GEZEGEN ALEMİ

GEZEGEN ALEMİ
ALPEREN GÜRBÜZER

Gezegen deyince ister istemez bizim medeniyetimizin baş tacı Ez-Zerkali gelmektedir. Bu bilge şahsiyet 11 asırda Usturlab adında güneş devrini ölçen bir cihaz bulmanın heyecanıyla geliştirdiği toledo cetveli vasıtasıyla yörüngesinde seyreden gezegenlerin hareketlerini gözlemleyebilmiştir. Öyle anlaşıyor ki her yaratılan maksatsız yaratılmamış, bilakis bizim bilmediğimiz, fakat daha önceden belirlenmiş kanun ve kurallara bağlı olarak üstün bir planlamayla yaratılan her ne varsa kendine biçilmiş bir ömür süresi içerisinde yoluna devam etmektedir. Kanun koyucu hiç şüphesiz Allah’tır. Mahlûkatın görevi sadece bu kanunları icra etmektir. Kâinat sarayında bilim adamlarının çalışmaları sonucunda ortaya çıkan birtakım kanunlardan anlaşılıyor ki insanın yaşayabileceği şartları oluşturan tek gezegen dünya gözükmektedir. Belli ki eşsiz mavi mücevher gibi parlak görünüme sahip dünyanın 23 derecelik bir açıyla eğik olması bile belli bir hesabın ve planın olduğuna işaret etmektedir. Nedir o plan derseniz, gayet basit. Şöyle ki; eğer böylesine 23 derecelik bir açı olmasaydı dünyamızın kuzey ve güney kutupları sürekli karanlıkta kalacaktı. Ve bunun sonucu olarak ta okyanuslardan yükselen su buharıyla birlikte her taraf buzlarla kaplı kıtalar doğacaktı. Dünyamız muhtemeldir ki bundan 1 milyar önce oluşum devresinde yapısı itibariyle demir ve nikel tabakaları üzerine hafif taştan sarılmış kabuktan (taş küre) teşekkül etmiş yapısıyla diğer gezegenlere nazaran en ağır olarak sahne almıştır. Hatta üzerini bir şal gibi saran muazzam bir hava okyanusu (atmosfer) ve oksijenin hidrojenle beraberce oluşturduğu müthiş kara okyanusu(su küre) özelliği ile kendini fark ettiren bir gezegendir. Tüm bu bilgilerden sonra bir an olsun insanoğlunun meçhul bir yolculuğa çıktığını düşünün, bu yolculuğun bir bölümünde şayet soluyacak bir hava bulamıyorsa, o insan artık dünyadan çıkıp uzaya adım atmış demektir. Niye? Çünkü kâinatta dünyadan başka solunum yapabilecek tek bir mekân yoktur. Zira dünyanın dışında diğer gezegenler insanın nefes alıp yaşayabileceği şartları taşımasalar da, yine de onlar belli bir emrin ve bir programın gereği olarak birbirlerine çarpmadan özgürce yörüngelerinde seyretmeye devam etmekteler.
Güneş etrafında pervane olan seyyareler içerisinde en yakın gezegen Merkür'dür. Bu yüzden ekseni etrafında döngüsünü 59 günde tamamlamaktadır. Anlaşılan Merkür sadece bir yönünü güneşe çevirmiş durumda olup kendi ekseni etrafında ise bir tur yapmaktadır. İşte bu yüzden Merkür’ün güneş etrafında bir tam seyir dönüş turuna Merkür yılı denmektedir.
Ayrıca güneşe yakın olması hasebiyle takriben 400 santigrat derecelik sıcaklıkla fırını aratmayacak niteliğe sahip bir gezegendir. Madem onu fırına benzettik, o halde böylesine bir sıcaklıkta sudan eser görülmemesi icap eder, öyledir de. Ancak bir nebze olsun çok ince bir atmosfer tabakası izlerinin mevcut olduğu anlaşılmıştır. Fakat havayı getiren tabakanın tamamen karbondioksitle kaplı olması bu gezegende hayata dair her hangi bir emarenin varlığını güçleştirmektedir. Dolayısıyla kendisine bundan ötürü çöl dünyası denilmektedir. Diğer bir ismi ise Utarit’tir. İlginçtir Merkür’ün güneş görmeyen arka yüzeyi eksi sıcaklıkları bulup hatta -246 santigrat dereceleri bile gördüğü belirlenmiştir.
