NÜFUSUN GÜCÜ

NÜFUSUN GÜCÜ
ALPEREN GÜRBÜZER
Nüfus arttıkça taleplerde(tüketim) artar. Taleb (tüketim) istihsali(üretimi) kamçılar. Yeni yeni zanaatlar doğar. Zanaatlar çoğaldıkça (geliştikçe) ihtiyaçlar çoğalır: Taleb (tüketim) arzı yaratıyor, arz (üretim) talebi, şehir ne kadar kalabalıksa, ahali o kadar müreffeh, zanaatla o kadar itibardadır. Şehrin dilencileri bile zengindir diyor İbn-i Haldun. Ve ilave ediyor: ‘’Servet nüfusu, nüfus serveti artırır. Ama bir hududa kadar. Sonra zeval başlar. Nüfus arttıkça lüks ihtiyaç çoğalır, devlet ricali sefahate düşer, veriler artar, zanaatkârlar ezilir. Toplumların hayatı da fertlerinkine benzer. Önce gençtirler, sonra olgunlaşırlar, nihayet ihtiyarlık ve ölüm.’’
İbn-i Haldun döneminde sanayi olmadığı için zanaat tabiri kullanmıştır. İbni Haldun bizim kültürümüzün baş tacı ve olaylara sosyolojik çerçevede bakan bir deha.
Meseleye birde başka coğrafyaların aydınların nüfusla ilgili görüşlerine bakalım ne diyorlar. Bu konuda Adolf Coste şöyle diyor: Nüfusun hacim ve yoğunluk bakımdan durumu, o ülkenin gelişmişlik derecesini gösterir.
F. Ratzel de nüfus yoğunluğu pek küçük olan ülkelerin insanları kara ve su avcılığı, yoğunluk kısmen artınca göçebe ve çobanlık dönemine, biraz daha yoğunlaşınca yerleşik tarıma, çok daha yoğunlaştıkça da teknik tarıma ve sanayiye geçebileceğini savunuyor. Mesela bir ülkede kilometre kareye düşen nüfus sayısı otuz beşi bulduğunda o ülke artık teknik tarıma ve sanayiye geçmek zorunda kalır yahut bunun ızdırabını çekmeye başlar. Adolf Coste’de buna benzer ifade kullanarak; sosyal gelişmede en önemli etken nüfus artışını gösterir. Rasulüllah(s.a.v)’de; ‘’Evleniniz, çoğalınız, kıyamette ümmetimin çokluğu ile övünürüm’’ buyurmuşlardır.
Adolf Coste nüfusla ilgili çalışmalarına açıklık getirmek için şu örnekleri sunar: Önce Burglar(küçük yerleşim alanları) doğdu. Çünkü nüfus hacimce ve yoğunlukça azdı. Daha sonra nüfus arttıkça yerleşme sahaları genişledi. Burglar’dan sitelere, oradan metropollere, kaptollere ve federasyon merkezlerine doğru bir gelişmeye ve güçlenme görüldü. Eğer insan grupları nüfus bakımdan statik olsaydı bu ve benzer medeni gelişmeler olmazdı.
Gerçektende nüfus potansiyeli üstün olan kolayca süper devlet kimliğini kazanabiliyor. Mesela İsveç ve Danimarka kalkınma süreci göstermesine rağmen süper devlet özelliği elde edemiyor. Çünkü ABD gibi nüfus potansiyeli yoktur.
M. Kovalevski, nüfusun artmasının ekonomide üretim araçlarının ve tekniklerinin değişip mükemmelleşmesinde önemli amil olduğunu savunur. Sosyolog Ratzel de Kovalevski’yi doğrularcasına, 1000 kilometre kareye düşen nüfus sayısı 2 ila 1770 arasında değişirse grupların avcılık ve balıkçılık, 1770 olduğu zaman göçebe-çobanlık, 1770 ila 35000 kişi olursa tarımcılık, 177000 kişi olduğu zamanlar ileri güçlü bir ekonomi ve teknik tarım kurulabileceğini tezini işleyerek nüfus artışının insanları avcılıktan-çobanlıktan ilkel tarıma, buradan küçük sanayi işletmesine ve yavaş yavaş ileri modern tarıma, en nihayet büyük endüstriyel geçeceğini açıklamışlardır. Öte yandan F. Carli, A.Coste, Bougle gibi sosyologlar nüfus artışının sosyal iletişimi artırdığını, dili zenginleştirdiğini, örf ve adetlerdeki yumuşamayı sağladığını, demokratikleşme eğilimlerini güçlendirdiğini ileri sürmüşlerdir.
Nüfusun bir güç olduğunu beyan eden ilim adamlarının aksine sefalet kaynağı olduğunu söyleyenlerde var. Robert Malthus bu görüşün ilk pirlerindendir ve der ki; nüfus artışı tehlikelidir. Oysa nüfus potansiyelini sefalet kaynağı görmek abesle iştigaldir. Eğer bu tez doğru olsaydı Hollanda, Belçika, İngiltere, Almanya, İtalya, Çekoslovakya, Danimarka ve İspanya gibi ülkelerin dünyanın en sefalet içinde yüzen ülkeler olması gerekirdi.
Nüfusun azlığı mutluluk ve huzur demekse, Suriye, Mısır, Türkiye gibi ülkelerin dünyanın en güçlü en zengin en huzurlu ülkelerinden bir sayılmaları lazımdı. Oysa durum tam tersidir.
Nüfus hareketleriyle bir bardak suda fırtına koparmayı marifet sayanlar hamasi nutuklardan öteye geçemiyorlar Zaten endişeye de gerek yok. J.L Moreno; Dünya yeter derecede kalabalık değildir diyerek bugüne kadar ki kanaatlerin aksine beyanda bulunmuşlardır. Francis Galton’da Sociogeniquel’i savunuyorum demiştir. Yani Sociometrque ve socigenque bir demokrasinin ilkesi. Şans eşitliğini henüz doğmamış çocuklara kadar uzatan bir ilke. İşte gerçek insan hakları bu olmalı. Hümanizm savunuluyorsa sociginiqu ilkesine sadık kalınmalı.
Papa G. Paul’de doğum kontrolüne karşıdır. Prevendetsev; ‘Rusya’daki nüfus artışı hızının azalmasından endişe ediyorum’ diye feryat etmiştir. Gerçektende doğacak olana, yaşayana ve hatta ölmüş olana aynı hak ve hukuka tabi tutmak sosyal adalettir. Gerçek eşitlik budur.
Russel; Doğumları önlemede iki engel vardır. Bunun din ve milliyetçilik olduğunu söyleyerek belli bir ideolojinin nedeni olarak Hıristiyanların çoğalması gerçeğine işaret etmiştir. Bertrand Russel gibi aydınların Ortadoğu’da ve Müslüman ülkelerde doğum oranlarının çoğalmasında endişe duymaları normaldir. Çünkü batıda çoğalan nüfus şimdilerde negatif seyir takip etmektedir, çırpınmaları bu yüzdendir.
Adam Smith; Nüfus artışını ekonomik kalkınmanın hem sebebi hem de neticesi olarak görür. T.H.Marshall’de; ‘Nüfus azalışı ve temayülü İngiliz imparatorluğunun devamı için tehlikelidir’ der. Uzak doğunun liderlerinden Mao Zedong ise; ‘Ben atom bombasından korkmuyorum. Atomun karşı silahı Çin kadınlarının rahimleridir. Hedef yılda 20 milyon Çinlinin doğumudur’ demekle nüfusun gücüne işaret etmişlerdir. Bugün bir milyon çocuk, yirmi yıl sonra 1 milyon üretici ve bu süre içinde tüketici, yani müşteri demektir. Hainsen şöyle der; Nüfusta düşme işsizliğe gerilemeye sebep olur. Myrdal’de konuyu sosyal boyuttan inceleyerek; Nüfus azalması faktörü gibi demokrasiyi öldürücü zehir yoktur diyerek nüfusun gücünü teşvik etmiş ve buna tüm kalbiyle inanmıştır.
Japonya 19.yüzyılda sanayileşmeye adım attığında Türkiye’nin iki misli kadardı (35.000.000). Bu nüfus potansiyeli ile birçok sanayinin kurulabilmesi ve yerli talebin olması mümkün olabilmiştir. Neden doğum kontrolü uygulamaları bize reva görülürde batıya uygulanmaz. Gayet açık nüfus bir güçtür çünkü. ABD’nin İsrail’e değil de Müslüman ülkelere doğum kontrolü için yardımda bulunması bunu doğruluyor zaten. ABD kendi ülkesinde doğum ilaçlarında ikaz uyarıları ve yan etkilerinden bahseden uyarıları belirtir. Zira gebelik aynı zamanda sıhhattir. Bilmediğimiz birçok hormonal ve mekanizma ile iltihaplar habis urlar kaybolur ve iç hormonal denge ile sağlanır. Hatta şeker hastalarının bile metabolizması dengeye kavuşur.
17 Ekim 1975 Washington mahreçli bültende ise doğum kontrol ilaçları kullananların kalp hastalıklarına, bebeğin sakat doğması gibi bir dizi olumsuzlara davetiye çıkardığını dikkat çekilmiştir. ABD Gıda ve İlaç Daire Başkanlığı böyle ilaçlara uyarıcı etiketleri yapıştırma kararı almıştır bu yüzden. Bizde de ne yazık ki doğum kontrolü taraftarları sağlığa zararı yokmuş gibi tutum sergilemektedirler. Böylece kadınlarımıza kalp hastalıkları, ana rahminde bebeğe geri zekâlılık ve sakatlık gibi riskler sunmaktadırlar.
Nüfusun gücü, bilim adamlarının beyanlarından da anlaşıldığı üzere; Nüfus sosyal iletişim, kültürel zenginlik, sağlık ve kalkınma demektir.
Vesselam.