedense insan vücudu gibi misli olmayan bir eseri anlatırken onun mucidini anmak çok kimsenin hatırına gelmemektedir.
Gerçi insan mucidini unutmak onun şanına zerre miskal noksan getirmez. Ama o Yaratıcı güç; bir an olsun insanı eşrefi mahlûkatlıktan silse biz hayatta olmayız zaten. Dolayısıyla hayatın manasını ve yaşamanın zevkini başka yerlerde arayıp kendimizi yormaya hiç gerek yoktur diye düşünüyorum. Kendi üzerimizde ki kudret ve rahmet cilvelerine dikkat etmek dünyamızı cennete çevirmeye yeter artar bile. Bunun için özel bir çaba gerektirmez, sadece biraz aklımızı kullanmamız kâfidir.
Ayrıca içeri giren gazın dışarı çıkan gazın aynı yollardan geçtikleri halde birbirine karışmıyorlar. Baksanıza bir yandan solunumla akciğerlerimize dışardan oksijen alıp yediğimiz gıdaları yavaş yanmayla yakarken, diğer yandanda dışarıya karbondioksit verirken içeri giren temiz havayı kirletmeksizin dışarı çıkarabiliyoruz.
Evet, içerisinde yaşadığımız beden sarayında her an sayısız hikmet ve sır mucizeleri cerayan etmektedir. Önemli olan bu olayları düşünüp yaratıcıya kulluk şuurunda bulunmak en doğru tavır olsa gerektir.