Çıplak gözle görülebilen tek gezegen Venüs’tür elbet. Hatta bazen güneşin battığı anda parlak bir yıldız olarak bizleri selamladığına da şahit olmuşuzdur. Keza dünyamızla eşit hacim ve eşit kütlede olmasına nispetle kendisine hep kardeş gezegenimiz gözüyle bakmışızdır. Tabii ki ayrılıklarımız da var. Şöyle ki; Venüs atmosferini oluşturan gazlardan; karbondioksit miktarının % 97, azotun % 2, oksijenin % 1 oranında bulunması itibariyle dünyadan farklı özellik taşımaktadır. Dahası sıcaklığında 475 – 625 santigrat derecelerde seyretmesi dünyamıza ait sıcaklık göstergelerinin dışında olduğunu göstermektedir. O halde bu ısı göstergelere sahip olan Venüs gezegenin de hayat aramak basınç değerleri yüksek buharlı kazanda hayat aramak gibi boşa harcanan çaba olsa gerektir. Bu gezegende ortalama yüzey sıcaklık 427 santigrat derecedir. Güneş görmeyen arka kısımlarının Venüs'te olduğu gibi eksilerde seyretmeyip tam aksine 227 santigrat derecelerde olması bir kez daha dikkatleri üzerine çekmiştir. Öyle ya güneş görmeyen yüzey nasıl olur da bu kadar sıcağı görür şaşmamak elde değil tabi. Ancak bu durumu bilim adamları hava akımları ile açıklamaya çalışıyorlar. Nitekim dünyamızın kutuplarında 6 ay kış, 6 ay gündüz olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda kış aylarında bile sıcaklığın aşırı derecede azalmadığı belirlenmiştir. Belli ki ekvator bölgesinde yüksek sıcak hava akımlarının belirli periyotlarla buralara transfer edilerek sıcaklığın düşüşü engellenmiş oluyor. O halde aynı durumun Venüs’te de olması gayet tabiidir. Bu gezegenin bir başka ilginç özelliği ise aşırı sıcak bir gezegen olmasına rağmen gökyüzünün tamamen bulutla kaplı olmasıdır. Öyle anlaşılıyor ki bu bulut bizim bildiğimiz bulutun dışında farklı niteliğe sahip. Şimdilik ancak değişik tipte karbonat tuzlarından, kimyasal bileşiklerden ve toz partiküllerinden oluşmuş demekten başka diyebilecek söz yok gibi. Nitekim atmosferinin % 97’si karbondioksit oluşturup, geriye kalan % 2 azot ve % 1 oranında ise su buharı oluşturması bu durumu teyit ediyor da. Ayrıca Venüs yüzeyin de sıkça volkanik faaliyetlerin seyretmesi hasebiyle gezegene gönderilen araçların çektiği resimlerden anlaşıldığı üzere volkanik patlamalar sonucu sülfürik asit kaynaklı bulutların varlığı tespit edilmiştir.
