KİMLİK BUNALIMI

KİMLİK BUNALIMI

ALPEREN GÜRBÜZER

Kabul etsek de etmesek de teknolojik gelişmelere paralel olarak kimlik krizi denilen bir bunalımla karşı karşıyayız. Tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecinde geleneksel değerlerimizin vahşi kapitalizmin hücumuna uğramanın yansımalarını yaşıyoruz belki de. Buna rağmen yine de kültürel değerlerimiz yaşamaya devam etmektedir.
Teknoloji insanımızı kendine yabancılaştırmanın ötesinde öz kimliğine karşı duyarsızlaştırdı da. Her şeye rağmen yinede Türkiye’de ileri ülkelerin aksine işçisine zekâtını veren, hayır işlerde koşturan, hatta devletine zamanında vergisini veren fabrikatörlerimiz ve zenginlerimizin tükenmemesi yüreklerimize su serpiyor. Elimizde en güzel haslet, tek teselli kaynağımız bu olsa gerektir. Bu durum bizi azcık da olsa gelecek açısından ümitlendiriyor.
Türk insanı iki arayış içerisinde; birincisi kimlik arayışı, ikincisi ise sistem arayışıdır. Ruhunun açlığını doyuramayan, köksüzlüğe itilmiş gençler elbette arayış içerisine girecektir, bu kaçınılmaz. Genç nesil adeta hırpalanmakta ve kendi kendine kıyılmaktadır. Dün nasıl ki Sakarya’da; Çanakkale’de, Dumlupınar’da emperyalizme karşı dişe diş mücadele verdiysek, bugünde içimizi kemiren kendimizi inkâr manasına gelen yabancılaşma virüsüne karşı, yeniden ruh köklerimize dönme savaşı verilebilir pekâlâ.
Milliyetçi misin, Ümmetçi misin, Liberal misin, Sosyalist misin gibi sorularını sık sık duyuyor olmamız içinde bulunduğumuz kimlik arayışımızın bir göstergesidir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunun seçemez olduk artık. Sürekli yolumuzu hırsız fenerleri kesmekte, haramizadelerin telkinlerine muhatap kalmaktayız. Bazıları fildişi kulelerden beylik laflarla, ya da demagojik söylemlerle Türk gençliğini kandırmak adına aydınlatmaya çalışıyorlar güya. Oysaki ağızlarından dökülen mana ifade etmeyen içi boş laflar kimlik meselesini daha da koyulaştırmakta ve üstelik bu uğurda söylenen sözlerin boşuna nefes tüketmekten başka işe yaramadığı gözlerden kaçmıyor..
Kültürümüzün temelinde İslamiyet vardır. Bugün tarihi kimliğimiz olan Müslümanlığı gençliğe aşılamakta yeterince adımlar atılmaması neticesinde kimlik krizi denilen ne idiğü belirsiz ucube daha çok baş ağrıtacağa benziyor.
Kültürel politikaların rafa kaldırılmasıyla gençler önüne kim çıkıyorsa, kim yol gösteriyorsa çok çabuk kanıp toplum içerisinde kendilerince kimlik edinmeye çalışıyorlar. Nitekim kültürel politikalar geliştirilmeyince ehlisünnet çizgisinin dışında eylem hastası yeni bir Müslüman kimliği karşımıza çıkıveriyor. Bu arada Humeyni’den Kaddafi’ye uzanan yelpazede daha nice dış kökenli liderlere özenen radikal Müslüman tipi oluşumlara tanık oluyoruz.
Radikal oluşumlar çok kere tepkici özellik gösterirler oysa. Onlar Kur’an’da ki ayetlerin bile nüzul sebeplerini, detaylarını, ne anlama geldiğini bilmeden, ayetleri kendi kafalarına göre sloganlaştırmaktan çekinmezlerde. Öyle ki Kur’an’da ki ayeti celilerin ne manaya geldiğini araştırmadan, ayetleri kendi kişisel egolarının tatminine yönelik şekilde sloganlaştırarak huzur bulmaya çalışıyorlar. Kurtuluşumuzu Piri Türkistan’da, Yunusta, Mevlana’da arayıp bulacağımıza tepkici karakterdeki eyleme yönelik İbda-C, Hizbullah gibi örgütlerin liderlerinde deşarj olmak tercih ediliyor. Hariciliği andıran bu tür radikal oluşumlar yeni neslin seçimi oldu maalesef. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, neyse ki tarihten gelen engin hoşgörünün yansıması sayesinde toplumumuzun büyük çoğunluğu İmamı Gazali, İmamı Rabbani, İmamı Azam ve Bediüzzaman Said Nursi gibi âlimlerin ışığında hareket etmektedir. Bu büyük zatlardan habersiz genç nesiller ise boşlukta savrulmakta, ister istemez bir yerlere tutunmak ve bir camiaya sarılmak zorunda kalmışlardır.
Gençlerimize Gazalice, Mevlana’ca, Yunuşça yaklaşılırsa elbette ki radikal Müslüman kimliği bu topraklarda kendine yer bulamayacaktır.
Yanlış kültürel politikalar sayesinde normsuzluk ve kimlik bunalımı nihayetinde çözülme ve şiddet hareketlerine yol açmaktadır. Zira kimlik meselesini tepeden inme dayatmacı yaklaşımla çözemeyiz. Beyinlere ve vicdanlara pranga vurarak bir sonuca varamayız. Türkiye’mizin genç talihsiz nesilleri Yunus’un, Mevlana’nın ve daha nice gönül sultanların sevgisinden yoksun halde içi boş sloganların ardına düşüyorlarsa, suçu onlarda değil kendimizde ve idarecilerimizin basiretsizliğinden kaynaklanan yanlış uygulamalarında aramamız gerekiyor. Gençler koro halinde aynileşme seline kapıldılar çünkü. Kiminle aynileşme derseniz, tabiî ki iç kaynaklarımızın mimarlarıyla değil, tam tersi Humeyni gibi kökü dışarıda olan liderlerle. Talihsiz nesiller başka iklimlerin, başka coğrafyaların insanını rehber kabul eder hale geldiler. Şuanda milli kültürümüzü politika haline getiremeyişimizin bedelini bizden çok gelecek nesiller ödüyor.
Kimlik bunalımı normsuzluğa yol açıyor, açacakta... Modernizmle geleneği karşı karşıya getirdiğimiz yetmezmiş gibi, birde kabak çiçeği gibi açılmayı da marifetten saydık. Bu durum böyle devam ederse kimlik bunalımı gelecekte insanımızı çok daha derin krizlere sürükleyecektir. Gençler, hala manasını bilmediği sloganların cazibesiyle çözüm arıyor ve derbeder haldeler. Çıkmaz sokaklarda avare avare dolaşan insanlar konumundalar. Gençlerin doğulu, batılı, sosyalizm, liberalizm gibi kavramlardan medet umması kimlik arayışımızın sona ermediğinin bir işareti olsa gerektir. Ki; bu tür kavramlar bize değer katmadığı gibi yaralarımızı sarmıyor da.. Ne yazık ki kaidesizlik ve normsuzluk her tarafı sarmış durumda. Kimimiz tangodan hoşlanıyor, kimimiz arabesk, kimimiz de halk müziğinden hoşlanıyorsak bu demektir ki her alanda çözülme var. Yani anomia (normsuzluk) dediğimiz hastalık çevremizi sarmış durumda. Züppe varı davranışlara şahit oldukça da kimlik krizinin had safhaya ulaştığının ayan beyan varlığını derinden hissediyoruz. Ok’un yaydan çıkmasına an kala, bu kılıç kınında kalmayıp terör aşamasına kadar sürükleyecektir hepimizi..
Gayretlerin sadece bilgisayar ile simgeleşmesi, kuşaklar arasında kültür çatışmasını hızlandırmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Maddi ihtiraslara kapılan insanımız büyüyen ten kafesinde küçülen ruhu ile kimlik darboğazında bunalım yaşamaya sürükleniyor adeta. Maalesef her şeyde köksüzlük hâkim. Oysa milli kültür hazinelerimiz öz kimliğimizin oluşmasında yeterde artar bile. Gel gör ki engin kültür hazinelerimizi kütüphanemizin tozlu raflarına atmışız bir kere. Tabi bu durum hem içinde bulunduğumuz darboğazı hem de öz kaynaklardan uzak kalmamızın bir sonucu. Ehlisünnet kaynaklarından mahrum edilen gençlikten militarist eğilimlere kapılmasından başka daha ne beklenirdi ki? Bu noktaya gelmemiz gayet tabiidir.
Ya batı ne durumda? Batı ise bizim o engin klasiklerimizi büyük bir gayretle okumakta, bizi bizden daha iyi anlamaya çalışıyorlar. Mevlana, Yunus gibi kıymetlerimiz bizim coğrafyamızdan ziyade, daha çok dışarıda yankı buluyor. Çünkü batı insanını Dante, Sheakspear gibi klasik kahramanlar doyuramıyor artık. Batı teknolojik gelişmelerin doruğuna ulaştı, ama daha henüz insanoğlunun iç âlemini keşfedememiş, bu konuda Pir-i Türkistan’a, Mevlana’ya, Yunus’a ihtiyaç hissediyor. Batıda bu şahsiyetlerimizin yankı bulması bundan dolayıdır.
Biz bir zamanlar şefkat medeniyeti idik, şefkatimizle âlem nizam bulmuştu. Gelinen noktada vahşi kapitalizm ise her şeyi yakıp yıkan, bir o kadarda yok eden bir canavar görünümü verdi hep. İşte Bosna, işte Çeçenistan, işte Filistin’in içler acısı hali bunun en tipik canlı misali. Bir zamanlar bu topraklar ne Rum’u, ne Rus’u, ne Süryani’yi yok etmiştir. Sultan Abdülhamit han açtığı aşiret mekteplerine aşiret çocuklarının yanı sıra Uzak doğudan gelen talebeleri de eğitiyordu, böylece dışardan gelen talebeler burada Türkçeyi de öğrenerek devleti Aliye’yi yakından tanıma fırsatı elde edip, ülkemizi seviyorlardı. Devlet hem içe hem de dışa karşı hoşgörü politikasıyla güven vererek kimlik bunalımına yol açacak ortamın doğmasına geçit vermeyerek, önceden doğabilecek krizleri önlemiş oluyordu böylece.
Ulu Hakana iftira atanlar maalesef bu gerçekleri görmemezlikten geldikleri gibi onun izlediği kültürel siyaseti despotlukla fütursuzca itham edebiliyorlar da. Üstelik bazı çevreler onun bizim toprağımızdan yetişen insanları devlet kademelerine atamasını istibdat olarak niteleyerek gerçekleri ters yüz etmekteler. Oysa büyük bir yanılgı içerisindeler. Bakın Ulu Hakan bu konuda ne diyor, diyor ki; Çeşitli rütbeler vererek subay yaptığımız aşiret ağaları yeni durumlarından memnun oldukları gibi, bu vesile ile biraz disiplin öğreneceklerdir. Uzun yıllar pek çok memuriyetlerde Hıristiyan, Ermenileri kullandık. Niçin o zaman eleştirilmedi de, kendi dinimizden olanları aynı göreve atayınca eleştiriliyor? Yazık, yazık ki ne yazık, istenildiği şekilde yorumlanıyor.
Günümüz dünyasında zekâ, para ve burjuvazi baş aktör. Tarım sürecinden sanayileşmiş bilgi sürecine geçtiğimiz şu aşamada kent değerleri daha ağırlıklı rol almaya başlamıştır. Değerlerden bahseden yok artık, bahsedende dışlanıyor zaten. Hızlı kentleşmeyle birlikte, geleneksel değerlerden kopuşta beraberinde seyrediyor. Kimlik bunalımının bu denli ürkütücü seviyelere geleceğini tahmin edememiştik. Şimdilerde varsa yoksa popüler kültür baş tacı.
Kültürel erozyona son vermek için mutlaka kendi öz değerlerimize yeniden yönelerek kimliğimizi canlandırmanın yolları aramalı. Aksi takdirde dayanışmacılık karakterimiz tamamıyla ortadan kalkacağı gibi bulunduğumuz toplum içinde yalnız kalacağız demektir. Yalnız kalan insanın da yolda hırsız fenerlerince avlanması çok kolay olacağı da muhakkak.
Demek ki; çeşitli sosyal hastalıkların sebebi öz kaynaklarımızı kentleşme sürecinde ve sanayileşmiş bilgi toplumu yolunda olan insanımıza yeterince donelerin takdim edilmemesinden ötürüdür. Durum vaziyet böyle olunca bireyin sanayi toplumu içinde kendine yabancılaşması ve kimlik krizine sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır.
Öz kaynaklardan mahrum edilen genç beyinler popüler kültürün etkisiyle hayata yenik düşüp adeta can çekişmektedirler. Bu duruma daha fazla seyirci kalamayız. O halde kurtuluşu dışarıda aramak beyhude. Kimlik bunalımına son verecek tek çözüm öz kaynaklarımızda gizli.
Vesselam.