Bilindiği üzere atomun merkezinde pozitif elektrik yüklü proton ile elektrik yük içermeyen nötron bulunmaktadır. Çekirdek hükmündeki merkezin etrafında ise belli bir matematik hesap dâhilinde yerleştirilmiş negatif yüklü elektronlar mevcuttur. Söz konusu elektron parçaları tıpkı dünyanın güneş etrafında döndüğü gibi onlarda durmadan hareket ederek pervane olmaktalar. Zaten kâinat doğmadan önce elektron yüklü bir buluttan ibaretti. Derken büyük bir patlama ile birlikte etrafa dağılan zerreler küme küme toplanıp yıldızlar ve onların etrafında gezegenleri oluşturmuşlar. Hele hele yaratılan bu gezegenler arasında öylesine itina ile seçilmiş bir tanesi var ki; o bir nazlı gelin olup canlıların tek yaşayabileceği donanıma sahip bir seyyaredir. Hatta bu özel konumdaki seyyarenin taç kısmında güneşten gelen zararlı ışınları süzgeçten geçirebilecek atmosfer tabakasının yanı sıra 23 derecelik bir eğik konumla yörüngesine oturtulmuş, aynı zamanda dört mevsim ve her iklim şartları sağlanarak saniyede 30 kilometre sabit bir hızla dönme ayarı yapılan bir gezegendir. Öylesine hassas bir muazzam seyyare ki dönüş hızının 1 saniyelik değişmesine bile tahammülü olmayan bir gezegen. Zaten es kaza değişse bütün astronomik sistemin çökeceği besbelli. Şimdi hepinizin merak ettiği bu özellikli seyyare elbette ki dünyadan başkası değildir. Yani güneş etrafında seyreden Venüs’ten sonra ki gezegen dünyadır. Zira Dünya tüm canlıların yaşayabileceği şekilde iç içe kürelerden (-sfer) meydana gelecek donanımla tasarlanarak yaratılmış ve anbean gözümüzün önünde seyreden şahika bir eser. Anlaşılan o ki yaratılan her şey eşrefi mahlûkat ilan edilen insanın hizmetine sunulmuş durumda. İşte bu hizmet gereği mavi görünüm özelliğe sahip gezegene misafir edilmişiz. Ancak bir gün yaşadığımız gezegen de vakti saati geldiğinde maviliği solup ömrünü tamamlayacaktır. Bu yüzden dünyaya hem misafirhane, hem de imtihan salonu demişiz. Ne diyelim, Allah yardımcımız olsun.
Merih, beynin yarım küresi diyebileceğimiz, yani dünyanın yarı hacme sahip, ancak aydan daha büyük bir gezegendir. Bu gezegenin iki uydusu mevcut. Belki de Merih gezegeni kadar astronotlara saç baş yolduran gezegen çıkmamıştır. Bu gezegende hayat var mı yok mu derken birçok bilim adamlarının neredeyse tüm ömrünü almış. Hatta tartışmalar öylesine hız kazandı ki bir takım yarıkların kanallara benzemesinden hareketle oralarda ileri bir medeniyetin olabileceğinden bile dem vurulmuş. Oysaki sonradan anlaşıldı ki oralarda kanal filan yok, tamamen göz yanılmasının ortaya koyduğu birtakım tezahürlermiş meğer. Belli ki tüm bu düşüncelere sevk eden etken kaynağın Merih (Mars) üzerinde atmosfer ve su buharını andıran manzaraların yanı sıra su ve oksijenin bulunması gibi faktörler orada bir hayat olabileceği kanaatini tetiklemiş gözükmektedir. Tüm bu iyi duygular eşliğinde dünyadan kumanda edilebilen Viking 1 adlı ufacık bir aletin yapımı gerçekleşir. Böylece 3,5 kg ağırlığında yapımı gerçekleşen bu uzay aracı hem hava şartlarını ölçecek hem de birtakım kazılar yapıp en ufak canlılık belirtisi olabilecek mikroorganizmaların olup olmadığının tespitini yapacak şekilde dizayn edilerek gönderilir de. Derken uzaya bir takım veriler ve sinyaller göndermekle yükümlü uzay aracı gönderilir. Fakat gönderilmesine gönderildi, ama gelen sonuçlar hiçte beklentileri karşılayacak cinsten değildi. Çünkü söz konusu gezegenin ince donanımlı atmosferinde % 95 karbondioksit, % 3 azot, % 1,5 argon ve % 0,03 oranında oksijen bulunup, toprağın eşlenmesi sonucu mikrop türünden herhangi bir canlıya rastlanılmamıştır. Yine de her şeye rağmen bu gezegenin sıvı halde suya sahip özellik gösterebilme yeteneğine haiz olması dolayısıyla toprak katmanında hayat olabileceği ihtimallerini hafızalardan silip atamamıştır. Tek net bir gerçek var; dünyamızın sahasında hayat dolu lider bir gezegen olduğunun bir kez daha tescillenmiş olmasıdır.
Tüm gezegenleri iç bünyesine sığdıracak devasa büyüklükte özelliği ile dikkatleri üzerine çeken bir diğer gezegen ise Jüpiter’dir. Bilindiği üzere Jüpiter gezegeni ile ilgili çalışmalara ilk imza atan Galile’dir. Yani böylesine devasa gezegeni ilk keşfeden Galile’dir. Onun teleskopik çalışmaları neticesinde 4 değişik tipte uydusunun varlığı keşfedilmiştir. Daha sonraları bunlara ilave olarak 8 uydunun varlığı tespit edilmiştir. Dahası Jüpiter üzerinde çok miktarda hidrojen gazının belirlenmenin yanı sıra az da olsa metan, amonyak ve neon gibi gazlara da rastlanmıştır, ama oksijenin ve azotun bulunamaması bir canlının bu gezegen de yaşanılabilir bir hayat şansı tanımamaktadır. Hatta bu gezegenin en karakteristik özelliği üzerinde yer yer 33.000 kilometre uzunluğunda neredeyse dünyamızın tam hacmine eşit değerde alanı kaplayan kırmızı ben olmasıdır. Bu kırmızı benler insanoğlunda amansız hastalık olarak bildiğimiz kanseri hatırlatsa da Jüpiter’de ne işe yaradığı henüz tam anlamını bulmuş değiliz. Belli ki bu kırmızı lekeler hakkında bilim adamları değişik görüşler sunarak daha çok ter dökecekler gibi. Bilinen ortada bir gerçek var lekelerin hareketli olması, bir o kadar da parlak olmasıdır.
Satürn’de değişik organik molekülleri oluşturabilecek reaksiyon yeteneğine sahip metan, amonyak, hidrojen ve helyum gibi gazların olmasına rağmen yine de bu gezegeni hayat sahibi kılmaya yetmiyor, ama onu seyretmek bir ömre bedel diyebiliyoruz, bu yetmez mi? Hele hele etrafındaki sarımsı-yeşil renkli üçlü kuşağımsı halka var ya. İşte bu gönül halkaları hem zikir halkalarını hem de halk dilinde üçler, yediler kırklar diye bilinen üç manevi Gönül Sultanını hatırlatmaktadır. Her şeyden öte bize adeta nefeslerin tutulduğu bir ruh iklimi aşılamakta. Dahası bu gezegenin güzelliğini tarif etmek hiçte öyle kolay sayılmaz. Onu tarif etmekten zorlanan tutku gözler zaten ona Zuhal yıldızı demekten kendini alamamışlardır. O gerçekten muhteşem görünüşüyle kraliçe bir yıldız olmayı çoktan hak ediyor. Görünüşü ile ününe ün katan Satürn aynı zamanda Astronotların kendi aralarında söz birliği etmişcesine bir numaralı tacı ve tahtı olmuştur. İlim adamları taçlı yıldızın atmosferinin donmuş amonyak kristallerinden oluştuğu kanaatindedirler. Buna ilaveten metan ve buz kristallerinin izlerini de taşımaktadır.
Uranüs gezegeninin Merkür, Venüs, Dünya, Merih (Mars) ve nihayet Jüpiter güneş sisteminin orta kuşağı diyebileceğimiz devasa gezegenlerin dışında bir başka konumda yer almaktadır. Yani farklı devasa yapısal özelliğinin yanı sıra, hidrojen ve helyum gazlar ihtiva eden atmosferiyle onu – 185 santigrat derecelik donuk bir gezegen kılıyor. Hatta diğer gezegenlerde olmayan tipik yönü ise yörüngesindeki eğim açısının onlardan farklı bir şekilde yatık olarak ayarlanmış olmasıdır. İşte bu özelliği sayesinde Uranus’ta mevsim 21 yıl sürmektedir.
Neptün’ün birçok yönlerden Uranüs’e benzemesi ister istemez her ikisini ikiz gezegenler olarak literatüre geçirmiştir. Ancak sıcaklık Uranüs’e nispetle daha düşük olup -225 santigrat derecedir. Ayrıca Neptün’ün şimdiye kadar iki peyki tespit edilebilmiştir.
Güneşten en son uzaklıkta konumlanan son gezegen kuşkusuz Pluton'dur. Dolayısıyla sona kalan dona kalır misali yörüngesinde seyrini 248 yılda tamamlayıp sıcaklığı -212 santigrat derecelerde kalan ve mevsimi ise 62 yıl süren bir gezegen olarak adından söz ettirir.
Hâsıl-ı kelam kâinat kitabında gördüğünüz üzere muazzam hassas bir denge düzeni var. Bakın bu hassas teraziyi Yunus Emre ne güzel ifade etmiş. Diyor ki;
Yerden göğe küp dizseler
Birbirine bend etseler
Altından birini çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü..