MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU

MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU

ALPEREN GÜRBÜZER

Adı Kur’an’da geçen ismi ile müsemma Muhsin,
Soyadı; Yazıcıoğlu, yani narına nuruna kurban vatan evladı.
Adını denizde uçan martılara, gökteki yıldızlara ve Kahramanmaraş’ın beyaz örtü ile büründüğü dağlara yazdı da.
12 Eylül öncesi o alaca karanlık günlerinde her tarafı sis kaplamıştı, herkesin birbirinden kaçıştığı o günlerde reisimizdi. 12 Eylül sonrası Türkiye üzerinde sis perdeleri kalkınca, o bundan böyle yediden yetmişe herkesin gül sevgilisidir kıpır kıpır.
Gülümüz yok artık aramızda. O şimdi çok sevdiği Peygamber, Ashabı Güzin ve Saadat-ı Kiramın yanında. O biliyordu zaten ölümle sevgililere kavuşulacağını. Zaten vuslatla anlaşılır sevgilinin kokusu, şayet gönüllerde taht kurdu isen. Biz bu konuda şahidiz, hiçbir gönlü kırmadığına.
2009 Mart ayı soğuk yüzünü iyiden iyiye göstermişti. Büyüklerin ‘Mart bacadan baktırır kazma kürek yaktırır’ dediği demler gelip çatmıştı. Fırtınadan önce bir sessizlik vardı sanki. O koca reis son yolculuğa çıkacağını bilircesine sevenlerine ölümden bahsediyor ve hiç kimsenin bir saniye öncesi ve sonrası garantisinin olmadığına vurgu yapıyordu. Üstelik helikoptere seçim çalışmaları için ilk kez biniyordu. Belli ki ötelerden kanatlanarak koş deniliyordu. O halde kartal misali kar beyaz dağların tepesine uçup sevgilinin yolunda pervane olmalı. Nitekim öylede oldu.
Bu arada Kahramanmaraş dağları içten içe hazırlık yapıyordu. Bir onurlu misafirini ağırlayacaktı sanki. Hakeza Abdurrahman Karakoç’un mana yüklü şiirini hatırlatırcasına beşinci mevsim için gizemli bir faaliyet vardı. Zira Musa’nın Turi Sinası bir yandan fırtına, biryandan tipi ve kar eşliğinde beyaz gelinliğe bürünüverdi adeta. Niye beyaza bürünmesin ki. Ölüm kar beyazdı çünkü. Nitekim karlı dağlar onurlu konuğunu sevgililerin sevgilisine kavuşturmak için beyaz gelinliği ile bağrına bastıda.
İşte o an gelmişti, sevgili uğruna pervane olan helikopter gizemli bir şekilde düşmüştü. Düştüğü yerde ebediyet vardı. Sonsuzluğa adım kar beyazla başladı kelebek misali.
Bakın 12 Eylül darbesinin mağduru düştüğü Mamak Yusufiye’sin de sonsuzluğu nasıl dile getiriyordu:
Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim perde perde taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.
Evet, beton çok soğuk, hem de çok soğuk. Dile kolay türlü işkencelere tabii tutulduğu 2,5 m²’lik hücre bumbuzdu. Bu seferki üşüme Mamak Zindanındakinden farklı. Nasıl ki izinden yürüdüğü Allah Resulü günler günleri kovalarken bir seher vakti şimdiye kadar hiç görmediği bir varlık karşısına çıkıverdiğinde,
— İkra! Oku! Ayetine muhatap kaldı ve Vahyin nuru ruhuna nakşedilip nur dağından hane-i saadetine döndüğünde:
—Ya Hatice! Üzerimi ört, dedi. Annemiz de hemen örtüverdi üzerini. Belli ki ilk gelen ayetin tesirini henüz daha üzerinden atamamıştı ki tüm bedeni zıngır zıngır titriyordu. Tabiî ki bu hal vahyin üzerindeki ağırlığından dolayıdır. Aynen öylede sonsuzluğa doğru uçarken ister istemez Kahramanmaraş dağlarının fırtına, tipi ve sisle kaplı sahrası mahşeri hatırlatırcasına içini ürpertiyordu. Korktuğundan değil tabiî ki, karlı dağlardan gelen davete icabette acaba kusur eğlermiyim düşüncesi ruhunu içten içe ürpertiyordu. Fakat yinede bu çağrıya icabet etmek gerekirdi, edildi de.
Topraktan geldik toprağa gideceğiz deriz ya hep. Etraf kar fırtına olsa da kara toprak onu sevgililerin sevgilisine ulaştırmak için bağrını açıp bastı kucağına. Şimdi o kar taneleri eşliğinde gül bahçesine dönüştüğü kabrinde gördüğü güller üşüyen bedeni içini ısıtmaya yetmişti bile.
Kahramanmaraşın karla kaplı dağları onu beyaz gelinliğe bürünmüş halde uçururken bizden de ötelere selam götürün deyip öyle uğurladılar.
Mevlana ölüme şeb-i aruz demişti. Muhsin Başkan için Martın son cemresi artık düğün gecesiydi. O şimdi son cemre ile birlikte sevgilinin tahtına uğurlandı da. Nitekim her yağan kar taneleri bir sır gizler için için.
Karlar arasında bizleri bırakıp gittin, ama bu gidiş farklı gidiş. Sadece gökten inen tane tane yere serpilen kara izini bırakıp gitmedin. İzini yüreklerimize bıraktın. Biz seslerini duyuramayanların sesini sen duyurdun. Dik duruşunla, bir o kadar da cesaretinle hayatın boyunca milletin önüne serilen yanlış kaleleri yıkıp doğruları yerleştirdin. Ey yürekli koca reis, seni unutmayacağız. Bizler için üşüdün, ama kalplerimizde sana sıcacık bir sevgi oluşmasını sağlayarak kelebek misali ötelere uçtun gittin. O şimdi Ankara’nın Altındağ ilçesinin Taceddin dergâhında Mehmet Akif’in İstiklal marşının yazıldığı evin yanında meftun.
Velhasıl ölüm kar beyaz.
Ruhu şad olsun.

Ruhu şad olsun.

Allah’ın (c.c.) sayıya sığmayacak kadar güzel isimleri vardır. Kuran-ı Kerim’de bu anlama gelebilecek olan ayet-i kerime şudur: “De ki Rabb’imin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsa hatta onun bir misli daha takviye edilse bunlar tükenir de Rabb’imin kelimeleri bitmez (Kehf suresi, ayet 109).”
Nasıl bir insanı ismiyle ve unvanıyla tanırsak Allah’ı (c.c.) da ancak sıfat ve güzel isimleri ile tanıyabiliriz. Yalnız bir insanın isminin anlamıyla kişiliği, davranışları, ahlakı, dünya görüşü uyuşmayabilir. Örneğin bir kişinin adı Muhsin (iyilik yapan) olabilir de herkes ondan kötülük görebilir. Ama Allah (c.c.) için böyle bir şey söz konusu olamaz. Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinde söz konusu olan anlam ile biz Allah’ı (c.c.) daha yakından tanımak olanağına erişiriz.
Allah’ın (c.c.) zatını düşünmek doğru değildir. Nitekim bu bir hadis-i şerifle de yasaklanmıştır. Ama O’nun varlık, olay ve olgular üzerinde görülen sıfatları ve güzel isimleri üzerinde düşünebiliriz. Tabii burada “Allah’ın (c.c.) zatını düşünmek” ile kastedilen anlam, O’na insana özgü nitelik ve nicelik yakıştırmaktır. Yoksa insanın kendisini Allah’ın (c.c.) zatı karşısında olduğunu hissetmesi, düşünmesi murakabe adı verilen büyük bir ibadettir.
Bütün evren, yeryüzü, canlı ve cansız varlıklar, Allah’ın (c.c.) sıfatlarına ve güzel isimlerine tercümanlık yapmaktadırlar. Allah’ı (c.c.) bizlere anlatmak için yaratılmışlardır. Hadisi-i şerifte yetmiş yıllık ibadete denk olarak gösterilen tefekkürün zirvesi de yaratılmış olan şeylerde Allah’ın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerini görüp üzerinde düşünmektir.
İnsan yeryüzünde Allah’ın (c.c.) halifesi olmak üzere yaratılmıştır. Allah’ın (c.c.) halifesi olmak demek, Allah’ı (c.c.) yeryüzünde esma-ül hüsnası ile temsil etmektir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de (Bakara Suresi, 30-38) Allah (c.c.) ilk insan olan Hz. Adem Aleyhisselâmla ilgili olarak bu konu üzerinde durup yeryüzünde bir halife yaratacağını belirtmiştir. Ama melekler insanın yaratılış hikmetini kavrayamayarak Allah’ın (c.c.) bu kararına itirazda bulunmuşlardır.
Melekler Allah’ın (c.c.) bütün güzel isimlerini temsil edemiyorlardı. Bu yüzden Allah’ı (c.c.) gereği şekilde tanımıyorlardı. Örneğin onlar Allah’ın et-Tevvâb (Tövbeleri kabul eden) güzel ismini bilmiyorlardı. Çünkü günah işleyemiyorlardı. Dolayısı ile el-Gafûr (Günahları bağışlayan), el-Gaffâr (Günahları çokca bağışlayan), el-Afüvv (Günahları tamamen affeden) gibi günahları bağışlamayı, günahlardan temizlemeyi karşılayan Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinden de habersizdiler. Yine yeme içme nedir bilmeyen bu varlıklar er-Rezzâk (Rızık veren) güzel isminden de habersizdiler. Ayrıca Allah’ın (c.c.) hastaları iyileştirdiği eş-Şâfi (Hastalara şifa veren) güzel isminin de hastalanmadıkları için ne anlama geldiğini bilmiyorlardı. Allah (c.c.) âlemleri sıfatlarını ve güzel isimlerini tecelli etmek için yaratmıştı. Melekler istemese de bu gerçekleşecek, meleklerin haksızlığı kendilerine ispat edilecekti. Nitekim Allah (c.c.) Hz.Adem’i (a.s.) yaratıp eşyaların isimlerini kendisine öğretince bunların isimlerini meleklerine de sordu. Ama onlar bu konuda cahildiler. Bir şey bilmiyorlardı. Hatalarını anlayıp Allah’tan (c.c.) af dilediler (bk. Bakara suresi, ayet 30-39).
Allah’ı (c.c.) gözler göremez. Ama kalpler Allah’a (c.c.) yönelebilir.
Güzel isimlerle (esma-ül hüsna) kalbi Allah’a (c.c.) yöneltmek üç şekilde mümkündür: Ya O’nun güzel isimlerini zikretmekle ya dualarda kullanmakla ya da yaratılmışlar üzerinde O’nun güzel isimlerini düşünmekle olur.
Şayet virt dersi verecek ehil birisi, mürşid-i kamil bulunmadığında bir vakit namazının bitiminin arkasında bu isimleri bize bağışlayan ve sayılmasını isteyen peygamberimizin (s.a.s.) ruhuna bir fatiha hediye ettikten sonra Allah’ın (c.c.) güzel isimleri aşağıdaki esma-ül hüsna tablosundaki sırasıyla çekilebilir. Ayrıca onun içerisinden seçilen bir veya birkaç güzel isim anlamı dosdoğru bilindikten sonra sayıya vurmadan veya ebced sayısına göre her gün gece ve gündüz bir çeşit aşkla zikredilerek yüceltilebilir. Bu zikir sırasında insan isimleri ile Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin karışmaması, daha doğrusu Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin insan isimlerini çağrışım yapmaması için zikrini çektiğimiz güzel ismin başına “yâ-” veya “el-“ takılarını koymamız gerekir. Örneğin yâ-Metînü, el-Kâdiru gibi. Bir de bu güzel isimlerle birlikte takdis cümlelerini zikretmek bu açıdan çok yararlıdır. En azından başta ve sonda birer kere de olsa takdis cümlelerini söylemek zikrimize bir ağırlık ve içtenlik katacaktır: el-Metînü celle celâluhu, yâ-Kâdiru celle şânuhu gibi. Bu iki takdis cümlesinden her biri bütün güzel isimler için kullanılabilir.
İnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kamilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. Yoksa esma-i Hüsna için geçerli değildir. Ama yine de esma-i hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme ve Allah rızasını amaç olarak görme oluşturur. Çünkü şeytan hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca düşebilir. Hem benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşamaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kamilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle esma-i hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Hâlbuki esma-i hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme ve O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda esma-i hünsadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytan onu aldatmıştır. Allah bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Evet şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).”
Kalp saniyede halden hale girer. Değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler. O yüzden Nakşibendiler, lafza- Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler. Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar. Bu durum esma-i hüsna zikrinde daha çok kendisini gösterir. Yani kalp esma-i hüsna zikrinde rotasını şaşırmaya daha müsaittir. Esma-i hüsna zikrini çekerken kalp O’nun rızası dışında başka yerlere takılabilir. Onu uyarmak ve doğru yola sevk etmek gerekir. Onun için esma-i hüsna zikri çekerken ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ sözünü en azından başta ve sonda birer kere de olsa söylemek ve bu konuda kalbi uyarmak gerekir. Daha çok söylemek daha büyük yararlar sağlar.
Bilindiği üzere İslam dinine Kelime-i şahadetle girilir. O da Allah’tan (c.c.) başka ilah olmadığına, Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın (c.c.) kulu ve peygamberi olduğuna kalp ile inanıp onu dil ile tasdik etmektir. Buna göre İslam’ın bir yarısını Allah’a (c.c.) iman, diğer yarısını da peygambere iman oluşturmaktadır. Allah’a (c.c.) iman etmeden önce de O’nu sıfat ve güzel isimleri ile tanımak gerekir. Allah’a (c.c.), peygamberlere iman dışında imanın diğer rükünleri olan meleklere, kitaplara, ahiret gününe, kadere iman Allah’ın (c.c.) sıfatlarının ve güzel isimlerinin bir uzantısı olarak düşünülebilir. Yani bir Müslüman Allah’ı (c.c.) sıfat ve güzel isimleri ile tanımadığı zaman imani ve itikadi bazı zayıflıklar ve eksiklikler içerisinde bulunabilir. Bu açıdan Allah’ı (c.c.) sıfat ve güzel isimleri ile tanımak, bilmek her Müslüman için en başta gelen görev ve iştir.
Allah’ın (c.c.) güzel isimleri, Ebu Hüreyre’nin (r.a) peygamberimizden (s.a.s) bir müjde ile birlikte rivayet ettiği bir hadis-i şerifte geçmektedir: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları sayarsa cennete girer.”
Kuran-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde söz konusu doksan dokuz isim dışında Allah’ın (c.c.) daha pek çok güzel ismi geçmektedir.
Bu hadisteki “sayma (ahsâhâ)” sözcüğü nedense konuyla ilgili kitaplarda çeşitli açıklamalara neden olmuştur. İhsâ etme (sayma) ile sadece Allah’ın (c.c.) doksan dokuz güzel ismini arka arkaya sıralamanın kastedilmediği, bunları ezberlemek, bunların anlamlarını bilmek ve üzerinde düşünmek gerektiği de söylenmektedir. Ben bu görüşe bir noktada itiraz ediyorum. Eğer böyle anlamlar gözetilmiş olsaydı sadece “sayma” denilmez, bunları ezberlemek, bunların anlamlarını bilmek ve üzerinde düşünmek gerektiği de açıkça belirtilirdi. Hoş bu isimleri sayma külfetine katlanan bir kişi için bunları ezberleme, bunların anlamlarını öğrenmek ve üzerinde düşünmek de zevkli bir iş olacaktır. Sayma yanında bunları ezberleme, bunların anlamlarını öğrenmek ve üzerinde düşünmek çok daha kolay ve kendiliğinden gelişen bir süreçtir.
Aslında ben “ihsâ etme” kavramı ile bu çeşit anlamların kastedilmediğini iddia etmiyorum. Sadece hadis-i şerifte bu anlamların belirtilmemesine dikkat çekmek istiyorum. Hatta ben bu söylenenleri tastik etmekle kalmıyor, eksik bile kabul ediyorum ve “ihsâ etme” kavramının çok daha geniş bir anlamda kullanıldığını düşünmekteyim. Allah’ın (c.c.) her bir güzel ismi O’nun bir sıfatına ışık tutmaktadır. Mümine yakışan şey Allah’ı (c.c.) dosdoğru tanıyıp yüceltmek ve O’nun ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bu da Allah’ın (c.c.) bu güzel isimlerinden nasiplenmekle olur. Gerçi “ihsâ etme” kavramı üzerine savunduğum bu düşüncede ben yalnız değilim. Şah-ı Nakşibendî Hazretleri (k.s.) de Allah’ın (c.c.) 99 güzel ismi ile ilgili bu hadis-i şerifteki “ihsâ etme” kavramı ile Allah’ın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmanın kastedildiğini belirtmektedir. Allah’ın (c.c.) 99 güzel isminden birkaçını buna örnek olarak zikredeyim: Allah (c.c.) el-Kerîm (Çok cömert) ise kulu da cömert olmalı. Allah’ın (c.c.) el-Halîm (Sabreden, cezadan vazgeçen) güzel ismi kulda ağırbaşlılığı gerektirir. Es-Sabûr (Çok sabırlı) güzel ismi kulun öfkesine hakim olmasını ister. El-Hamîd (Kendisine şükür ve hamd edilen, övülen) güzel ismi kulun daima Rabb’ini övmesini ve O’na şükürde bulunmasını icap ettirir vb. İşte ilgili hadiste cennet gibi büyük bir nimet söz konusu ise bu kula ancak Allah’ın (c.c.) 99 güzel isminin gereklerinin yerine getirilmesi ile nasip olabilir.
Burada şu hususa özellikle dikkati çekmek isterim: Allah’ın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmak O’na yakışır bir kul olmak demektir. Kendinde bir benlik, üstünlük görmek değildir. Güzel isimlerden kula gerekli olan dersi çıkarıp bunu yaşamına uygulamaktır. Bir kul ne kadar Allah’ın (c.c.) ahlakıyla ahlaklansa da bu hiçbir zaman Allah’a (c.c.) benzemek olarak düşünülmemelidir. Zira Allah’ta (c.c.) her türlü kemal mutlak ve sonsuzdur. İnsanda ise her kemal mutlaka kusurlu ve sınırlıdır. Tabii Allah’ın (c.c.) her güzel isminden farklı bir ders çıkarılır. Kiminde kul için ideal bir ahlak kuralı söz konusudur. Bunlar kulu terbiye etme özelliğine sahiptirler. O’nun rububiyyetine ait güzel isimlerdir. Örneğin Allah (c.c.) günahların üzerini örten ve bağışlayan (el-Gafûr) olduğuna göre O’nun kulu da insanlarla olan ilişkilerinde kusurları gizleme ve affetme yolunu tutmalıdır. Yine Allah (c.c.) karşılıksız iyilik yapan (el-Berru) olduğuna göre kula yakışan şey de Allah (c.c.) rızası için insanlara iyilik etmektir. Ama bazı güzel isimlerde kulun alacağı dersin mahiyeti değişir. Çünkü ilgili güzel isimler ortaklık kabul etmez. Teslimiyet, övgü ve yüceltme isterler. Bunlar O’nun uluhiyyetine ait güzel isimlerdir. Örneğin el-Celîl güzel ismi Allah’ın (c.c.) emir ve yasak koyma yetkisini tanımayı gerektirir. El-Hakem güzel ismi her konuda O’nu hüküm sahibi kabul etmeyi gerekli kılar. Biz bu tür güzel isimleri de dosdoğru anlayıp sürekli zikirle yücelterek kulluk makamına ulaşabiliriz.
Allah’ın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmak tasavvufta bekabillah (Allah’ta [c.c.] baki olmak) makamına işarettir. Bunun için de önce fenafillaha (Allah’ta [c.c.] fani olmak) ulaşmak gerekir. Fenafillah, kulun tövbe ile Allah’ın (c.c.) yasaklarından kaçınmasının ve emirlerine uymasının ardından dünyayı gönülden çıkarması, tevekkül, kanaat, uzlet, devamlı zikir, hakka tam anlamıyla yönelmek, sabır, murakabe gibi şartları yerine getirmesinden sonra Allah’ın (c.c.) rızasına ulaşmasıyla meydana gelen bir haldir. Nefsin arınması ile meydana gelir. Buna göre Allah’ın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmak çok sıkı bir nefis tezkiyesinden ve kalp tavsiyesinden sonra ancak mümkün olmaktadır. Bu da ancak bir mürşid-i kamilin rehberliğinde gerçekleşebilir. Yalnız başına mümkün değildir.
Kim bilir, belki de Allah (c.c.), bu güzel isimleri her gün sayan (ihsa eden) kişiye Allah’ı (c.c.) dosdoğru tanıyıp yüceltme ve O’nun ahlakıyla ahlaklanma nimetlerini de hediye ediyor ve bundan dolayı da ilgili hadis-i şerif sadece Allah’ın (c.c.) 99 güzel ismini sayma işlemine işaret etmekle yetinmiş olabilir. Çünkü Allah (c.c.) cömerttir. O’nun cömertliğini sınırlandırmak, kurallara bağlamak doğru değildir. Tarikatlar yolu ile onca emek ve zaman zarfında elde edilen marifete Allah (c.c.) dilerse bir insanı bir anda da ulaştırabilir. Allah (c.c.), vesileler olmadan da bağışta bulunabilir. Bu açıdan Allah’ın (c.c.) 99 güzel ismini sayma işini küçümsemek, ihmal etmek doğru değildir. Bunda büyük bir sır, büyük bir hikmet, hadis-i şerifin işaret ettiği cennet nimeti gizlenmiş olabilir. Kimse Allah’ın (c.c.) rızasının nerede saklı olduğunu bilemez. Bize düşen görev, eleştirmekten ziyade Allah (c.c.) hakkında peygamberin söylediği her sözün gereğini yerine getirerek uymaktır.
Aslında zor olan bu güzel isimleri ezberlemek değil her gün saymaktır. İlgili hadis-i şerifi yorumlamadan anlaşılan temel anlam da “güzel isimleri saymak”tır. Bu kağıda bakıp okumakla da gerçekleşen bir işlemdir. Yalnız kağıdın ve yazının yaygın olmadığı peygamberimiz (s.a.s) döneminde “sayma” ile “ezberden okuma”nın kastedildiği tartışma gerektirmeyecek oranda açıktır. Bu açıdan ilgili hadis-i şerifin ruhuna uygun olan yöntem, bunları ezberleyerek saymaktır.
Allah’ın (c.c.) 99 güzel isminden bazılarını yalnız başına söylemek doğru değildir. Görünüşte bunlarda olumsuz bir anlam söz konusudur. Yalnız Allah’a (c.c.) hiçbir şekilde olumsuz bir sıfat ve güzel isim verilemez. Olumsuzluklar kulun nefsinden kaynaklanır. Allah (c.c.), kul şerri istediği için yaratır. Ama bundan razı olmaz. Kul günaha girdiğinde çoğu kez hemen cezalandırmaz. Bunda genellikle sabırlı, anlayışlı davranır. Ona süre tanır. Çoğu kez affeder. Tövbe ettiğinde geçmiş günahlarını bağışladığı gibi bunları sevaba da dönüştürür. Ama bazen de kulun kendisini düzeltmesi ve toparlaması için ona bela ve musibet verir. Kısacası O’nun rahmeti gazabını geçmiştir. İnsanların hidayeti ve irşadı için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. Bütün varlık âlemi O’nun sıfat ve güzel isimlerine tercümanlık yapmaktadır. Tüm bunlara rağmen bir insan da Allah’a (c.c.) ve peygamberine karşı geliyorsa, hak dine karşı düşmanlık gösteriyorsa artık ölümden sonra başına gelecek azabı kendisi hazırlıyor demektir. Bunda Allah’ı (c.c.) suçlayacak hiçbir hakkı yoktur. Bu açıdan ilgili güzel isimleri olumlu anlama sahip karşıtlarıyla hem birarada zikretmek hem de birarada değerlendirmek ve anlamak gerekir: el-Kâbidu/el-Bâsitu (Sıkan, bunaltan-Genişlik veren), el-Hâfidu/er-Râfi’u(Manevi olarak aşağı indiren-Yukarı çıkaran), el-Mu’izzu/el-Müzillü(İzzet şeref veren-Zillet ve alçaklık veren), el-Mu’tî/el-Mâni’u(Veren, ihsan den-Engel olan), ed-Dârru/en-Nâfi’u(Zarar veren-İyilik veren).
Allah’ın (c.c.) 99 güzel ismini arka arkaya sayma, bunların üzerinde düşünme sırasında bir şey hemen dikkati çeker: Bunların sırlamasında bir gelişigüzellik yoktur, derin bir hikmet yatmaktadır. Sadece anlam bakımından zıt olanlar birbiri ardı sıra gelmemiştir. Anlam bakımından birbirini bütünleyen, aralarında anlam ayırtısı olan, biri diğerinin anlamını açıklamaya yardım eden güzel isim veya güzel isimler ya biri diğerinin önünde veya arakasında ya da yakınında yer almıştır.
Allah’ın (c.c.) güzel isimleri ile dua etmek, yani uygun düşen güzel isimlerle Allah’a (c.c.) tevessül etmek, duanın kabul olmasında çok etkilidir. Tevessül etmek duada bu isimleri vesile kılmaktır.
Allah’a (c.c.) güzel isimlerle tevessül etmek, Allah’a (c.c.) hamd u senâ edip peygamberine ve âl u ashâbına salât ve selâm getirdikten sonra dua konumuza uygun olan güzel isim yada güzel isimleri seçmekle ve duamızda zikrederek bunun yada bunların hakkı, fazileti, bereketi üzerine Allah’tan (c.c.) istemekle olur. Örneğin, “Hamd âlemlerin Rabb’i Allah’a (c.c.) mahsustur. Salât ve selâm Hz. Muhammed’in ve âl u ashâbının üzerine olsun. Ey Kerîm olan Allah’ım, kazancımıza bereketini, cömertliğini kat!”, “Allah’a (c.c.) hamd, habibine salât ve selâm olsun. Ey Allah’ım el-Ganiyy, el-Muğnî olan ism-i şeriflerinle hiçbir kula muhtaç olunmayan, bizi azdırmayacak, senin dinine hizmet edebileceğimiz zenginliği diliyoruz!”, “Allah’a (c.c.) kelimeleri adedince hamd u senâlar olsun. Habibi Muhammed Musatafa’ya, âl u ashâbına ve ehl-i beytine de gökteki yıldızlar adedince salât ve selâm ederim. Ey es-Selâm, el-Mü’min ve el-Müheymin olan Allah’ım, yolculuğumuzun kazasız belasız geçmesini nasip eyle...”, “Allah’a (c.c.) binlerce kez hamd, resûlüne binlerce kez salât ve selâm olsun. Allah’ım beni bağışla. Çünkü Sen Gafûr ve Rahîm’sin.” gibi.
Allah’ın (c.c.) güzel isimleri dolayısıyla tartışılan bir konu da hangi güzel ismin ism-i a’zam (en büyük isim) olduğudur. Peygamberimiz (s.a.s) çeşitli hadis-i şeriflerde ism-i a’zamın bulunduğuna, bununla dua edenin duasının kabul edildiğine işaret etmişken bunun hangi güzel isim olduğunu belirtmemiştir. Bunu öğrenmek isteyenlere de net bir yanıt vermemiştir. İslam bilginleri ve ârifleri de ism-i a’zamla ilgili farklı iddialarda bulunmuşlar, ortak bir güzel isimde anlaşamamışlardır. Örneğin Hz. Ali (r.a) el-Ferd (Tek), el-Hayy (Diri), el-Kayyûm(Her şeyi ayakta tutan), el-Hakem (Yargılama ve hükmetme yetkisine sahip olan), el-Adl (Mutlak adalet sahibi), el-Kuddûs (Eksik ve kusurdan münezzeh) olmak üzere bu altı güzel ismi ism-i a’zam olarak kabul etmiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye (rah.a.) göre el-Hakem ve el-Adl güzel isimleri ism-i a’zamdır. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin (k.s.) ism-i a’zamı, el-Hayy güzel ismi idi. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) ise el-Kayyûm güzel ismini ism-i a’zam olarak görmüştü. İsm-i a’zamın ism-i Celâl (Allah adı) olduğunu söyleyenler daha inandırıcı bir görüş sunmaktadırlar. Bunlara göre “Allah (c.c.)” dışındaki güzel isimler Allah’ın (c.c.) bir sıfatına dayanırken sadece “Allah (c.c.)” O’nun zatına dayanmakta ve özel isim olmak dışında da kullanılmamaktadır. Dolayısıyla ism-i a’zam olmaya en layık olanı budur. İsm-i a’zamı Allah (c.c.) ismi olarak gören bazılarına göre bu ismin ism-i a’zam olması, zikredenin suda boğulmak üzere olan insanın yardım istemesi gibi olan samimiyetiyle mümkündür. Bu konuda benimsenen bir yaygın kanaat de şudur: İsm-i a’zam dua konusuna göre değişmektedir. Bunlara göre Allah’ın (c.c.) her güzel ismi yerine göre ism-i a’zam olabilir. Bunu da belirleyen şey dua konumuza uygun olan güzel isim yada güzel isimlerin seçimidir. Bence bu sonuncu görüş daha isabetlidir. Nasıl dişimiz ağrıdığında ilgili doktora gidiyorsak, musluğumuz bozulduğunda da tesisatçıyı çağırıyorsak Allah’ın (c.c.) her bir güzel ismi de duruma göre yararlı olur. Hale uygun güzel isim veya güzel isimler işi ehline teslim etmek gibi güzel bir sonuç doğurabilir. Bu durumda ilgili güzel isim veya güzel isimler o durumun ism-i a’zamı olabilir. Tabii ism-i a’zam için daha başka güzel isimleri de kabul edenler bulunmaktadır.
Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) güzel isimleri ile dua edilmesi (tevessül edilmesi) üzerinde de durmuştur: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).” Bu ayette dikkati çeken nokta, bazı insanların Allah’ın (c.c.) bu güzel isimleri ile razı olmayacağı dualarda bulunmasıdır. Allah (c.c.) kulunun sadece dünyalık istemesinden hoşnut olmaz: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, ayet 20).” Bu açıdan duada ahireti ihmal etmek büyük bir eksikliktir. Kuşkusuz bununla dünyalık istemenin doğru bir şey olmadığını iddia etmiyoruz. Demek istediğimiz şey, istediğimiz dünyalık ile ahirete dönük ve Allah’ın (c.c.) razı olacağı bir işi ve kazancı düşünmeliyiz.
Allah’ın (c.c.) güzel isimleri ile dünyalık istemenin yanında başkalarının kötülüğünü, örneğin sevmediğimiz birinin ölümünü temenni etmek çok tehlikelidir. Belki böyle bir beddua kabul olunabilir, ama kişi bununla büyük bir bedel ödeyebilir. Örneğin başkalarının da onun aleyhinde yapacağı ufacık bir beddua hemen yerini bulabilir. İnsanlara karşı merhametli olmak, onların kusurlarını bağışlamak, işleri Allah’a (c.c.) havale etmek bize başkalarının beddualarında bir kalkan gibi vazife görecektir. Kısacası başkalarına reva gördüğümüz muameleyi Allah (c.c.) bizim kaderimiz kılabilir. Aslında başımıza gelen kötü şeyler her ne kadar insanlar eliyle de gerçekleşse Allah’ın (c.c.) izni ve yaratmasıyla meydana gelmektedir. Bunun da genellikle nedeni günahlarımızdır. Başkalarına beddua etmeden, öfkelenmeden ve zarar vermeden önce ilgili bela ve musibetin nedenini kendimizde aramalıyız. Bu Allah’ın (c.c.) bir kanunudur. Şu ayet-i kerimeler buna işaret etmektedirler: “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şûrâ suresi, ayet 30).”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisâ suresi, ayet 79).”
Allah’ın (c.c.) bazı güzel isimleri insanlara ad olarak da verilmektedir: Metin, Kadir, Samet, Reşit, Nur, Mecit, Celil, Aziz, Halil gibi. Bunda dini bir sakınca olmamakla birlikte bu güzel isimlerin kul anlamına gelen “Abd” sözcüğü ile birleşik isim olarak kullanılması daha uygundur: Abdulkadir, Abdussamed, Abdürreşid, Abdulhamid gibi. Yalnız Allah’ın (c.c.) bazı güzel isimlerinin bizzat peygamber tarafından insanlara ad olarak verilmesi yasaklanmıştır: Başta Allah (c.c.) özel ismi olmak üzere, Rahmân, Rabb, Hakem, Ahad gibi.
Allah’ı (c.c.) güzel isimleri ile tanıyan ve O’na güzel isimleri ile inanan birisinin Teist yada Deist olması olanaksızdır.
Allah’ın (c.c.) zikrinde gözetilecek asıl amaç, O’nun rızasıdır. O’nun güzel isimleri ile dünyalık isterken utanmamız gerekir. Zira Allah’ın (c.c.) indinde bu dünyanın hiçbir değeri yoktur. Bu konuya peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle işaret etmişlerdir: “Eğer Allah’ın yanında dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı kafirler ondan bir yudum su içemezlerdi.” Başka bir hadis-i şeriflerinde de “Dünya lanetlidir, dünyada olan her şey lanetlidir; yalnız Allah için olan bunun dışındadır.” buyurmuşlardır. Allah (c.c.) ahirette inanan kulları için akla gelemeyecek, hayal edilemeyecek nice nimetler yaratmıştır. Kuşkusuz cehennemden sığınmak, cenneti istemek de güzel şeylerdir. Ama Allah’ın (c.c.) rızası bunlardan daha öte, daha güzel olan bir amaçtır. O’nun rızası kazanıldığı zaman elbette cehennem bizden uzak, cennet de bizim mekanımız olacaktır. Allah’a (c.c.) geçek anlamıyla iman eden âşıklar ve ârifler O’nun cemalini görmek için cennete de değer vermemişlerdir.

Allah’ın (c.c.) Doksan Dokuz İsmi:

1.Allah (Hüve’l-lahi’llezi lâ-ilâhe illâ Hu)
2. er- Rahmân
3. er-Rahîm
4. el-Melikü
5. el-Kuddûsü
6. es-Selâmü
7. el-Mü’minü
8. el-Müheyminü
9. el-Azîzü
10. el-Cebbâru
11. el-Mütekebbiru
12. el- Hâlıku
13. el-Bâri’u
14. el-Musavviru
15. el- Gaffâru
16. el-Kahhâru
17. el-Vehhâbu
18. er-Rezzâku
19. el-Fettâhu
20. el-Alîmu
21. el-Kâbidu
22. el-Bâsitu
23. el-Hâfidu
24. er-Rafî’u
25. el-Mu’izzu 26. el-Müzillü
27. es-Semî’u
28. el-Basîru
29.el-Hakemü
30. el-Adlu
31. el-Latîfu
32. el-Habîru
33. el-Halîmu
34. el-Azîmu
35. el-Gafûru
36. eş-Şekûru
37. el-Aliyyu
38. el-Kebîru
39. el-Hafîzu
40. el-Mukîtu
41. el-Hasîbu
42. el-Celîlü
43. el-Kerîmü
44.er-Rakîbu
45. el-Mucîbu
46. el-Vâsi’u
47.el-Hakîmu
48.el-Vedûdu
49. el-Mecîdü
50. el-Bâ’isu
51. eş-Şehîdü
52. el-Hakku
53. el-Vekîlü
54. el-Kaviyyu
55. el-Metînü
56. el-Veliyyü
57. el-Hamîdu
58. el- Muhsî
59. el-Mübdi’ü
60. el-Mü’îdü
61. el-Muhyî
62. el-Mümîtü
63. el-Hayyu
64. el-Kayyûmu
65. el-Vâcidu
66. el-Mâcidu
67. el-Vâhidu
68. el-Ahadu
69. es-Samedu
70. el-Kâdiru
71. el-Muktediru
72. el-Mukaddimu
73. el-Muahhiru
74. el-Evvelü
75. el-Âhiru
76. ez-Zâhiru
77. el-Bâtınu 78. el-Vâlî
79. el-Müteâlî
80. el-Berru
81. et-Tevvâbu
82. el-Muntekimu
83. el-Afüvvu
84. er-Raûfu
85. a.Mâlik-ül
Mülki
b.Zü’l- Celâli
ve’l-İkrâmi
c.el- Muksitu
86. el-Câmi’u
87. el-Ganiyyu
88. el-Muğnî
89. el-Mu’tî
90. el-Mâni’u
91. ed-Dârru
92. en-Nâfi’u
93. en-Nûru
94. el-Hâdî
95. el-Bedî’u
96. el-Bâkî
97. el-Vârisu
98. er-Reşîdu
99. es-Sabûru
99. es-Sabûru

1. Allah (Allah’ın [Celle Celâluhu] özel ismi):

Diğer bütün isimler, Allah (c.c.) isminin adeta sıfatı durumundadırlar. Allah (c.c.) lafzı, bütün güzel isimlerin anlamını kendisinde toplamıştır. Bir insan Allah (c.c.) demeye başladığında ayrıca Allah’ın (c.c.) bütün güzel isimlerini de zikrediyor sayılır. Bundan dolayı tarikatların hemen hepsi zikirde Allah (c.c.) kelimesini temel almışlardır. Bu nedenle zikirlerin en güzeli “Allah” ile yapılır.

Allah (c.c.) bizden Kendi’sini her sıfat ve güzel ismi ile tanımamızı, lafza-i celâlini (yani Allah kelimesini) daima zikretmemizi istemektedir.

2. er-Rahmân (acıyan, merhamet eden):

Allah’ın (c.c.) merhameti (Er-Rahmân güzel ismi) bu dünyada bütün varlıkları kuşatmaktadır. Çünkü er-Rahmân güzel ismi kafir, münafık ve Müslüman olan bütün insanları içerisine alan bir anlam genişliğine sahiptir. Ama bu güzel isim ahrette tecelli etmeyecektir.

3. er-Rahîm (esirgeyen):

Allah (c.c.) ahirette müminleri koruyup kollayacaktır. Mahşer gününün sıkıntısı çok büyük olacaktır. O uzun günlerde müminler cennetle müjdelenmenin keyfini süreceklerdir. Bu güzel isim dünyada ve ahrette sadece müminlere tecelli etmektedir.

4. el-Melikü (gerçek hükümdar):

Nasıl bir hükümdarda devletin bütün erkleri (yasama, yürütme, yargı) toplanırsa Allah (c.c.) da gerçek bir hükümdar, hükümdarlar hükümdarı olarak bu güçleri mutlak ve sınırsız anlamda kendisinde bulundurmaktadır. Çünkü O her şeyin yaratıcısı ve gerçek sahibi olarak böyle bir hakka doğal olarak sahiptir. Fakat imtihan sırrı gereği bunun tecellisi dünyada biraz perdeli ve gizemli bir biçimde gerçekleşmektedir. Ahirette Allah’ın gerçek hükümdar oluşu apaçık tecelli edecektir.

5. el-Kuddûsü (eksiklik ve kusurdan uzak olan, her türlü kemal sıfata sahip olan):

Eksiklik ve kusur yoktan oluşur. İnsan topraktan yaratılmıştır. Toprak da Allah’ın (c.c.) emri ile yoktan meydana gelmiştir. Bu nedenle insan yaratılış itibari ile eksiklik ve kusurdan uzak değildir. Ama Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzaktır.

6. es-Selâmü (varlıklara esenlik ve afiyet veren):

Müslümanlar karşılaştıklarında Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi ile birbirlerine dua ederler. Bilinçsiz de olsa bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine her biri diğerine Allah’ın (c.c.) esenlik ve afiyet vermesi için güzel dileklerde bulunur. Başa gelecek kaza ve belalar böylelikle engellenebilir. İnsanlarla selamlaşmamız bizim için can ve mal güvenliğinde bir emniyet kuşağı rolü oynayabilir. Çünkü duanın başa gelecek kaza ve belayı önlemede rol oynadığı hadislerde geçmektedir. Ayrıca Peygamber Salallahu Aleyhi Vessellem, müminin mümine yaptığı duanın kabul olduğunu belirtmiştir.

7. el-Mü’minü (Müslümanlara müminlik vasfını veren, onları gazabından emniyete çıkaran):

Bir kişi Kelime-i şahadet (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammedün rasûlullah) ile İslam dinine girer. Müslüman olur. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına gösterdiği itina ile müminlik vasfına yükselir. Ama içerisinde her zaman son nefeste iman sahibi olup olmamak konusunda bir kaygı yaşar. Bir türlü sonundan emin olamaz. Bu da aslında imanda aranan bir özelliktir. Bir Müslüman’ın mümin olup olmadığını en iyi Allah (c.c.) bilir. Bu yüzden olacak İmam Şafii Hazretleri (rah.a.) “İnşaallah müminim.” demiştir. Tabii bu son nefeste imanın insana nasip olup olmaması ile ilgili bir kaygının anlatımıdır. Yoksa insanın yaşarken imanında bir kuşkusunun olmaması gerekir.

8. el-Müheyminü (gözetleyen, yapılan amelleri tasdik eden, güvenilir, koruyan):

Allah (c.c.) insanların bütün hallerini gözetlemektedir. Kalplerine vakıf olduğu gibi bütün sözlerine, hal ve hareketlerine de tam anlamıyla hakimdir. Allah (c.c.) kulun ne yapacağını ezeli ilmiyle bilmesine ve bunları Levh-i Mahfuz’a yazmasına karşın yine de amellerini şahit tuttuğu meleklerle kayıt altına aldırır. Levh-i Mahfuz’a yazdığı şeylerle meleklerin yazdığı amel defterleri arasında kıl kadar bir farklılık bulunmaz. Böylelikle amelleri meleklerin tanıklığı ile ahirette kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçeklik ve doğrulukla ortaya serer.

Allah (c.c.) Kendi’sine, dinine sığınanları hem dünyada hem ahirette iyi amellerini de zayi etmeden korur. Ayrıca Allah bu güzel ismi ile velilerini de korumakta ve kollamaktadır.

9. el-Azîzü (şeref yüceliği, galip gelme):

Allah (c.c.) her türlü yüceliğe en layık olandır, her şeye galip gelendir.

El-Azîz güzel ismi Kuran-ı Kerim’de tek başına değil de Allah’ın (c.c.) diğer güzel isimleri ile birlikte kullanılmıştır. En çok el-Hakîm güzel ismi ile birlikte kullanılması dikkati çekmektedir. Bununla dünyanın bir imtihan yurdu, insanların birbirlerine karşı üstünlüklerinin de geçici bir durum olduğu düşündürülmek istenmektedir. Allah (c.c.) dilediği kuluna bu dünyada şeref verir, ahirette vermez. Bazı kullarına dünyada da ahirette de şeref verir. Bazı kulları sadece ahirette şerefe nail olurlar. Asıl önemlisi de insanın ahirette, ebedi mülk ve hayatta şeref sahibi olmasıdır. Çünkü gerçek ve ebedi şeref oradadır.

10. el-Cebbâru (dilediği şeyi yapan, yaptıran, dilediği şeye zorlayan):

Her iradenin üstünde Allah’ın (c.c.) iradesi vardır. O’nun dediği olur. Allah (c.c.) izin vermeseydi insanlar bir an bile olsa isyan edemezlerdi. Allah (c.c.) kimi kuluna (ya ana baba duası ya duası Allah [c.c.] indinde makbul olan insanlarla ya da kalbindeki güzel duyguları ve niyetleriyle…) et-Tevvâb güzel ismiyle isyanından dönüş (tövbe etme) nimeti nasip eyler, el-Hâdî güzel ismiyle İslam dininin yoluna koyar, kimisini de (hiçbir biçimde tövbenin ve hidayetin nasip olmayacağını bildiğinden) el-Cebbar güzel ismiyle dünyada isyanıyla başbaşa bırakıp ahirette büyük bir zarara ve azaba zorlar.

11. el-Mütekebbiru (büyüklük ve üstünlük gösteren ):

Allah (c.c.) yaratıcı olarak bazı haklara sahiptir. Bunlar O’nun yaratılmışlarla paylaşmak istemediği tabii haklarıdır. Son iki güzel isim bunlardandır. Yani el-Cebbâr, el-Metekebbir sadece Allah’a (c.c.) özgüdürler, kullar bu güzel isimlerin sıfatlarına sahip olduklarında kendilerine zulmetmiş olurlar. O zaman ancak birer zorba ve kendini beğenen birisi durumuna düşerler. Nitekim Kuran-ı Kerim’de bu kelimeler insanlar için söz konusu ettiğimiz olumsuz anlamıyla da kullanılmaktadırlar. Oysa bu güzel isimler el-Azîz olan yüce Allah’ın (c.c.) şeref yüceliğine ve mutlak galip gelmesine açıklık getirmektedirler. Allah (c.c.) mutlak adaleti, pek çok hikmeti, sınırsız merhameti ile hiçbir varlığa zulmetmeden onları istediği şekilde zorlayan ve onlara büyüklüğünü gösterendir. O’nun el-Cebbâr, el-Mütekebbir oluşu el-Azîz güzel ismine uygun düşmektedir.

12. el- Hâlıku (yoktan yaratan):

Allah (c.c.) bütün evreni, içerisindeki tüm canlı ve cansız varlıkları yoktan yaratmıştır. Duyu organları yolu ile algılanabilen ve algılanamayan bütün varlıklar O’nun “Ol!” hitabıyla yoktan yaratılmışlardır. O bu yaratmada hiçbir yorgunluk duymamıştır. Kendi’sinden de hiç bir şey eksilmemiştir. İnsanın yaratıcı olarak Allah’ın (c.c.) varlığını kabul edip de O’nun ahirette ilgili mekanları, mahşer meydanını, cennet ve cehennemi yaratamayacağına inanması çok sığ bir düşüncedir. Bu düşünce, bir sanatçının bir tablosuna bakıp hayranlık duyduktan sonra onun bir daha başka güzel bir tablo çizemeyeceğine hükmetmek kadar gerçeğe aykırıdır. Elbette sanatçı tablo yapmak gibi bir beceriye sahipse buna olanak bulduğunda sanatını yapmaya devam edecektir.

13. el-Bâri’u(varlık türlerini uygun ve ölçülü yaratan):

İnsan, organlarına şöyle bir baktığında Allah’ın (c.c.) onları belli bir ölçüde ve uygunlukta yarattığını görür. Organlardaki bu ölçü ve uyum, Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine bir işarettir. İnsanın ellerine, gözlerine, kulaklarına, diline, yüzüne bakıp da tüm bunların tesadüfen yaratıldığına inanması olanaksızdır. Bunu hiçbir vicdan kabul edemez. Tüm bu organların biçimi, ölçüsü, bunları tasarlayıp yaratan bir Allah’ı (c.c.) gerekli kılmaktadır. Aynı biçim ve ölçü tüm diğer canlı varlıklarda olduğu gibi evrende yıldız ve gezegenler arasında da vardır. Dünyamızın büyüklüğü, güneşe uzaklığı, eğimi bizim yaşamımıza uygun olmak üzere çok ince hesaplarla belirlenmiştir.

14. el-Musavviru (varlık türünün her bir bireyini belli özellik, nitelik ve nicelikte yaratan, onlara betimleyebileceğimiz biçimleri veren):

Allah (c.c.) el-Bâri’ güzel ismi ile her varlık türünü uygun ve ölçülü bir biçimde yaratırken el-Musavvir güzel ismi ile de her bir türün bireylerini birbirinden ayrılan özellik ve niteliklerle farklı kılmıştır. Bu yüzden tıpkı aynısı olan bir ağaç yaprağına dünyada rastlanılamaz. Tabii bunun en güzel tecellisi insan yüzlerinde kendisini göstermiştir. İkizler de dahil olmak üzere dünyada her bir insanın yüzünde ayırıcı özellikler, nitelikler bulunur. Hatta dünya tarihi boyunca ölmüş olanlar için de aynı durum söz konusudur. Allah (c.c.) her insanı farklı bir biçimde tasarlayarak yaratmıştır. Bu da büyük bir nimettir. Zira insanlar birbirinin aynısı olarak yaratılmış olsaydı hukuk meydana gelemezdi. Herkes birbiriyle karıştırılırdı. Bir hırsız için kesin delil asla bulunamazdı, evli eşler birbirlerini başkalarından ayıramazlardı.

15. el- Gaffâru (günahları çok bağışlayıcı olan):

Allah (c.c.) kendisine yönelen ve tövbe eden kullarının günahlarını bağışlar. Şeytan, insanları genellikle Allah’ın (c.c.) çok bağışlayıcı sıfatıyla kandırır. Allah (c.c.) nasıl olsa günahları bağışlar, diyerek insanlara günahı sevimli gösterir: “Ey insanlar, Allah’ın vadi gerçektir. Öyle ise sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok hilekar şeytan da Allah’ın merhamet ve affını ileri sürerek sizi kandırmasın! (Fâtır suresi, ayet 5)”

16. el-Kahhâru (öfkesi ve cezası şiddetli olan; her varlığa hakim olan ve üstün gelen):

Allah’ın (c.c.) dini peygamberimizin (s.a.s) hayatıyla, sözleriyle, yani sünnetiyle ve Kuran-ı Kerim’le ortadadır. Buna inanmayıp karşı gelenleri Allah (c.c.) el-Kahhâr güzel ismiyle kabir hayatında ve ahirette cehennem ateşiyle yakılmak suretiyle cezalandıracaktır. Müslümanlar tövbe edemedikleri günahları için önce azap görüp sonra kurtulacaklardır.

17. el-Vehhâbu (her şeyi karşılıksız bağışlayan, veren):

Bir insanın diğer bir insana yaptığı iyiliğin, iyiliklerin mutlaka bir karşılığı vardır. İnsan çıkarsız hareket etmez. Tabii Allah (c.c.) rızası için yapılan iyilikler bundan müstesnadır. Oysa Allah (c.c.) kullarına karşılıksız verir. O’nun asıl büyük lütfu ahirette müminler için cennette tecelli edecektir. Orada insanın hayal bile edemeyeceği nice nimetler müminleri beklemektedir. Uykunun, ölümün, çirkinliklerin ve kusurların olmadığı o ebedi hayatta Allah (c.c.) müminlere öyle büyük nimetlerle ihsanda bulunacak ki bunları burada saymanın bile imkanı yoktur.

18. er-Rezzâku (rızık veren):

Her canlı varlığın rızkı Allah’a (c.c.) aittir. Doğada rızık taksiminde tuhaf bir yasayla karşılaşırız: Çok hırslı ve güçlü varlıklar rızıklarını zorlukla; tevekküllü ve zayıf varlıklar kolaylıkla elde etmektedirler. Örneğin ağaçlar bulundukları yerden ayrılmadan ve hiç zahmet çekmeden ilahi bir kudretle beslenmektedirler. Oysa bir arslanın beslenmesi için çok emek harcaması ve çeşitli tehlikeleri göze alması gerekmektedir. Yine bir bebek doğar doğmaz annesinin memesinden kolaylıkla ve zahmet çekmeden beslenirken yetişkin bir insanın çalışma ve emek yolu ile doğal ihtiyaçlarını karşılaması söz konusudur. Bu durum rızkın ezelde belirlendiğine, insanın hırs ve çalışması ile artmayacağına delildir.

19. el-Fettâhu (kapalı şeyleri açan; sıkıntıları ortadan kaldıran ve sorunları çözen; hakla batılın arasını açan):

El-Fettâh güzel ismin kökü olan feth, “açmak” anlamına gelir. Bu maddi ve manevi olabilir. İnsanın yaşamında sınıfını geçmesi, bir sınavı kazanması; kalfanın usta olması, bir iş yeri açması, ev satın alması birer maddi fetih olduğu gibi namaza başlaması, namazdan zevk alması, namazla ilgili bazı sırları yaşaması da birer manevi fetih olarak zikredilebilir. Bu açıdan her ne kadar bu fetihler kulun çalışması ve gayreti ile elde ediliyorsa da bunların her biri Allah’ın (c.c.) izniyle ve el-Fettâh güzel isminin tecelli etmesiyle meydana gelmektedir. Bunun için bir insan, tıpkı rızık hususunda nasıl çalışma ve gayret ile fiili duada bulunuyorsa ve bunun sonucu olarak er-Rezzâk olan Allah’ın (c.c.) nimetlerine eriyorsa hayatındaki sıkıntıları ortadan kaldırmak, sorunları çözmek, bazı nimetlere ermek için gösterdiği ve birer fiili dua hükmünde olan çalışma ve gayretlerle de Allah’ın (c.c.) el-Fettâh güzel isminin tecellisine vesile olabilir.

Tabii feth deyince aklımıza hemen büyük bir ibadet olan cihat gelir.

20. el-Alîmu (her şeyi bilen):

Allah (c.c.) bu güzel ismi ile insanda onu diğer varlıkların en şereflisi kılacak bir biçimde tecelli etmiştir. İnsanı bilgi sahibi olacak donanımlarla yaratmıştır. İnsan akıl ve duyu organları yolu ile bilgiye ulaşmaktadır. Bilgilerini sınıflandırmakta, karşılaştırmakta, bu yolla yeni bilgilere de sahip olmaktadır.

Allah’ın (c.c.) bilmesi için ne duyu organlarına ne de akla ihtiyacı yoktur.

Allah (c.c.) her şeyi aynı anda bilir. O’nun bilmesine bir sınır çizilemez. O mutlak bilir. Hiçbir şey O’nun ilminin dışında değildir.

21. el-Kâbidu (sıkan, daraltan):
22. el-Bâsitu (genişlik ve ferahlık veren):

Dünya sınavı gereği Allah (c.c.) bazı kullarını maddi ve manevi çeşitli sıkıntılara uğratır. O’ndan gelen her bela ve musibet aslında büyük bir ikramdır. Güzel sabır gösterirsek günahlarımıza kefarettir. Güzel sabır (sabr-ı cemil), ilgili sıkıntıdan dolayı kimseye dert yanmamakla, sıkıntıyı Allah’tan (c.c.) bilip haline şükretmekle gerçekleşir.

Her sıkıntıdan sonra bir kolaylığın olduğu bir doğa yasasıdır, yani bir sünnetullahtır. Tıpkı her yokuştan sonra bir inişin olması gibi. Bu durum her işte de böyledir. İnsan bir işte önce büyük sıkıntı yaşar, bunalır, türlü sorunlarla boğuşur, bir gün gelir işin tadını almaya, meyvesini yemeye başlar. Zor iş artık kolaylaşır. Sıradan bir iş haline gelir. Yüce Allah (c.c.) belki de insanların bu ilahi kuralı anlamakta şaşkınlık yaşayacağını bildiği için tekit maksadıyla şu ayetlerle iki kere yinelemiştir: “Demek ki, güçlükle beraber kolaylık vardır. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır (İnşirâh suresi, ayet 5, 6).”

23. el-Hâfidu (aşağı indiren, dereceleri düşüren):
24. er-Rafi’u (yukarı yükselten, dereceleri artıran):

Her insanın nasıl toplumda bir konumu ve rolü varsa Allah (c.c.) katında da bir derecesi vardır.

İnsanlar toplumdaki konumlarını işlerindeki başkalarına olan yarar ve zararlarıyla, insanlarla olan ilişkilerindeki iyi ve kötü halleriyle elde ederler. Bunların da Allah (c.c.) katında derecelerin belirlenmesinde önemli bir yeri vardır. Ama asıl insanın Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları karşısındaki tavrı onun Allah (c.c.) katındaki derecesini belirler. O’nun emir ve yasaklarına uyan kulluk makamına erer, Allah (c.c.) öylelerini ahirette cennetle ve yüksek derecelerle ödüllendirir. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarının gereğini yerine getirmeyen ve onlara karşı gelen ahirette cehennem ateşiyle cezalandırılır.

25. el-Mu’izzu (şeref, haysiyet ve namus yüceliği veren):
26. el-Müzillü (kulun yaptığı günahlar sonucu toplumdaki şeref, haysiyet ve namus gibi değerlerini lekelemesine izin veren, elinden alan):

Şeref, haysiyet ve namus gibi manevi kavramlar para ile satın alınamazlar. Bunlar Allah’ın (c.c.) Müslümanlara dünyada verdiği manevi armağanlardır. Bir Müslüman’ın manevi kişiliği bu kavramlardan oluştuğu için o muhteremdir. Her türlü saygıya değerdir. Hiçbir biçimde incitilmemelidir.

27. es-Semî’u (her şeyi işiten):
28. el-Basîru (her şeyi gören):

Allah’ın (c.c.) işitmesi ve görmesi yaratılmış varlıkların işitmesi ve görmesi gibi değildir. İnsanlar ancak dikkatlerini yönelttikleri varlıkların seslerini işitebilirler, kendilerini görebilirler. Ama böyle anlarda bile bazen algı yanılmaları ve yetersizlikleri yaşayabilirler. Allah (c.c.) yarattığı her şeyi her an sınırsız bir dikkatle görür ve işitir. Bunda da bir zayıflık ve kusur olmaz. İnsanların işitmeleri ve görmeleri için kulak ve göz duyu organlarına ihtiyaçları vardır. Allah’ın (c.c.) işitmesi ve görmesi için herhangi bir organa gereksinimi yoktur. İnsan belli bir frekans arasındaki sesleri işitir. Görmesi için de nesnenin gözler önünde bulunması ve havada belli bir derecede ışığın olması gerekir. Allah (c.c.) her frekanstaki sesi işitir ve zifiri karanlıktaki görüntüyü bile görür. Dolayısıyla insanda işitme ve görme yetisi sınırlı ve belirli bir ölçüde iken Allah’ta (c.c.) bu özellikler sınırsız olgunlukta ve tüm yaratıkları her yönüyle kuşatacak boyuttadır.

29. el-Hakemü (Allah [c.c.] Kuran-ı Kerim’le hükmeder):

Kuran-ı Kerim Allah (c.c.) tarafından insanların dünyada ve ahirette saadete ermeleri için indirilmiştir. Allah (c.c.) ve peygamber (s.a.s) bir konuda hüküm vermişse Müslümanların buna itaat etme dışında başka bir seçenekleri yoktur. Bu durumu Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de açık olarak şöyle işlemiştir: “Allah ve resûlü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra hiçbir erkek yada kadın müminin o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve resûlüne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüştür (Ahzâb suresi, ayet 36).”

30. el-Adlu (eksiksiz, mutlak adalet sahibi):

Allah (c.c.) kaza ve kaderinde eksiksiz, mutlak adalet sahibidir. Dünyada görünüşte pek çok adaletsizlikler göze çarpar. Örneğin bir insanın İslam diyarında doğması ile küfür diyarında dünyaya gelmesi İslam dinine girmede ve onunla şereflenmede bir adaletsiz durum olarak göze çarpar. Yine bir insanın doğuştan kör yada başka bir organının engelli olması da böyle değerlendirilebilir. İnsanın kadın yada erkek cinsiyetine sahip olarak doğması, zengin yada yoksul bir ailede dünyaya gelmesi, zeki yada geri zekalı olması, güzel yada çirkin yaratılması elinde olmadan, kaza ve kaderle gerçekleşen şeylerdir. Tüm bunlar ve benzerleri görünüşte Allah’ı (c.c.) adaletsizlikle suçlayabileceğimiz konulardır.

31. el-Latîfu (lütfu bol olan; ince, derin anlamları bilen; latif varlıklara hükmeden):

Bu ismin gerçek anlamını kavrayabilmek için insanın şükreden bir kul makamına ulaşması gerekir. Şükür, Allah’a (c.c.) sonsuz bir minnettarlık duygusu duyarak elindeki nimetleri başkaları ile paylaşmakla gerçekleşir. “Allah kullarına büyük lütuf sahibidir (Latîf’dir). Dilediğini rızıklandırır (Şûrâ suresi, ayet 19).” Allah (c.c.) her kuluna sınırsız nimetlerle lütfetmektedir: Öyle ki Allah’ın (c.c.) üzerimizdeki nimetlerini saymaya kalksak bunda aciz kalırız. Bu nimetlere karşı Allah’ın (c.c.) bizden istediği kulluk görevleri de aslında en büyük lütuflarıdır. Öyle ki bunlar, dünya nimetleriyle kıyaslanmayacak bir değere sahiptirler. Allah’a (c.c.) bütün bu lütuflarına karşı içten bir şükür de büyük bir nimettir. İnsan asıl bu şükür nimetinin karşılığını nasıl ödeyeceği konusunda büyük bir şaşkınlık yaşar.

Allah’ın (c.c.) el-Latîf güzel ismi bir başka anlam daha taşır: “Gözler O’nu göremez. O bütün gözleri görür. O Latîf’dir, Habîr’dir (En’am suresi, ayet 103).” Allah (c.c.) her şeyin künhünü bilir; en katı maddelerin, yeryüzünün bilinmeyen derinliklerin iç yüzüne vakıftır. Hiçbir şey O’na kapalı değildir. Her şey latif (şeffaf) bir cisim gibi O’nun önündedir. Gözlerin algılamaktan uzak olduğu şeyler O’nun için apaçık bir özelliğe sahiptir. Ayrıca her fiil onun iradesi ile meydana gelir. Başımıza gelen kötü işlerde bazen bizim algılayamadığımız nice hayırlı incelikler olabilir. Bunlar Allah’a (c.c.) aydındır.

32. el-Habîru (her şeyden haberi olan):

İnsanlar duyu organları, akılları ile varlık, olay ve olgulardan haberdar olurlar. Bu da çoğu zaman yanlış ve yalan bilgilerle karışır. Allah (c.c.) her şeyden bir organa ve alete ihtiyaç duymadan haberdar olur. Haddizatında her varlık O’nun gözü önündedir. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz. Her olay O’nun izni ve yaratması ile meydana gelir. Ayrıca Allah (c.c.) her varlığa kaza ve kaderle hükmeder. Onun için Allah (c.c.) her şeyden mutlak anlamda haberdardır.

33. el-Halîmu (kulun yaptığı kötü şeylere yumuşak davranan, anlayışlı olan):

Bir insan çaresizlikten, zayıflıktan, yoksulluktan dolayı insanlara yumuşak huylu görünebilir. Ama aynı insan diş geçireceği birisini buldu mu arslan kesilebilir. İşinde üstlerinin karşısında elleri böğründe nice kişi evlerinde çoluk çocuğuna zulmedebilir. Asıl ağır başlılık ve anlayışlı olma, elinde bir güç ve olanak olduğu halde ve her türlü iktidar imkanına kavuştuktan sonra da çevredeki tüm insanlara yumuşaklık göstermektir. Allah her türlü güç ve iktidara sahipken insana yumuşak davranır.

34. el-Azîmu (ululuk, yücelik sahibi):

Allah’ın (c.c.) yüceliğini, ululuğunu kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlayabiliriz. Ulu, yüce kavramlarının zıddı küçük ve basittir. Evren o kadar geniştir ki içerisinde dünya yaratılalı beri henüz ışığı bize ulaşamamış yıldızlar bulunmaktadır. Evrenin bu genişliği ile insanın sınırlı kavrayışı karşılaştırıldığında Allah’a (c.c.) izafe edilen yücelik, ululuk kavramları az çok anlaşılabilir. Oysa Allah (c.c.) henüz dünya yaratılalı beri bize yıldızlarının ışığı ulaşamamış bu evrenin değil mahiyetlerini bilemeyeceğimiz sınırsız sayıdaki evrenlerin yaratıcısıdır. Bu durumda O’nun yüceliğini, ululuğunu (el-Azîm oluşunu) evrenlerle bile karşılaştırmak, sınırlandırmak büyük bir günahtır.

35. el-Gafûru (günahları bağışlayan):

İnsanın (c.c.) günahlardan kurtulması tövbe etmesiyle mümkündür. Tövbe etmeden günahlarının bağışlanacağını düşünmek şeytanın bir vesvesesi (propagandası) ve nefsin bir oyunudur. Nitekim Hıristiyanlar bu istenmeyen duruma düşmüşler, Hz İsa’nın (a.s.) bu dünyada feci bir şekilde öldürülmesinin (oysa Hz. İsa [a.s.] öldürülmemiştir, göğe kaldırılmıştır) ve günahlarını itiraf ettiği papazların kendilerini kurtaracaklarını sanmışlardır. Gerçi Allah’ın (c.c.) bağışlamasını ve rahmetini tövbe etme ile sınırlamak da doğru değildir. Maalesef Mutezile mezhebinde olanlar (Kaderiyeciler), bu yanlışa düşmüşler, yani tövbe etmeden Allah’ın (c.c.) kullarının günahlarını bağışlamayacağını iddia etmişlerdir. Ehl-i sünnete göre, Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şirk dışında kalan günahları affedebileceğini bildirmiştir (Nisa suresi, ayet 48). Ama kula düşen görev, günahları için tövbe etmektir.

36.eş-Şekûru (asıl kendisine teşekkür edilecek yüce varlık):

Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” Teşekkür etmek, başkasına duyulan içten bir minnettarlık duygusudur. Bunu dil ile söylemekte bir sakınca yoktur. Ama fazla bir abartıya kaçmak ve gerçek nimet sahibi olan Allah’ı (c.c.) akıldan ve hatırdan çıkarmak da doğru değildir. Bununla birlikte her şeyi Allah’a (c.c.) bağlayarak insanlara teşekkürden kaçınmak da, demin zikredilen hadis-i şerif uyarınca, sakıncalı bir durumdur. Demek ki teşekkür ederken bir edep sınırımız bulunmakta, belli bir ölçüye ve kurala uygun bir yol takip etmemiz gerekmektedir. Bu da çok doğal bir ses tonuyla, ifadede aşırıya ve abartmaya kaçmadan gerçek nimet verenin Allah (c.c.) olduğunun bilincinde olarak insanlara teşekkür etmektir.

37. el-Aliyyu (varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olamayan Allah’ın [c.c.] kudretinin ve zatının yüksekliği):

Allah’ın (c.c.) kudretinin yüksekliğini kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlayabiliriz. Yüksek kavramının zıddı alçaktır (süfli). Allah’ın (c.c.) dışında her şey bununla vasıflanabilir. En alçak şeyler onun günah saydığı fiillerdir. Sonra sırasıyla mubahlar, helaller gelir. Kul Allah’a (c.c.) yöneldiği zaman yücelir, yükselir. Çünkü O el-Aliyy’dir. Kul, dünyaya ilgi göstermeye başladığında alçalır, düşer. Zaten dünya da deni (alçak) sözcüğünden türemiştir. Harama bulaştığında ise pis bir bataklığa saplanmıştır. Tabii el-Aliyy ile dile getirilen kavram, varlıkların nitelik ve niceliği ile bir ilgisi olmayan Allah’ın (c.c.) zatının, dolayısıyla şan ve şerefinin yüksekliğidir.

38. el-Kebîru (varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olamayan Allah’ın [c.c.] kudretinin ve zatının büyüklüğü):

Allah’ın (c.c.) kudretinin büyüklüğünü kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlamaya çalışabiliriz. Tabii burada büyüklük kavramı ile varlıkların nitelik ve niceliği ile bir ilgisi olmayan Allah’ın (c.c.) kudretinin büyüklüğü kastedilmektedir. Dünyadaki en büyük şeyle evrenin büyüklüğünü karşılaştırmak Allah’ın (c.c.) kudretinin büyüklüğü hakkında bizlere az çok fikir verebilir herhalde. Kudreti sonsuz büyüklükte olan Allah’ın (c.c.) karşısında biz insanlar ne kadar zayıf bir durumdayız.

Kudreti sonsuz olan Allah’ın (c.c.) zati büyüklüğünü maddi anlamda düşünmemek gerekir. Çünkü maddi büyüklük yaratılmışlar için söz konusudur. Allah’ın (c.c.) vücudu madde olmadığı için büyüklük, küçüklük gibi sıfatlardan uzaktır. O’nun zati büyüklüğünü bir ülke yöneticinin sahip olduğu konumla herkesin saygısını kazanmasına, herkeste hayranlık, çekinmek, korku ve haşyet uyandırma gibi karizmatik özelliklerine benzetebiliriz. Kuşkusuz bu konularda Allah’ın (c.c.) büyüklüğü ile bir devlet başkanının büyüklüğünü karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

39. el-Hafîzu (koruyan, saklayan):

Allah’ın (c.c.) bu güzel isminin tecellilerini doğada ve insan üzerinde her zaman görebiliriz. Bir bitki tohumunu elimize alıp incelediğimizde onu olumsuz dış koşullara karşı koruyan bir kabukla çevrili olduğunu görürüz. Hayvanlar dünyasında yeni doğan yavruların uzun bir süre annelerinin şefkatli himayeleri altında olduklarını biliriz. Bir tavuk gücüne bakmayarak yavrularını korumak için gerektiğinde bir köpekle savaşır. Halbuki o tavuk anne olmadan önce bir köpek gördüğünde kaçacak bir delik arardı. El-Hafîz güzel isminin insan üzerindeki tecellisi bizleri daha derin düşüncelere sevk etmektedir. Daha bebek doğmadan önce anne karnında güvenli bir şekilde korunur. Doğar doğmaz annenin memelerinde oluşan sütle yaşamı için gerekli tüm gıdalar ve su miktarı en mükemmel şekilde ve en ideal bir kıvamda ona sunulur. Anne ve babanın kalplerine yerleştirilen şefkat ve merhamet duyguları ile en itinalı bir biçimde büyütülür. Dünyaya güçsüz ve çaresiz olarak gelen bu bebek, güvenlik duvarları ile etrafı çevrilen bir devlet adamından daha güzel korunur.

Allah (c.c.) sadece nesli korumakla kalmaz. Varlıkların tüm ihtiyaçlarını doğada var ederek yaşamı da güvence altına alır. Bu koruma dünyayı, güneşi, evreni de içine alır. Dünyanın eğimi, izlediği yörünge, güneşe uzaklığı canlı varlıkların yaşamlarını devam ettirmesine olanak sağlayan ve onları koruyan bir hesaba, ölçü ve uyuma göre tespit edilmiştir.

Bela ve musibet ancak Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile insana ulaşır. Sadece deprem, yangın, sel gibi doğal afetler değil, insanlardan da gelebilecek her türlü zarar ziyan, şer de ancak Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana gelir. Allah (c.c.) bela ve musibet konusunda kendisine el açıp sığınan kullarını korur. Hadis-i şeriflerde geçtiği üzere başa gelebilecek bela ve musibetler dua ile üzerimizden kalkabilir; ayrıca sadaka da bela ve musibeti def edebilir. Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi ile Allah’a (c.c.) sığınma adeta can ve mal sigortası yaptırmak gibidir. Kuşkusuz hiçbir insan Allah’ın (c.c.) kaderini yargılama ve eleştirme hakkına sahip değildir. İnanan bir insan için O’ndan gelen şer de olsa mutlaka içinde bir hayır gizlidir. Bu açıdan nasıl bir malı sigorta yaptırdığımızda o mala zarar gelmesini önleyemediğimiz halde bu zararı karşılayacak bir kurum buluyorsak Allah’a (c.c.) bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine sığındığımızda başımıza gelen bela ve musibetlerde ancak kendimizin bir sır olarak algılayabileceği bir ilahi yardımı aldığımıza da şahit olabiliriz. Çünkü Allah (c.c.) kimsenin duasını boş çevirmez.

40. el-Mukîtu (herkese hak ettiği karşılığı veren; rızıkları taksim eden, varlıklara günlük gıdalarını veren):

Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) el-Mukît güzel ismi genel bir anlama gelecek biçimde şöyle bir ayette de geçmektedir: “Kim iyi bir işe vesile olursa bu iyilikten onun da bir nasibi vardır. Kim bir kötülüğe aracı olursa bu kötülüğün vebalinden mutlaka ona da bir pay vardır. Allah her şeyin karşılığını vericidir (el-Mukît) (Nisâ suresi, ayet 85).” Burada el-Mukît vesile veya aracı olduğumuz bütün iyiliklerin ve kötülüklerin sonucu elde ettiğimiz kazancın karşılığını veren olarak çok geniş bir anlama gelecek biçimde kullanılmıştır. Sözcüğün kökü “kût”tur (besin, gıda). Bundan dolayı el-Mukît, rızıkları taksim eden, varlıklara günlük gıdalarını veren anlamıyla yaygın olarak tanınmıştır.
Allah (c.c.) her kulun her türlü ihtiyacını bilen ve karşılayandır. Çaresiz bir bebeğin günlük gıdasını anne sütüne koymuş, böylelikle onu sağlıklı ve dengeli büyümesinde ilk altı ay için gerekli hiçbir gıda maddesinden yoksun bırakmamıştır.

41. el-Hasîbu (kullarının hesabını bilen, gören):

Yaşamımızın sonunda ölüm olduğu gibi günümüzün sonunda da ölümü andıran bir uyku bulunmaktadır. Uyku sırasında bilincimiz etkisiz kalmakta, aciz bir biçimde kendimizden geçmekteyiz. Bir hırsız veya düşman bize bu sırada rahatlıkla zarar verebilir. Böyle birisi bu durumda bizi öldürmeye kalksa kılımız bile kıpırdamaz. Aslında ölüm ve uyku yaşamımızın her anına sinmiştir. Bilincimiz çoğu zaman böyle uykulu bir sersemlikle hareket etmektedir. Allah’a (c.c.) inandığımız halde hesabını veremeyeceğimiz sözler söylemekte ve işler yapmaktayız. Allah’ın (c.c.) el-Hasîbu güzel ismini unutmakta ve bizi bu dünya yaşamından ötürü hesaba çekecek olan yüce Allah’a (c.c.) çoğu zaman isyan etmekteyiz. Allah’ın (c.c.) el-Hasîbu güzel ismi insanı hesap gününe hazırlamada sorumluluk sahibi kılmaktadır.

42. el-Celîlü (azamet, yücelik, ululuk, izzet sahibi olmak, heybetinden korku ve kaygı uyandırmak, emir ve yasaklar koymak, varlıklara özgü sıfatlardan uzak olmak):

Allah (c.c.) öyle yücedir ki tüm insanlar, hükümdarlar ve yasalar üstünde bir güce sahiptir. Emir ve yasak koyma yetkisi Allah’a (c.c.) aittir. Bu güzel isimde ifade edilen ululuk ve yücelik, Allah’ın (c.c.) emir ve yasak koyma yetkisiyle bütün varlıkların üzerinde bir konumda bulunmasıdır.

Evrenin ve doğanın yasaları karşısında tüm varlıklar boyun eğmiş durumdadırlar. Allah (c.c.) koyduğu yasalarla evreni ve doğayı yönetmekte, her varlığa da doğaya ve evrene bağlı yönüyle hükmetmektedir.

Allah (c.c.) ululuğun ve yüceliğin hakkı için ilahi kitaplarla ve peygamberlerle ilettiği emir ve yasaklara kullarının uymasını istemekte, ahirette bunlardan insanları sorumlu tutmaktadır. Dünya imtihanı gereği O’nun emir ve yasaklarına uymayanlar yaşamlarında hesaba çekilip cezalandırılmasa da öldükten sonra her insanı ebedi ödül ve ceza için büyük bir hesap günü beklemektedir.

O’nun her emrinin ve yasağının altında sayısız hikmetler yattığı halde kula düşen görev, sadece O’nun emri ve yasağı olduğu için baş eğmektir. Emrin ve yasağın altındaki hikmete eremesek de Allah (c.c.) için gereğini yapmak gerekir. Çünkü melekler Allah’ın (c.c.) korkusundan titrerler. Allah’ın (c.c.) veli kulları da hep sonlarından endişe ederler. Allah’ın (c.c.) her emri ve yasağı O’nun ezeli bilgisi ile damgalı olduğu için değişmez ve mutlak doğrudur.

43. el-Kerîmü (cömert olan):

Asıl cömertlik insanlara karşılık beklemeden, Allah (c.c.) rızası için bir şeyler ikram etmektir. Allah kullarına karşı sonsuz nimetlerle cömertlik yapmaktadır.
Kuşkusuz her amelde nefsin de payı vardır. Cömertlikte de bu pay biraz bulunabilir. Ama niyeti halis tutmakla hedefe ulaşılabilir. Onun için bazı insanların desinler diye yaptığı ikramlar inşaallah bu cömertlik sınıfına girer. Gerçi ibadete zerre kadar riya girse onu bozar. Ama cömertlikte nefsin etkisini, dolayısı ile riyayı tamamıyla ortadan kaldırmak mümkün görünmemektedir. Onun için kendimizi cömertliğe teşvik ederken nefsin ve şeytanın vesvese vereceği bu damarı ortadan kaldırmak için cömertlikte her zaman belli bir derecede riyanın da bulunabileceğini ama Allah’a (c.c.) yapılacak istiğfarla bunun ortadan kalkacağını düşünmeliyiz.

44. er-Rakîbu (gözetleyen):

Allah (c.c.) canlı ve cansız varlıkları yarattıktan sonra bir kenara çekilmemiştir. O her yarattığı varlığı kendisine özgü olan sonsuz güç ve kudretiyle gözetlemektedir. İnsanın sınırsız ihtiyaçları için çeşitli çare yollarını yaratan O’dur. Ta doğumundan itibaren insanı annesinden ve babasından daha sıkı bir biçimde gözetlemiştir. Bu nedenle anne ve babasını kendisine bakması için gerekli içgüdüsel donanımla O yaratmıştır. Yeryüzü canlı ve cansız varlıkları ile onun yaşamsal ihtiyaçları için gerekli bütün şeyleri karşılamakta yada bir hizmetçi gibi iş görmektedir.

45. Mucîbu (duaları kabul eden):

Dua, Allah’a (c.c.) sunulan bir dilekçedir. Yöntemine ve kurallarına uygun olarak yapılırsa kabul edilir. Kul Allah’a (c.c.) dua yolu ile müracaat ettiğinde Allah (c.c.) onun duasını işitir ve ona karşılık verir. Sıkıntısını ve ihtiyaçlarını giderir.İnsanın Allah’a (c.c.) dua etmeden önce aczini, zayıflığını göstermesi gerekir, ki bu da en güzel biçimde namazda bulunmaktadır. Namazda rüku ve secde gibi rükünler, insanın Allah (c.c.) karşısında aczini ve zayıflığını gösteren en ideal hareketlerdir. Kulluk makamı en güzel biçimde namazda yaşanır. Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkıp dua etmeden önce bir kulluk merasimi gereklidir. İşte namaz bize bu yolu hazırlamaktadır.

46. el-Vâsi’u (Allah [c.c.] her yönüyle varlıkları kapsayıcıdır, O’nun dini ve nimetleri geniştir):

Allah (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesiyle bütün varlıkları kuşatmıştır. Uçsuz bucaksız evren bütün yönleri ile Allah’ın (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesi altındadır.

El-Vâsi’ güzel ismi ile Allah’ın (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesi ile bütün varlık âlemini kuşatması anlamı yanında bir de nimetlerinin genişliği üzerinde düşündürülmek istenmektedir. Allah (c.c.) sadece bir meyve çeşidi yaratıp kullarını onu yemeye zorlamamıştır. Herkesin damağının zevk alacağı sayısız meyve çeşidi dünya sofrasında önümüze sürülmüştür. Allah’ın (c.c.) kullarına verdiği genişlik nimeti aile kurumunda en güzel biçimde tecelli etmektedir: Verilen göz ve kalp nimetleri ile insanlar eşlerini beğenerek seçiyorlar, ayrıca geçimlerinde çok büyük bir sıkıntı yaşadıklarında din pek hoş karşılamasa da boşanma seçeneği bir nimet olarak onlara veriliyor. Anne ve babanın büyüyünceye kadar evlatlarının maddi ve manevi her türlü sıkıntısını omuzlarına almaları da evlatları lehine bu nimet genişliğinin bir başka boyutudur.

47. el-Hakîmu (her işe önce Allah [c.c.] kaza ve kaderle hükmeder, Allah [c.c.] her işi bir hikmete göre yapar):

Kaza ve kader Allah’ın (c.c.) hakkıdır. Çünkü O kullarına dilediği gibi hükmetme hakkına sahiptir. İsterse herkese zulüm yapabilir. Kullarının buna hiçbir suretle itirazları olamaz. Nitekim insan et ihtiyacı için hayvanları kesmekte ve yemektedir. Aklı başında olan hiç kimse hayvanların yaşam haklarının olduğunu, bunun için canlı bir varlık olarak kesilmemeleri gerektiğini savunamaz. Çünkü insanın kısmi irade sahibi bir varlık olarak canlı varlıkların hayatı üzerinde hakkı bulunmaktadır. Bunun gibi Allah (c.c.) da mutlak irade sahibi yaratıcı olarak kulları üzerinde mutlak bir tasarruf ve hükmetme hakkına sahiptir. O’nun yaptığı şeyler üzerinde hiç kimsenin itirazda bulunmaya hakkı yoktur. Ama Allah (c.c.) böyle zorba biri gibi değil de kaza ve kadere en güzel ve insanın hoşuna giden, hayranlık duyduğu sıfat ve güzel isimlerle egemendir. Zira Allah (c.c.) ezeli ilmi (el-Alîm), pek çok hikmeti (el-Hakîm), mutlak adaleti (el-Adl), sınırsız merhameti (er-Rahmân) ile kaza ve kadere hükmeder. Her insanın kaderi Levh-i Mahfuz’da bir hüküm olarak yazılmıştır. Zamanı geldiğinde bunların meydana gelmesine kaza denir. İnsanın Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerinde rıza göstermesi Allah’ı (c.c.) el-Alîm, el-Adl, er-Rahmân el-Hakîm güzel isimleri ile tazim etmesi (yüceltmesi) anlamına gelir.

48. el-Vedûdu (Allah [c.c.] müminleri sever; Allah [c.c.] sevilecek asıl varlıktır):

Allah (c.c.) neslin devamını kadın ile erkek arasında koyduğu aşk ve sevgiye bağlamıştır. El-Vedûd güzel ismin en büyük ve dikkati çeken tecellisi burada görülür. Bu sayede eşler ailenin onca sıkıntısına göğüs gerer. Asıl sevilecek olan Allah’tır. Çünkü Allah da müminleri sever. O’nun dışındaki sevgiler mecazidir, gerçek değildir. Yok olucudur.

49. el-Mecîdü (ihsanı, bereketi ve rahmeti ile şanı, şerefi pek yüce ve büyük olan):

“O arşın sahibidir, pek şereflidir (el-Mecîd) (Bürûc suresi, ayet 15).”, “Bilakis o pek şerefli (mecîd) Kur’an’dır (Bürûc suresi, ayet 21).” Bu her iki ayette de dikkati çeken şey el-Mecîd güzel ismin anlaşılması için Allah’ın (c.c.) Kuran-ı Kerim ile arşı söz konusu etmesidir. Kuran-ı Kerim Allah’ın (c.c.) sözüdür. Arş, mekandan münezzeh olan Allah’ın (c.c.) bulunduğu yerdir. Bunlar yüceliğini, büyüklüğünü, şerefini Allah’tan (c.c.) almaktadırlar. Şu ayet-i kerimede el-Mecîd güzel ismine farklı bir anlamla yaklaşılacak bir durum söz konusudur: “Ey ev halkı, Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinizedir! Muhakkak O Hamîd’dir, Mecîd’dir (Hud suresi, ayet 73).” Mecd kelimesi Arap dilinde “kemal vasıfların ve iyilik yapma fiillerinin bol olması” anlamına gelmektedir. Buna göre bu ayet-i kerimede el-Mecîd güzel ismi Allah’ın (c.c.) ihsanını, rahmet ve bereketini temsil etmektedir. Arş da Kuran-ı Kerim de şanını, şerefini, yüceliğini ve büyüklüğünü Allah’ın (c.c.) ihsanı, rahmet ve bereketinden almaktadır. Nitekim Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de arşını el-Kerîm (Mü’minûn suresi, ayet 116) ve el-Azîm (Tövbe suresi, ayet 129) güzel isimleri ile de nitelemiştir. Bilindiği üzere Kuran’a da en yaygın sıfat olarak “kerim” uygun görülmüştür. Buna göre El-Mecîd güzel ismi adeta el-Kerîm (çok cömert) ile el-Azîm (yüce, ulu) güzel isimlerinin anlamlarını kendisinde toplamaktadır.

50. el-Bâ’isu (ölüleri dirilten, peygamberleri gönderen):

Ölüm ile hayat görünüşte sona ermektedir. Ama ölen kişi için böyle bir son bulunmamaktadır. Ölünce de yaşamı kabir hayatında, berzah âleminde devam etmektedir. Kıyamet günü de Allah (c.c.) onun cesedini yeniden şekillendirip diriltecektir. Bundan dolayı peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Aslında ölen kişi için yaşam adeta daha bir bilinçli hale gelmektedir. Bundan dolayı peygamberimiz (s.a.s) konuyla ilgili şöyle demiştir: “İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.”
Ayrıca bu güzel isim peygamberleri gönderme anlamına da gelmektedir.

51. eş-Şehîdü (kullarının her işine şahit olan, kendi varlığı ve birliği delillerine kullarının şahit olmasını sağlayan):

Allah (c.c.) insanın her yaptığı işe şahittir. O’nun şahitliğinden kimse kurtulamaz. Tek kişinin olduğu yerde ikincisi, iki kişinin olduğu yerde üçüncüsü O’dur. Ayrıca Allah (c.c.) kimsenin ahirette yapıp ettiklerine ve söylediği sözlere itiraz etmemesi için insana görevlendirdiği melekleri ve onların yazdıklarını da şahit tutar.

Er-Rakîb güzel ismi ile eş-Şehîd güzel ismi anlam bakımından birbirlerine çok yakındır. Er-Rakîb güzel isminde dünya yaşamında kulu gözetleme, kontrol altına alma anlamı söz konusu iken eş-Şehîd güzel ismi ile ahirette kulun hesabı görülürken aleyhinde ve lehinde delil için tanık olma anlamı kendisini hissettirmektedir.

52. el-Hakku (Allah gerçeği ortaya serer, yalanı, yanlışı geçersiz kılar):

Allah (c.c.) haktan yanadır. Her zaman haklı kazanır. Bazen haksız olan kazanıyor görünse de mutlaka sonuçta haklı olan galip gelir. Yalnız hakkın ahirete bırakıldığı durumlar da vardır. İlahi adalet hep haktan yana ilerler. Batılın bazen galip gelmesi bir imtihan sırrıdır. Allah’ın (c.c.) gerçek inanan kulları ile kalbinde kuşku bulunanları birbirinden ayırdığı bir süreçtir. Böyle bir durumda iken mümin haktan hiç kuşku duymaz, onun bir gün tecelli edeceğini bilir. Çünkü hak Allah’ın (c.c.) sözüdür, değişmez.

53. el-Vekîlü (Allah [c.c.] zulme uğrayanların ve her işte kendisine güvenenlerin vekilidir, avukatıdır):

Dünyalık işlerimizi yaptırmak için bazen vekil ararız. Vekil bizim adımıza işlerimizi sağlıklı bir şekilde yürütür. Hele hukuk gibi ciddi bir alanda bir avukata danışmadan ve vekalet vermeden bir davaya girişmeyiz. Hastaneye giden kişi sağlığını doktora emanet eder. Devleti de seçimlerde bizi temsil eden vekillere emanet ederiz. Din işleri de dünya işlerini andırır. Her işte Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek imanın, teslimiyetin ve kulluğun bir gereğidir. Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek, O’na tevekkül etmektir. Tevekkül etmek ise, önce elimizden geleni yapıp sonra işin sonucunu Allah’a (c.c.) bırakıp güvenmektir. Müslüman’ın Allah’a (c.c.) güvenmek adına daima ağzında düşürmediği cümle şudur: Hasbünallahu ve ni’mel-Vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir).

54. el-Kaviyyu (Allah [c.c.] sınırsız güç ve kudret sahibidir):

İnsanlar eski çağlarda olduğu gibi günümüzde putlara tapmıyorlar. Taştan, tahtadan yapılma putlarla Allah’a (c.c.) şirk (ortak) koşmuyorlar. Ama şirk yine de çağımızda devam etmektedir. İnsanlar günümüzde artık para, makam, şöhret, nüfuz sahibi olma gibi bazı varlık ve olguları Allah’a (c.c.) ortak koşuyorlar. Bunları en büyük güç ve kudret kaynağı olarak algılayıp Allah’a (c.c.) dayanıp güvenmemektedirler. Bunlar uğruna ibadetlerini ihmal etmekte ve haramlara bulaşmaktadırlar. Kuşkusuz bu varlık ve olgular da birer nimettir. Ama ne zaman ki bu nimetler yaşamda amaç haline gelirse o zaman Allah da (c.c.), O’nun dini de bir tarafa atılır. Ne mutlu o Müslüman’a ki bu nimetleri araç bilerek Rabb’ine bunlarla yaklaşmayı vesile olarak görmüştür.

55. el-Metînü (Allah [c.c.] gücü azalmayandır):

Allah (c.c.) mutlak güç, kudret sahibidir. O’nun gücü ve kudreti ne azalır ne de çoğalır. Güçte, kudrette azalıp çoğalma bizler gibi fani varlıklar için söz konusudur. El-Kaviyy güzel isminde Allah’ın (c.c.) sınırsız bir güç ve kudrete sahip olduğu ifade edilirken el-Metîn güzel ismi ile O’nun güç ve kudretinin hiçbir şekilde azalmaması vurgulanmaktadır. Canlı varlıklar hayatlarının çeşitli dönemlerinde güç ve kudretlerinde değişme yaşarlar. Çaresiz ve güçsüz bir biçimde dünyaya gelen bir bebek, gençlik döneminde güç ve kudretinin zirvesine ulaşırken yaşlılık döneminde bu yönden gerilemeye başlar. Allah (c.c.) ezeli ve ebedi olan güç ve kudretiyle böyle evrelerden uzaktır.

56. el-Veliyyü (Allah [c.c.] müminlerin dostudur, seçtiği kulları Kendi’sine dost edinir):

Allah’ı (c.c.) duyu organları ile algılayamıyoruz. Çünkü O yüce ve uludur. Ama O yarattığı varlıklardan, dolayısıyla insanlardan uzak değildir. Bazı zengin insanlar vardır. Varlıkları onları toplumdan ve insanlardan uzaklaştırır. Kendi bencil dünyalarında onları yalnız kılar. Allah (c.c.) böyle değildir. O sonsuz zenginliği, gücü ve kudretiyle insanlardan uzaklaşmıyor. Bazı insanları kendisine yakın kılıyor.
57. el-Hamîdu (övgüye layık olan):

Hamd Allah’a (c.c.) teşekkür etmekten öte bir şeydir. Hamd nimete şükür yanında Allah’ı (c.c.) öven bir anlam taşımaktadır. Bu nedenle insanlara teşekkür edilir, ama hamd yalnız Allah’a (c.c.) yapılır. Çünkü gerçekte tek övgüye layık olan Allah’tır. İnsanlara karşılığında teşekkür ettiğimiz iyilikleri yaratan da Allah’tır. Öyle ki sebepler zincirine baktığımızda asıl iyiliği yapanın Allah (c.c.) olduğunu görürüz. O kişi sadece bir vesiledir. Bu nedenle kula teşekkür ettikten sonra bütün bu sebepler zincirini yoktan var eden Allah’a (c.c.) da hamd etmemiz gerekir. Örneğin elimize kadar ulaşan ekmek için bakkala, fırıncıya, uncuya, çiftçiye ve emeği geçen diğer insanlara bir bir teşekkür edebiliriz. Bunu hak etmişlerdir. Ama buğdayı ve toprağı yoktan var eden, tarlaya ekilen buğdaya suyla hayat veren, O’nu çoğaltan Rabb’imize şükretmenin yanında O’nu övme ihtiyacı da duyarız. Bu hamddir. Ayrıca ekmeğin elimize kadar ulaşmasında emeği geçen bakkal, fırıncı, uncu, çiftçi ve başka insanlar Allah (c.c.) tarafından yaratıldıkları gibi bu insanların her birisinin bu iş için harcadıkları güç ve kudret de Allah’a (c.c.) aittir. O’nun için kula teşekkürü hak eden her nimet Allah’a (c.c.) da hamdi gerektirir.

58. el- Muhsî (Allah [c.c.] varlıkları ve onların sayılarını bilendir):

Bir insanın dünyadaki bütün kum tanelerinin sayısını bilmesine imkan var mıdır? Tüm insanlar biraraya gelip de işlerini güçlerini bırakıp bu işle ilgilenseler bile yine de bunun üstesinden gelemezler. Peki her bir kum tanesinin ağırlığı, hacmi, rengi, maddesel ve yapısal özellikleri hakkında rapor yazılabilir mi? Dünya yaratılalı beri yaşayan tüm insanlar bu işe ömürlerini vermiş olsalardı bile bunu başarmalarına olanak yoktur. İşte insan hatta tüm insanlar için olanaksız olan bu işler el-Muhsî olan Allah (c.c.) için son derece kolaydır. O her şeyin sayısını bildiği gibi her varlığı tüm özellikleri ile de tanır. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir.

59. el-Mübdi’ü (Allah [c.c.] ilk kez, örneksiz yaratandır):
60. el-Mü’îdü (Allah [c.c.] öldükten sonra hesap için ikinci kez yaratandır):

“Varlıkları ilkin yoktan yaratan, ölümden sonra da dirilten O’dur. Gökte ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. Gerçekten O Azîz ve Hakîm’dir (Rum suresi, ayet 27).” Allah (c.c.) bütün varlıkları örneksiz yaratmıştır. Halbuki bir ressam ancak varlıkları taklit yolu ile sanatını gerçekleştirir. Yoktan bir şey yaratamaz. Modern resimde bile bu çeşit bir taklit yine söz konusudur. Başka varlıklara ait öğeler değişik bir kompozisyonda bir araya toplanmıştır. Allah (c.c.) ise yaratırken bir modele ihtiyaç duymamıştır. Mutlak iradesiyle kendisi yoktan tasarlayıp yaratmıştır. Yaratırken modern ressamlar gibi hareket etmemiş, başka varlıkların parçalarına da bir gereksinim duymamıştır. Allah (c.c.) hiçbir şeyi de boşuna yaratmamış, varlıkta kendi sıfatlarını ve güzel isimlerini işlemiştir.
Allah (c.c.) yoktan inşa ettiği varlıkların vücutlarını ölümle yok etmektedir. Bitkiler çürüyüp toprağa karışmakta, hayvan ve insan cesetleri de ölümle bozulup dağılmaya yüz tutmaktadırlar. Allah ölen canlıları tekrar diriltecektir. Kıyamette insanları diriltip hesaba çekecek, cezalandıracak ve ödüllendirecektir.

61. el-Muhyî (ölüleri dirilten):

El-Muhyî güzel ismi Kuran-ı Kerim’de sadece aşağıdaki iki ayrı ayette olmak üzere “muhyi’l-mevtâ (ölüleri dirilten)” biçiminde geçmektedir. “İşte bir bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl da hayat veriyor? İşte Allah, muhakkak ölüleri de böyle diriltecek. Çünkü O her şeye kadirdir (Rûm suresi, ayet 50).”, “O’nun ayetlerinden birisi de şudur: Sen yeri kupkuru görürsün. Fakat biz üzerine su indirince yer harekete geçip kabarır. İşte bu yere kim hayat veriyorsa ölüleri de O diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir (Fussılet suresi, ayet 39).”
Bitkiler âlemindeki her yıl baharda gözlenen diriliş olayı Allah’ın (c.c.) her şeye gücünün yettiğine ve ölüleri de böyle dirilteceğine işaret etmektedir. El-Muhyi yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere Allah’ın (c.c.) ölülere can vermesi anlamına gelir. İnsanı ilk defa yaratıp can veren Allah (c.c.), elbette öldükten sonra tekrar yaratıp can verecektir. Çünkü bunun doğada görülen örnekleri vardır. Örneğin vücudumuzda saniyede milyonlarca hücre ölmekte, milyonlarcası da yeniden doğmaktadır.

62. el-Mümîtü (hayatı alan, öldüren):

Dünyadaki bütün canlılar, belirli bir ömre sahiptir. Mikroptan file, ottan elma ağacına kadar her canlı varlık, ömrünü tamamlayınca mutlaka ölmektedir. Oysa insanın içerisinde bir ebediyet özlemi bulunmaktadır. Bu nedenle ölüm insanda büyük bir kaygıya neden olmaktadır. Ölüm düşüncesini hiçbir insan kolay kolay kabullenememektedir. Bunun bir nedeni de insanın ebedi yaşam için yaratılmış olmasıdır. Gerçekten ölüm olayı ile insan yaşamı görünüşte ortadan kalkıyorsa da aslında başka bir boyutta bu yaşam sürmektedir. Kabir ve berzah âlemi, kıyamette diriliş yeri, mahşer, cennet ve cehennem bu ebedi yaşamın devam eden yada edecek olan geçici yada daimi mekanları olmaktadır.

63. el-Hayyu (Allah [c.c.] diridir):

Allah’ın (c.c.) varlığının delillerinden biri de yeryüzünde yaşamın olmasıdır. El- Hayy Allah’ın (c.c.) canlı olması anlamına gelmektedir. Canlı varlıklar yadsınmaz bir biçimde Allah’ın (c.c.) da canlı oluşuna işaret etmektedir. Bilindiği üzere dünyada canlı varlıklar üç guruba ayrılır: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bunlar içerisinde sadece insanlar yüce yaratıcıyı bilinçli bir biçimde düşünebilmektedir. Bir başka boyutta yaşayan cinler de bizler gibi ebedi ahiret yurdunda ceza ve ödül için sınava tabi tutulmaktadır.

64. el-Kayyûmu (Allah [c.c.] varlığının devamı için kimseye muhtaç değildir, her varlık varlığının devamı için her an Allah’a [c.c.] muhtaçtır):

Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi, el-Hayy güzel ismi ile birlikte geçer. Örneğin şu ayette olduğu gibi: “Allah O’ndan başka ilah yoktur. Diridir (Hayy), Kayyûm’dur (Bakara suresi, ayet 255).” Allah’ın (c.c.) el-Kayyûm güzel isminin el- Hayy güzel ismi ile birlikte zikredilmesinin altında bir hikmet ve sır bulunmaktadır. El-Hayy Allah’ın (c.c.) canlı varlıklar üzerindeki hakimiyetini temsil etmektedir. Bu hakimiyetin en zirve noktasını teşkil etmektedir. Her canlı varlığın perçemi Allah’ın (c.c.) elindedir. Allah (c.c.) diri oluşu ile canlı varlıklar üzerinde her an tecelli etmektedir. İnsan canı çıkınca ölmekte, bedeni toprak olmaktadır. Demek ki el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlı varlık üzerinde en birinci hakka sahip olduğu gibi canlı varlıklar da Allah’a (c.c.) karşı bu güzel isminin üzerindeki tecellisi ile hakkı ödenmesinin olanağı olmayan büyük bir borç altına girmişlerdir. Allah (c.c.) eceli gelenden bu güzel isminin tecellisini çekmekte ve böylece ölüm hemen gerçekleşmektedir. İşte el-Kayyûm da cansız varlıklar için böyle hayati bir anlama sahiptir. Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile bütün evreni, maddeyi ayakta tutmaktadır. Bu ismin tecellisi bir an bile evren ve madde üzerinde çekilse her şey o anda yokluğa karışırdı. Yıldızlar ve gezegenler birbiriyle çarpışır, madde elementlerine ayrılırdı. Onun için el-Kayyûm güzel ismi cansız varlıklar üzerinde sürekli tecelli etmektedir. Bir an bile kesintisi söz konusu değildir. Kıyamet bu güzel ismin evren ve madde üzerinden çekilmesi ile kopacaktır.

65. el-Vâcidu (istediğini bulan, meydana getiren):

İnsan çeşitli hayaller kurar. İnsanın gerçekleştirmek istediği düşlemleri vardır. Kimse hayat karşısında umutsuz olmaz. Her insan bir şeylerin peşindedir. Bunları arzulamakla kalmaz, bizzat çalışma ile bunların gerçeğe dönüşmesi için de elinden geleni yapar. Ama her insan ideallerine ulaşamaz. Gerçeklerle hayaller çoğu kez birbiriyle çatışırlar. Umutlarımız bazen yıkılır. Allah (c.c.) ise istediğini bulan, meydana getirendir. Neyi isterse o gerçekleşir. Bunun için “Ol!” demesi yeterlidir. Bu sırada Kendi’sinden bir şey eksilmez, Kendi’si yorgunluk da duymaz. Allah’ın (c.c.) isteği önünde başka bir istek bulunamaz. Allah (c.c.) dilediği şeyi yaratandır.
66. el-Mâcidu (Allah [c.c.] şanına, şerefine, yüceliğine ve büyüklüğüne uygun olarak ihsan, rahmet ve bereket sahibidir; Allah [c.c.] ihsanı, rahmet ve bereketiyle dilediği kişinin şanını, şerefini, kadrini yükseltir):

El-Mâcid, daha önce gördüğümüz el-Mecîd güzel ismi ile aynı kökten gelmektedir. El-Mecîd, Allah’ın (c.c.) ihsanını, rahmetini ve bereketini şanına, şerefine, yüceliğine ve büyüklüğüne uygun olarak öven bir anlama sahipti. El-Mâcid güzel ismi ise ism-i fail biçiminde olduğu için el-Mecîd güzel ismi ile belirtilen niteliğe sahip olan anlamına gelmektedir. Tabii el-Mâcid, dolaylı olarak Allah’ın (c.c.) ihsanı, rahmet ve bereketiyle dilediği kişinin şanını, şerefini, kadrini yükseltmesi anlamını da düşündürmektedir. “Onlar (Münafıklar), müminleri bırakarak kafirleri dost ediniyorlar. İzzeti ve desteği onların yanında arıyorlar. Muhakkak ki bütün izzet ve destek Allah’ındır (Nisa suresi, ayet 139).” “Halbuki izzet, Allah’ın, peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bilmezler (Münâfikûn suresi, ayet 8).” Bu ayetlerde dikkati çeken nokta, münafıkların ihsan, rahmet ve bereketin; izzet, şeref ve itibarın kaynağını algılayamamış olmaları, başka yerlerde aramalarıdır. Bu belki de münafıklığın en önemli belirtisidir. Aslında münafıklık kalbi bir hastalıktır. Her Müslüman’ın şu veya bu oranda tutulacağı manevi bir rahatsızlık halidir. Kimse münafıklığın nefsinden uzak olduğunu sanmasın. Nefis kafir ve münafıklara ait bütün vasıfları taşır. Onun için her Müslüman’ın uyanık olması ve her zaman tövbe ile amellerini gözden geçirmesi gerekir.

67. el-Vâhidu (Allah [c.c.] sıfatlarında ve güzel isimlerinde birdir, O’nun sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur):

El-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sayı olarak bir olması değildir. El- Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, anlamına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık O’na mahsustur. O’nun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesine ulaşamaz. Allah (c.c.) el Vâhid oluşunu her varlık üzerinde kalıcı ayetlerle işlemiştir. Bütün canlı ve cansız varlıklar O’nun bu el-Vâhid mührünü taşırlar. Örneğin dünyadaki bütün ağaç yaprakları birbirine benzer. Demek ki bunları yaratan aynı ilahtır. Tüm insanların bedenleri de aynı organlardan meydana gelir. Bu da insanları yaratanın tek ilah olduğunu gösterir. Eğer birden fazla ilah olsaydı evrenin ve dünyanın kanunlarında bir uyum ve bütünlük olmazdı. Bu ilahlar birbirleri ile rekabete girer, bu da varlık dünyasında bir kargaşaya neden olurdu.

68. el-Ahad (Allah [c.c.] zatında eşsiz ve benzersizdir):

El-Ahad ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sayı olarak bir olması değildir. Sayı olarak bir anlamını karşılayan Allah’ın (c.c.) güzel ismi el-Vitr’dir. El- Ahad, Allah (c.c.) eşi ve benzeri olmayan birdir, anlamına gelir. Yani yaratılmış hiçbir varlık Allah’a (c.c.) benzemez. Allah (c.c.) el-Ahad oluşunu her varlık üzerinde kalıcı ayetlerle işlemiştir. Bütün canlı ve cansız varlıklar O’nun bu el-Ahad mührünü taşırlar. Örneğin dünyadaki bütün ağaç yaprakları birbirine benzer, ama aynı değildir. Her yaprak diğer yapraktan kendisini farklı kılan özelliklere sahiptir. Demek ki bunları yaratan ilah hiçbir şeye benzemez. Tüm insanların bedenleri de aynı organlardan meydana gelir, ama aynı yüze sahip iki insanı göstermek olanaksızdır. İkizlerde bile benzerlik noktaları kadar farklılıklar söz konusudur. Bu da insanları yaratan tek ilahın eşsiz ve benzersiz olduğunu gösteren başka bir ayettir.

69. es-Samedu (hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan; izni olmadan hiçbir işin hükme bağlanmadığı ve ihtiyaçlar konusunda kendisine başvurulan lider):

Allah (c.c.) doğurmamıştır. Doğrulmamıştır. Bütün varlık âlemi O’nun “Ol!” emriyle yoktan yaratılmıştır. Nedenler zinciri ile varlıklar birbirlerine muhtaçtırlar. Canlı varlıklar yaşamak için birbirlerini yemek zorundadırlar. Biri diğerinin besin kaynağını oluşturur. Ayrıca her canlı varlık ölümlü olmasına karşın nesiller yolu ile varlığını devam ettirir. Ama Allah (c.c.) varlık dünyasına bağlı değildir. O’nun yemeye, içmeye, çoğalmaya ihtiyacı yoktur. O ezeli ve ebedidir. Zamanla kayıtlı değildir. Varlık dünyasının kanunları O’nu bağlamaz. Bundan dolayı O’nun varlığı ve varlığının devamı yaratılmış şeylere bağlı değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir.

70. el-Kâdiru (her şeyi yapabilen, edebilen):
71. el-Muktediru (her şeye gücü, kudreti yeten):

Her varlık gücünü, kudretini Allah’tan (c.c.) alır. Aslında güç, kudret Allah’a (c.c.) mahsustur. İnsanın zere kadar gücü, kudreti yoktur. Güç, kudret imtihan için Allah (c.c.) tarafından insana eğreti olarak verilmektedir. İnsanın gücü, kudreti kendinden bilmesi, Allah’a (c.c.) şirk koşmaktır. İnsanın eylemlerini de yaratan Allah’tır. Ama insan bunlardan sorumludur. Çünkü iradesiyle tercih etme hakkına sahiptir. İnsanın bir işte muktedir veya başarılı olması da şükür konusunda bir imtihandır. Yine insanın bir işte aciz kalması, zayıf ve başarısız olması da sabır konusunda bir imtihandır.

Allah (c.c.) her şeyi “Ol!” emri ile yoktan yaratmıştır. Bu sırada Kendi’sinden bir şey eksilmediği gibi, Kendi’si herhangi bir yorgunluk da duymamıştır. Allah (c.c.) sadece şu yıldızlarının çoğunun ışığı henüz bize ulaşmamış evrenin değil mahiyetlerini bilemeyeceğimiz sınırsız evrenlerin de yaratıcısıdır. O’nun gücüne, kudretine bir sınır koyamayacağımız gibi yaratmasını da sınırlandırmamız büyük bir küstahlıktır. Nice güç, kudret sahibi insan bazen muktedir olamaz. Her işin altından kalkamaz. Egemenliği altındaki olaylara, kişilere, varlıklara güç, kudret yetiremez. Bazı işlerin halledilmesinde acze düşer. Oysa Allah (c.c.) hem sınırsız güç, kudret sahibidir (el-Kaviyy), hem her şeyi yapabilendir, edebilendir (el-Kâdir), hem de buna gücü, kudreti yetendir (el-Muktedir). Ayrıca gücü, kudreti azalmayandır da (el-Metîn).

72. el-Mukaddimu (çeşitli konularda hikmeti gereği dilediğini öne geçiren):
73. el-Muahhiru (çeşitli konularda hikmeti gereği dilediğini geriye bırakan):

Bu dünya ceza ve ödül yurdu değildir. Bir imtihan yeridir. Her şey Allah’ın (c.c.) ezeli bilgisi, pek çok hikmeti, sonsuz merhameti ve mutlak adaleti ile belirlenmiştir. Örneğin bir insanın özürlü olarak dünyaya gelmesi, yoksul bir ailenin ferdi olması, şu veya bu cinsiyette bulunması, mensup olduğu ırkı, ulusu hep ilahi kaderle tespit edilmiştir. Kişiye düşen, kaderine rıza gösterip teslim olması, bunun altında yatan hikmeti ve hayrı düşünmesidir. Allah’a (c.c.) bunun için şükürde bulunmasıdır. Kadere rıza göstermemek ve kaderi eleştirmek Allah’a (c.c.) isyan etmektir. Kısacası Allah’ın (c.c.) insanları bazı konularda ileri kılması, bazı konularda geri bırakması hikmeti bu dünyada anlaşılamayacak önemli bir kader sırrıdır. İnsana düşen görev, bu konudaki nimetlere şükretmek, sıkıntılara sabretmektir. Takvada öne geçmeye çalışmaktır.

74. el-Evvelü (Öncesi olmayan ilk):
75. el-Âhiru (Sonrası olmayan son):

Aslında Allah’ın (c.c.) el-Evvel ve el-Âhir oluşu, biz zamanla kayıtlı insanlara göredir. Allah (c.c.) zaman kavramıyla kayıtlı olmadığına göre O her zaman vardır. O’na bir başlangıç ve son düşünülemez. Zaman da evren gibi yaratılmıştır. İnsanın belli bir zamanda doğması, büyümesi, olgunlaşması, ölmesi zaman kavramını bir doğa olgusu haline getirmiştir. Ama Allah (c.c.) doğmamıştır, değişmemiştir ve ölmeyecek diridir. O’nun katında geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman birdir. Zaman kavramı ezeli değildir. Evrenle birlikte yaratılmıştır. Ayrıca zaman kavramı ebedi de değildir. Kıyametin kopması ile son bulacaktır. Ahiret için daimi bir mekanla (cennet ve cehennem) ebediyet yaratılmıştır.

76. ez-Zâhiru (Allah [c.c.] evrendeki ayetleri ile sıfat ve güzel isimlerini ortaya sermiştir, Kendi’sini belli etmiştir):

Görünüşte Allah (c.c.) Kendi’sini duyu organlarından gizlemiştir. Ama her şey O’nun sıfatlarını ve güzel isimlerini işlemektedir. Bu nedenle varlık âlemi O’nu adeta görünür kılmıştır. Allah (c.c.) varlık âleminden yüce, aşkın (el-Aliyy, el-Müteâlî) olduğu için duyu organlarıyla algılanmamaktadır. O’nu ancak kalpler hissedebilir.

77. el-Bâtınu (Allah [c.c.] zatını duyu organlarının algılamasından gizlemiştir, Allah’a [c.c.] gönül yolu ile yaklaşılabilinir):

Allah (c.c.) gerçektir (el-Hakk, ez-Zâhir). O’nun gerçekliği doğrudan beş duyu organıyla kavranamaz. O duyu organlarından gizlenmiştir. Çünkü O yücedir, aşkındır (el-Aliyy, el-Müteâlî). Kendi varlığını, birliğini, sıfatlarını ve güzel isimlerini varlık âlemiyle bizlere tanıtma yolunu seçmiştir.

78. el-Vâlî (yöneticilerin yöneticisi, mülkünde istediği gibi tasarruf eden):

Allah (c.c.) bütün evreni, doğayı koyduğu yasalarla yönetir. Bu yasalarda istediği şekilde tasarruf etme hakkına sahipken genellikle bunlarda kıl kadar bir sapma bile olmaz. Bunun gibi Allah’ın toplumları yönettiği toplumsal yasaları da bulunmaktadır.

79. el-Müteâlî (aşkın, bütün yaratılmışlardan farklı olan):

Allah (c.c.) dünyadaki hiçbir varlığa benzemez. Allah’ı (c.c.) hakkıyla bilmemize de imkan yoktur. Allah’ın (c.c.) her ne kadar pek çok sıfatı ve güzel ismi varlık âleminde tecelli etse de O bunların dışındadır ve bunlardan aşkındır. Yücedir. O’nu en iyi ancak Kendi zatı bilir.

80. el-Berru (iyilik eden, iyiliği çok olan):

Kuşkusuz insan da iyilik yapar. Ama insanı iyiliğe teşvik eden şey çoğu kez çıkarlarıdır. Bu anlamda kişinin kendisinin ve çoluk çocuğunun nafakası için çalışması da bir iyiliktir. İnsanlarla ilişkilerimizi düzeltmek, toplumdaki saygı ve sevgiyi ayakta tutmak ve yeşertmek için selam vermek de bir iyiliktir. Kişi bu iyiliklerinin karşılığını mutlaka dünyada iken görür. İbadetlerini eksiksiz bir biçimde yaptıktan sonra bunlar da birer ibadet hükmü kazanabilir. Allah karşılıksız iyilik yapar. İbadetlerle görünüşte bir karşılık beklense de aslında ibadetler de başlı başına bir iyiliktir. Kulun yararınadır. Allah’ın ibadete ihtiyacı yoktur.

81. et-Tevvâbu (kula günahlardan tövbe etme nimeti veren, kulun tövbesini kabul eden):

Tövbe, imandan sonra bir insana ihsan edilen en büyük nimettir. Tövbe kelime anlamıyla “dönüş” demektir. Terim anlamı, kulun günahlarına pişman olup onları terk etmesi ve Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına yönelmesidir. Tövbe, Allah (c.c.) ile kişi arasında yapılan içten bir antlaşmadır. Dolayısıyla tövbe eden birisi değişimi içten bir duyguyla onaylamaktadır.

82. el-Muntekimu (suçluları cezalandıran, mazlumun hakkını alan):

Allah (c.c.) suçluları mutlak adaletiyle cezalandırır. Aslında bu dünya, bir ceza ve ödül yurdu değildir; hikmet ve sınav yeridir. Gerçek anlamda ödül ve ceza ancak ahirette hesapların görülmesinden sonra tecelli edecektir. Bu açıdan bu dünyada başa gelen bela ve musibetleri sadece Allah (c.c.) tarafından kula taktir edilen ceza olarak düşünmek doğru değildir. Çünkü bu tür sıkıntıların altındaki hikmeti ve imtihan sırrını kimse bilemez. Allah (c.c.) kulun ahiretteki derecesini yükseltmek için de bela ve musibet verebilir. Ama tövbe etmeye vesile olması dolayısı ile başa gelen bela ve musibetlerin günahlarımız yüzünden olduğunu düşünmenin kişi için büyük bir yararı vardır. Yalnız bu değerlendirmeyi sadece kendi nefsimiz için yapmalıyız, başkaları için düşünmek bir terbiyesizlik ve haddini bilmezliktir. Her ne kadar bu dünya bir ceza ve ödül yeri olmasa da Allah (c.c.) bazı günahların cezasını bu dünyada da vermektedir. Kuran-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde başımıza gelen bela ve musibetlerin günahlarımız yüzünden olduğu belirtilir. Ayrıca Kuran-ı Kerim’de bazı kavimlerin toplu olarak imha edilmesinde onların çeşitli günahları korkusuzca işlemeleri; peygamberlere uymamaları ve karşı gelmeleri gerekçe olarak gösterilir. Her ne kadar bu toplu imha ile ilgili ilahi yasa (sünnetullah), peygamberimizin (s.a.s) ümmeti için kaldırılmışsa da insanların toplu olarak zarar gördüğü âfetlerde de her insanın çıkarması ve alması gereken ibret dersleri vardır.

83. el-Afüvvu(günahları affeden, silen):

Günahları bağışlama anlamına gelen Allah’ın (c.c.) başka güzel isimleri de bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını daha önce gördük: el-Gafûr, el-Gaffâr. Her iki güzel isim de Arapça’da aynı kökten, “örtmek” anlamına gelen bir fiilden türemişlerdir. Allah (c.c.) bu güzel isimlerinde “günahları örten” anlamına gelen bir tecelliyle kullarına yönelmektedir. El-Afüvvu güzel isminde ise “günahları silen” anlamı bulunmaktadır. Dolayısıyla el-Afüvvu güzel ismi, diğerlerine göre, daha geniş bir anlama gelmekte, günahlar karşısında daha köklü bir temizlemeyi karşılamaktadır. Tabii el-Gafûr, el-Gaffâr güzel isimlerinde de bir “günahları bağışlama” anlamı bulunmaktadır. “Günahları örtmek” demekle onları gözlerden saklayıp bağışlamamak anlaşılmamalıdır. Bu güzel isimlerle vurgulanan anlam günahların bağışlandığı ama hesap defterinde, mahşer gününde kulun hafızasında vs. sabit kaldığıdır. El-Afüvvu güzel isminde bu bağışlanma, daha genel bir anlama sahiptir; günahların Kiramen Katibin Melekleri’nin hafıza ve defterlerinden, Levh-i Mahfuz’dan, kısacası ona tanıklık eden Allah (c.c.) dışındaki herkesin bilgisinden, hatta o kulun bilincinden de silinmesi demektir.

84. er-Raûfu(pek şefkatli):

“Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Kuşkusuz Allah Raûf’tur, Rahîm’dir (Bakara suresi, ayet 143).”

Kuran-ı Kerim’de er-Raûf güzel ismi yukarıdaki ayette olduğu gibi genellikle er-Rahîm (esirgeyen) güzel ismi ile birlikte geçer. Her iki güzel isim arasında bir anlam yakınlığı bulunmakla birlikte tabii ki bir anlam ayırtısı da söz konusudur. Er-Rahîm güzel ismi ile er-Raûf güzel ismi arasındaki anlam ayırtısını şu örneklerde rahat bir şekilde görebiliriz: Allah (c.c.) cehennem azabından kurtulmamız için nefse çok ağır gelen oruç ibadetini farz kılmıştır. Görünüşte oruç yeme, içme, cinsel birleşme gibi doğal ihtiyaçları belli bir zaman aralığında yasaklamakla nefse bir sıkıntıdır. Ama ahirette mümin için cehennemden kurtulmada bir rahmet kapısı olacaktır. Bu yönüyle bu ibadetin temelinde Allah’ın er-Rahîm (esirgeyen) güzel isminin gizli olduğunu görürüz. Bunun yanında tuttuğumuz oruçta bazı kolaylıklar da yaşarız. Bu kişiden kişiye farklılık gösterir: Sağlığımız uygundur; hava, sıcaklık-soğukluk durumu bize zarar vermeyecek özelliktedir; rahat bir işimiz vardır… Daha bunlar gibi pek çok etkenle bize şefkat edildiği, yaratıcımızın bizi orucun sıkıntılarından koruduğu özel ihsanlar, kolaylıklar göze çarpar. İşte bu noktaların her birisinde Allah’ın (c.c.) er-Raûf (pek şefkatli) güzel ismi tecelli etmektedir.

85. a.Mâlik-ül Mülki b.Zü’l- Celâli ve’l- İkrâmi c.el- Muksitu:

Hadis kitaplarındaki riyavet farklılığından dolayı meydana gelen artma ve eksilmeye karşın ilgili hadiste ısrarla belirtilen 99 sayısını korumak ve bu yüzden güzel isimlerden hiçbirisini yitirmemek düşüncesiyle burada üç güzel isim toplanmıştır.

Bu üç güzel isim incelendiğinde birbiriyle olan anlam yakınlıkları, anlam bakımından birbirlerini bütünlemeleri hemen dikkati çeker. Şöyle ki: Allah (c.c.) mülkün gerçek sahibi olan yüce hükümdardır: Mâlik-ül Mülki. Mülkünde bir hükümdar gibi istediğini cezalandırmakta ve ödüllendirmekte, istediğine ululuğunu ve cömertliğini göstermekte özgürdür. Bundan dolayı kimse O’nu yargılayamaz: Zü’l-Celâli ve’l- İkrâmi. Tabii tüm bunları bir dengeyle, ölçüyle, mutlak adaletiyle yapar. Çünkü herkes onun kuludur. Kulları arasında ancak emir ve yasaklarına uyanlardan razıdır. Uymayanlara bu dünyada mühlet verir, ahirette onları cezalandırır. Uyanları bu dünyada bazı sıkıntılarla imtihan etse de ahirette ödüllendirecektir. Mutlak adaleti, gereği şekilde ancak ahirette anlaşılacaktır: el-Muksitu.

86. el-Câmi’u (dağınık şeyleri biraraya toplayan; parçaları, gönülleri birleştiren):

Allahın dağılan her şeyi birleştirmeye gücü yeter. Bu ona çok kolaydır. Zira bir şey irade ettiği zaman ‘ol!’ demesi yeterlidir. Bu ilk yaratmada böyle olduğu gibi dağılan şeyleri bir araya getirmede de böyledir.

87. el-Ganiyyu (Allah [c.c.] kimseye muhtaç olamayan zengindir):

Allah (c.c.) evreni, içerisindekileri yoktan yaratmıştır. Bunları yaratırken de Kendi’sinden bir şey eksilmemiştir. O’nun yaratması sadece “Ol!” emriyledir. Tüm zenginlikleri bu şekilde O yarattığı gibi daha nicelerini de yaratmaya güç ve kudret sahibidir. Bundan dolayı O mutlak zengindir.

88. el-Muğnî (Allah [c.c.] dilediğini zengin eder):

Zenginlik, yoksulluk gibi bir imtihan konusudur. Aslında bu dünya bir ceza ve ödül yurdu değildir. Zenginlik de yoksulluk da bir hikmete göre taktir edilmiştir. Bu bakımdan zengin olan kimselerin varlıkları ile Allah (c.c.) tarafından ödüllendirilmediğini, ebedi ahiret yurdu için imtihan edildiklerini düşünmeleri gerekir. Tabii aynı şeyi yoksulluk için de düşünmeli, kişinin yoksullukla Allah (c.c.) tarafından cezalandırıldığını varsaymaktan ziyade imtihan edildiğini düşünmek daha doğrudur. İnsan kendisi için zenginliğin mi yoksa yoksulluğun mu daha hayırlı olduğunu bilemez. Allah (c.c.) kulları için en hayırlı olanı ezelde tespit etmiş, bu konudaki kısmetimizi kaderimizle belirlemiştir. İnsanın kendisiyle barışık olması, öncelikle toplumsal konumunu, ekonomik durumunu kabullenip haline şükretmesiyle olur. Tabii Allah’ın (c.c.) fazlını ve rahmetini aramak, meşru yollarla varlıklı olmaya çalışmak da yanlış şeyler değildir. İnsan dünya ve ahiret dengesini kurduktan sonra zenginlik de güzel bir şeydir.

89. el-Mu’tî (Allah [c.c.] hikmeti gereği dilediğine ihsanda bulunur):
90. el-Mâni’u (Allah [c.c.] hikmeti gereği hayrı, şerri engeller):

Bütün hayırların, ihsanların kaynağı Allah’tır. Bazen insan bu büyük gerçeği unutur, vesilelere takılıp kalır. Bütün gönlüyle onlara teşekkür eder, yaratıcısına şükretmek, şükür secdesi yapmak hatırına gelmez. El-Mu’tî güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Bu dünya bir ödül ve ceza yurdu olmadığı için bütün hayırların, ihsanların bir imtihan konusu olduğunu da unutmamak gerekir. Bir devasız hastalık ölüm döşeğindeki insan için bütün günahlarına kefaret olarak ihsan edilmiş büyük bir nimet olabilir. Bir zenginlik de kulun azgınlaşıp ebedi cehennemlik olmasına neden olabilir. Allah’ın (c.c.) hayrının, ihsanının nerede gizli olduğunu bilmemize imkan yoktur. Onun için Allah’tan (c.c.) gelen her şeye temkinli yaklaşıp duygularımızla, nefsimizle hareket etmemeliyiz. Onlardaki hikmeti düşünmeliyiz. Güzel şeyleri şükürle, şerleri sabırla karşılamalıyız. Kader karşısında imtihanda olan bir kul olduğumuzu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamamız gerekir. el-Mâni’ güzel isminin pek çok tecellisini hayatımızda, çevremizde gözlemleyebiliriz. Örneğin insanın vücudunda bulunan akyuvarlar mikroplara karşı korurlar. Mikropla Allah (c.c.) ed-Dârr (şer, zarar Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismini tecelli ettirirken akyuvarlarla el-Mâni’ güzel ismini kalkan gibi onun önüne koymaktadır.

91. ed-Dârru (Şer, zarar hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir):
92. en-Nâfi’u (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir):

Kadere iman bilindiği üzere imanın altı rüknünden birisidir. Kader içerisinde en önemli konu ise hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği hususudur. İnsanlar hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiğini unutup sebeplere bakarlar. Şer karşısında öfkelenip deliye dönerler, dinden imandan çıkıp katil bile olurlar; hayırda da Allah’a (c.c.) şükretmeyi unutup vesilelere takılıp kalırlar.

Allah (c.c.) kullarına karşı her zaman lütufkardır. Onları kaldıramayacakları yüklerle imtihan etmez. “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40).” Allah’ın (c.c.) ed-Dârr güzel ismi insanın zararına değil hayrınadır. Şöyle ki: Dünyada başımıza gelen kötü şeyler bir hikmete dayanır. Dünya hayatı geçicidir, asıl olan ahiret yurdudur. Bu dünyada kötü olarak görülen şeylerin altında insanların ahiret hayatlarında kurtuluşa, ebedi mutluluğa vesile olan pek çok hayırlar bulunabilir. Bu açıdan asıl şer, zarar bu başa gelen kötü şeylerden gereği şekilde yararlanmamaktır. Bu durumda başımıza gelen kötü şeyler, her ne kadar Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana geliyorsa da bu durumun sünnetullaha, ilahi bir kurala dayanan bir nedeni bulunmaktadır. Allah (c.c.) bela ve musibetleri yaptığımız kötü şeylere karşı vermektedir: “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şûrâ suresi, ayet 30).”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, ayet 79).”

93. en-Nûru (nurlandıran, nur kaynağı):

Nur, iki biçimde tanımlanabilir. Birisi maddi olanıdır. Biz bu nurla (ışıkla) görürüz. En başlıca kaynağı güneştir. Ayrıca evimizi, sokağımızı aydınlatan ışık da bu nurdandır. Bu nur olmasaydı dünyamız kapkaranlık kalacaktı. Allah’ın (c.c.) pek çok ayeti, güzel ismi göz duyu organına hitap etmektedir. Demek ki bu nur olmasaydı çok cahil kalacaktık. Diğer nur manevidir. Bu da maddi nur kadar önemlidir. Hatta maddi nurdan daha önemlidir. Zira bununla da gönül dünyamız aydınlanır. İmanımız gerçekleşir, güçlenir. Nasıl görme engelli insanlar bir şey göremezlerse iç dünyaları kör olanlar da imanın esaslarını kavrayamazlar, inkar ederler. Bir insanın bu dünyada gözlerinin görmemesi bir ömürde gerçekleşir, son bulur, ama manevi körlük ebedi hayata mal olabilir.

94. el-Hâdî (kalplere hidayet yolunu gösteren, insanlara hidayet veren):

Allah (c.c.) insan ve cin sınıfı dışındaki tüm canlı varlıklara uyulması zorunlu olan bir yaşam tarzı vermiştir. Bunu onların iç dünyalarına bir program olarak yerleştirmiştir. Her canlı varlık buna göre yaşar, beslenir, ürer ve ölür. Göçmen kuşlar bununla nereye göç edeceklerini bilirler. Balıklar uzun yolculuklarına bu sayede çıkarlar. Örümcek ağını yapar, arı peteğini kurar, ayı ininde kış uykusuna yatar. Tavuk bununla yumurtlar, kuluçkaya girer, yavrularını herkese karşı korur. Bu el-Hâdî güzel isminin evrensel çaptaki tecellisidir. Bundan insan da payını alır. Analık iç güdüsü de bir yaşam sigortası gibi yeni doğan yavru için yapılması gerekli olan işleri tetikler. İnsan diğer varlıklardan ayrı olarak irade sahibidir. Ona yaşam tarzını belirleme ve seçme sorumluğu yüklenmiştir. Bu konuda yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Ona hayır ve şerri, her iki yolu da gösterdik (Beled suresi, ayet 10).”, “Biz ona hidayet yolunu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör (İnsan suresi, ayet 3).”

95. el-Bedî’u (Allah [c.c.] eşsizdir, benzersizdir; örneksiz yaratandır):

Allah (c.c.) modelsiz ve örneksiz olarak bu evreni ve içerisindeki her şeyi yoktan yaratmıştır. O’nun yaratmasına bir sınır koyamayız. Yarattığı şeylerin pek azından haberimiz bulunmaktadır. Cennet ve cehennem yaratıldıkları halde gözlerimizin önünde değildir ve bunlar bizlerin ölümümüzü, kıymetin kopmasını ve hesap olayını beklemektedirler. Ayrıca cinler ve melekler gibi duyu organlarımızdan gizlenen başka varlıkların âlemleri de bulunmaktadır. Allah’ın (c.c.) yaratma gücünü ve varlıklarını dünya yaratılalı beri yıldızlarının çoğunun ışığı bize ulaşamamış bu uçsuz bucaksız evrenle sınırlandıramayız. Allah (c.c.) mahiyetlerini bilemeyeceğimiz nice evrenlerin de sahibidir. Allah’ın (c.c.) mülküne ve yaratmasına bir son düşünülemez. Çünkü “O, her an yaratma halindedir (Rahmân suresi, ayet 29). Her yarattığı varlık da yüce Allah (c.c.) gibi eşsiz ve benzersiz bir özellik taşımaktadır.

96. el-Bâkî (var oluşunun sonu olmamak):

Allah (c.c.) yaşamamız için iç dünyamızda bir açlık içgüdüsü yaratmıştır. Bu içgüdü olmasaydı pek çok insan yemek yemeyi ihmal eder, sağlığını bozardı. Allah (c.c.) sadece iç dünyamızda el-Hayy güzel ismiyle açlık içgüdüsünü yaratmamış dış dünyada da er-Rezzâk güzel ismiyle bunun için yeryüzü büyüklüğünde bir sofra kurmuştur. Bitkilerin, hayvanların çoğu iştahımıza ve midemize hizmet etmektedirler. İnsanın iç dünyasında bir de ebedi yaşam arzusu vardır. İnsan fani olmayı kendisine, sevdiklerine hiç yakıştırmamaktadır. Ölüm sanki hiç başına gelmeyecek bir şeymiş gibi yaşamaktadır. Bunun nedeni insanın ebedi yaşama olan tutkusudur. Allah (c.c.) nasıl açlık içgüdüsünü tatmin için yeryüzünü bir sofra gibi hazırlamışsa, elbette insanın bu ebedi yaşama arzusunu görmezden gelmeyecek, ahireti de yaratacaktır.

97. el-Vârisu (her şeyin tek varisi, hakiki sahibi):

Varis, ölen kişinin malını mülkünü mirasla veya vasiyetle bıraktığı kişiye denir. Bu anlamda Allah (c.c.) mutlak varistir. Çünkü her insan ölümü tadacak, dünya ve içerisindeki her şey en sonunda Allah’a (c.c.) kalacak, Allah (c.c.) da yaratılmış olan hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı için kıyamet günü bütün bunları yok edecektir. İnsanın varisinin veya varislerinin olması güzel bir şeydir. Hele malını mülkünü bırakacağı kendi öz evladının veya evlatlarının bulunması insanı daha da huzurlu kılar. Canımızdan aziz bildiğimiz mal ve mülkümüz hakkında kaygı duymamamıza, gönül rahatlığı ile bu dünyaya gözlerimizi kapamamıza vesile olur. Ama evladı da olsa birisinin ‘Ben senin malın mülküne varisim, malın mülkün bana kalacak’ diye kendini tanıtması veya bu durumu sürekli hatırlatması can sıkıcı bir şeydir. İnsanın nefsine ağır gelir. Çünkü bu söz bize ölümlü oluşumuzu bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Gerçi aynı kişi veya kişiler bir gün öleceğimizden söz etseler belki bu kadar içerlemeyiz ama iş mal mülkle dava edilince nefsimiz tıpkı ağzındaki kemiği başkalarıyla paylaşmak istemeyen bir köpek gibi hırlamaya, huysuzluk çıkarmaya başlayacaktır. Durum böyle ise yüce Allah (c.c.) hangi hikmete binaen bize bu gerçeği hatırlatmakta, el-Vâris güzel ismi ile her şeyin tek varisi, hakiki sahibi olduğunu bildirmektedir? Öyle anlaşılıyor ki Allah (c.c.) bu güzel ismi ile nefsimizi terbiye etmekte, mal ve mülke karşı aşırı bağlılığımızı gözden geçirmemizi istemektedir.

98. er-Reşîdu (doğru yola ulaştıran, irşat eden):

Er-Reşîd güzel ismi El-Hâdî güzel ismi ile büyük bir benzerlik göstermesine karşın aralarında elbette bir anlam ayırtısı bulunmaktadır. El-Hâdî güzel ismi İslam dini ile tanışmamış yada küfrün, günahın içerisinde bulunan birisinin hidayete gelmesi, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uymasıdır. Er- Reşîd güzel ismi ise İslam’ın emir ve yasaklarını yerine getiren bir Müslüman’ın Allah’a (c.c.) daha yakın olma arzusu ile bir Allah (c.c.) dostuna (mürşid-i kamil) nefsini teslim edip terbiye ve irşat olmasıdır. Kuran-ı Kerim’de Vâkı’a suresinde Allah (c.c.) mahşer günü insanları üç sınıfta değerlendireceğini belirtmektedir: Kitabı sağdan verilen (ashâbu’l-meymene), kitabı soldan verilen (ashâbu’l-meş’eme), imanda ve fazilette öncüler (es-sâbikûn) olmak üzere. Buna göre kitabı sağ taraftan verilenler Allah’ın (c.c.) el- Hâdî güzel ismi ile hidayete ulaşmış, İslam dininin emir ve yasaklarına uyarak takva ehli olmuş kimselerdir. Bunlar cennetliktirler. Kitabı sol taraftan verilecek olanlar küfür üzere veya günahkar Müslümanların içerisinde tövbe edemeden ölen insanlardan oluşur. Günahkar Müslümanlar cehennemde cezalarını çektikten sonra kurtulacaklardır, küfür üzere ölenler için ise ebedi kalmak üzere cehennem vardır. İşte konumuzu teşkil eden üçüncü sınıf insanlar, hidayetlerinden sonra Allah’ın (c.c.) er-Reşîd güzel ismi ile bir Allah dostu (mürşid-i kamil) vesilesi ile irşat olmuşlardır. Tabii sâbikûnlar gerek amelde gerekse Allah’a (c.c.) karşı duyulan ilahi aşkta ashâbu’l-meymeneyi geçmişlerdir. Ahirette bunlara verilecek ödüller de buna göre çok daha büyük olacaktır. İlgili surede bunların çoğunun önceki ümmetlerden azının da Hz. Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olacağı belirtilmektedir.

99. es-Sabûru (cezaları erteleyen, çok sabırlı):

Allah (c.c.) kullarının günahlarına karşı çok sabırlıdır. Hemen cezalandırmaz. Onların yola gelmeleri için süre tanır. Bu zaman zarfında onları anlayacağı dillerle uyarır.

Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de kullarını hemen cezalandırmamasının nedenini şöyle açıklamaktadır: “Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir (Fâtır suresi, ayet 45).” Es-Sabûr güzel ismi, el-Halîm güzel ismine anlam olarak çok benzer. Ama aralarında bir anlam ayırtısı da bulunmaktadır. El-Halîm güzel isminde kulların günahlarını hemen cezalandırmamanın yanında bunlardan vazgeçme, bağışlama gibi bir anlam inceliği söz konusudur. Çünkü el-Halîm güzel ismi Kuran-ı Kerim’de genellikle (altı ayrı ayette) el-Gafûr güzel ismi ile birlikte kullanılmaktadır. Oysa es-Sabûr güzel isminde sadece kullarının günahlarını hemen cezalandırmama, sonraya bırakma anlamı bulunmaktadır.

Muhsin İyi

Vahdet-i Vücut (Vücut Birliği), Vahdet-i Şuhut (Şahit Olunan Birlik), Fenafillâh (2)

Duygu ve coşkular sonuçta düşüncelere dayanır. İlahi bir sarhoşluk ve muhabbet hali (duygusu, coşkusu) ile sofilerin ağzından çıkan çoğu görünüşte şeriata ters düşen ve onunla çatışan sözler, böyle düşünsel bir temelden kaynaklanamaz mı?
Duygu ve coşkular sabun köpüğü gibidir. Dışarıdan bakan onun bir şekle ve cisme sahip olduğunu düşünür, ama onlar ele avuca girdi mi yok olurlar. Yani duygu ve coşkuları bir düşünce kalıbına sokmaya çalıştığımızda onlar bir anda sönerler. Tabii duygu ve coşkular bir düşünsel temelden kaynaklanır. Ama bu düşünsel temeli ararken duygu ve coşkulardan hareket etmek doğru değildir. Bu insanı yanlış yargılara götürebilir. Örneğin Hallac-ı Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkım)’ sözü, bir tasavvufi coşkunlukla ve muhabbetle söylenmiştir. Buradaki coşku ve duygu Allah’ın el-Hak güzel isminin kendi üzerinde tecelli ettiğidir. Şimdi bizler onun bu duygu ve coşkusunu temel alıp onu böyle bir düşünce ve mantık kalıbına koyduğumuzda Hallac-ı Mansur’un ilahlık davasında olduğunu düşünebiliriz. Onu haksız yere mahkûm ederiz. Nitekim devrinde de mübareği bu sözüyle mahkûm edip ilgili sözü şeriata uygun bulmadıkları için kanına girmişlerdir. Hâlbuki günde bin rekât nafile namaz kılan, ilgili sözü nedeniyle hapsedildiğinde ayağındaki ve kollarındaki zincirlerin tazyiki yüzünden ancak günde beş yüz rekât nafile namaz kılabilen Hallac-ı Mansur, böyle bir düşünceden, iddiadan uzaktır. Ama dedik ki, duygu ve coşkular, bir düşünsel temelden kaynaklanır. Öyle ise Hallac-ı Mansur’u bu sözü söyletmeye sevk eden düşünce temeli nedir? Evet, bu o kadar zor bir soru değildir. Görünmesi, anlaşılması güçlük arz eden karmaşık bir konu da değildir. Köpüğü ele avuca alamayız ama onun su ve sabundan kaynaklandığını hemen biliriz. Sabunu bilmeyen bir çocuk köpüğe bakıp da onun su ve sabundan kaynaklandığını hiçbir zaman anlayamayacaktır. Çünkü köpüğün ne suyla ne sabunla görünüşte bir ilgisi ve yakınlığı bulunmamaktadır. Bizler sofilerin rabıtanın ve zikrin, tabii en başta ‘Allah’ ve ‘La- ilahe illallah’ kelimelerinin zikirlerinin etkisiyle tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut halini yaşamakta olduğunu biliyoruz. Eldeki sabunun suyla teması neticesinde köpüğün oluşması kadar açık, gözler önünde olan bir gerçektir bu. Çünkü bu yol tevhit akidesiyle başlıyor, tevhit akidesinin derinleştirilmesi ile de ilerliyor. Bu yolun içerisindeki, dışındaki herkes de bu gerçeği bilmektedirler.

Bütün tasavvufi haller, hususiyle vahdet-i vücut hali temelini tevhit akidesinden alır: ‘La ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur).’ Sofi la ilahe (ilah yoktur) kazmasıyla nefsini, varlık âlemini deşmeye, yok etmeye çalışır. Çünkü bunlar Allah’ın ‘Ol!’ emri ile yokluktan yarattığı varlıklardır. Sofinin de Allah’a ulaşmasını engelleyen masivalardır. Sofi bu engelleri kaldırdıkça Allah’ın varlığını ispat etmiş (illallah) olur. Öyle bir dereceye gelir ki, ilahi bir sarhoşluk ve muhabbet eseri ağzından bazı şeriata ters düşen sözler dökülmeye başlayabilir. İşte örneğini verdiğimiz Hallac-ı Mansur’un ‘Enel-Hak (Ben Hakkım)’ sözü bu kabildendir. Bu sözle ilahlık (benlik) davası değil, bilakis ilahi sarhoşluk ve muhabbetin eseri olarak benliğini Allah’ta (El-Hak) yok etmiş bir kişinin kendisinden (nefsinden) geriye bir şey kalmadığı ve tıpkı kendisini ateşte yakan kelebekler misali eriyip kaybolduğu, yok olduğu ifade edilmektedir. Tabii her fedakârlık bir dava için yapılır. Bir şeyi ispat içindir. Kendini (nefsini) Allah’ın el-Hak güzel ismini ispat için yapılan fedakârlığın ve davanın temeli de apaçıktır ki ‘La ilahe illallahtır (Allah’tan başka ilah yoktur).’ Çünkü davanın amacı, davanın bayrağında, temel taşlarında az çok işaret edilir. Hallac-ı Mansur’un ilgili sözü tevhid-i zat (vahdet-i vücut) hali için klasik bir örnektir. Tevhid-i zat Allah’ın zat veya güzel isimlerinin kulda tecelli ettiği duygu ve coşkusunun mahsulü olarak meydana gelir. Tasavvufta çok ileri bir hal olduğu için onu sıradan bir insan olarak anlayabilmemiz mümkün görünmemektedir. Ancak çok uzak ve biraz da ilgisiz bir örnek olarak şunu verebiliriz: Bir küçük çocuk, babası yeni bir araba alınca, ailenin tüm bireylerinin sevincini daha bir coşkun ve duygusal boyutta yaşayabilir. Kendi yaşındaki arkadaşlarına arabayı göstererek ‘Benim arabam!’ diyebilir. Bunu söylerken de egosu müthiş bir haz duyacaktır. Çünkü araba kavramının yüklendiği sevinç coşku ve duygusu ile küçük çocuğumuz babası ile kendisini özdeştirmektedir. Bunun gibi, insan hangi makamda olursa olsun, Allah (c.c.) karşısında asla kulluktan öteye geçemeyecektir. İnsan insandır, Allah da Allah’tır. Aralarındaki ilişki, yaratanla yaratılandır. Allah (c.c.) kullarına hiçbir suretle muhtaç değildir. Hele Allah’ın insanların ibadetlerine hiçbir ihtiyacı yoktur. Ama insan Allah’a (c.c.) muhtaçtır. İbadetler hem dünyada hem ahrette huzur ve mutluluğumuz için muhtaç olduğumuz büyük nimetlerdir. Durum böyle iken, sofi tasavvuf ve tarikat yolunda çektiği zikirlerle ve yaptığı rabıtalarla yavaş yavaş nefsinden ve masivadan yüz çevirir. Öyle hale gelir ki tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat hallerinden sonra vahdet-i vücut hallerini yaşamaya başlayabilir. Allah’ın Zatına olan iştiyakı, ilahi sarhoşluğu ve muhabbeti ile üzerinde tecelli eden Allah’ın güzel isimlerini sahiplenme halini hissedebilir. Daha doğrusu nefsini ve bütün varlık âlemini yok bilerek tıpkı küçük çocuğun babasının arabasına ‘Benim arabam’ demesi gibi sofi de Allah’ın zat ve güzel isimlerinin üzerinde tecelli ettiğini vurgulayan cümleler söyleyebilir. Bu sözler görünüşteki anlamaları ile şeriata da ters düşebilir.

Vahdet-i vücut halinin tesiri ile iman ile küfrü bir, aynı gören birisi de böyledir. Kuşkusuz iman ve küfür ayrı şeylerdir. Allah (c.c.) küfürden razı değildir. Küfürle vasıflanan kişiyi ebedi cehennemle cezalandıracaktır. İmandan ise razıdır. Onu er geç cennetle mükâfatlandıracaktır. Bu, düşünsel temelde sofinin de bildiği ve onayladığı bir yargıdır. Çünkü şeriat bunu kalın çizgilerle belirlemiştir. Bunu inkâr, bu çizgileri aşmak, çiğnemek küfür demektir. Vahdet-i vücut hali ile ağzından ilahi muhabbetin ve sarhoşluğun etkisi ile iman ve küfrü bir, aynı gördüğünü söyleyen bir sofi bununla tevhid-i sıfat halini yaşadığını vurgulamaktadır. Bunu düşünsel boyutuyla kabul ettiğini iddia etmesi imkânsızdır. Kabul ederse dinden çıkmış olur. Zındıktır.

Tevhid-i ef’al gibi tevhid-i sıfat, tevhid-i zata (vahdet-i vücut) ulaştıran ara basamaklardır. Tevhid-i sıfat nasıl bir karakter arz etmektedir?
Sofi tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez tevhid-i ef’al ahlini yaşamaya başlayabilir. Birinci yazımızda buna kısmen de olsa değindik: Yüzüne sebepsiz yere tokat yiyen bir sofinin halini anlattık. Bu halle şeriata aykırı düştüğünde sofinin hale değil şeriata dikkat etmesi, ama elden geldiğince de tevhid-i ef’al halini muhafaza etme yolunda gayret sarf etmesi gerektiğini belirttik. Fiilleri yaratan Allah’tır; ama Allah (c.c.) iyi fiillerden razıdır, kötülerinden razı değildir. Oysa bizim sofi, fiilleri Allah (c.c.) yarattığı için, tabii bir de başa gelen bela ve musibetin kulun yaptığı günahlar yüzünden olması ilahi kanunu ile (daha doğrusu başka nedenler de var ama kul manevi terakkisi için meseleyi böyle bilmelidir) sebepsiz olarak kendisine tokat atan kişiden davacı olmak şurada dursun, ucuz kurtulduğu için haline şükrediyordu. Bu çok kutlu ve kıymetli haldir. Bu halin seyr u sulukta terakki için muhafaza edilmesi gerekiyordu. Ama beri yandan da hale itibar edilmeyip hak hukukun da aranması gerekiyordu. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre insanlar ahrette tasavvuf ve tarikat yolundaki hallerine göre değil şeriata göre hesaba çekilmektedir. Halle, şeriat ahkâmları çatıştığında hale itibar edilmeyip şeriata yönelmek gerekiyordu.

Bu tevhid-i ef’al halinin (tevhid-i sıfat ve tevhid-i zat) en temel sebebi sofinin çektiği zikirle ve yaptığı rabıtalarla Allah’a doğru bir seyr u sulukta olmasıdır. Yani sofimiz manevi olarak yükselmektedir. Bu yükselme ruhen meydana gelmektedir. Elbette bu sırada kişinin ruhu aynı zamanda bedeninde de yer almaktadır. Ama ruh bizim gibi maddi kanunlara bağlı değildir. Onun bağlı olduğu kanunlar bambaşkadır. Allah’tan ilahi bir soluk olduğu için onun kanunlarına akıllar ermez. Onun için insanlar peygamberimize (s.a.s) ruhtan sordukları vakit, ‘Size bu ilimden pek az bir şey verilmiştir.’ diye, Rabb’imiz Kuran-ı Kerim’de açıklama yapmaktadır (bk. İsra suresi, 85). Ruh, bedende yer alırken manevi olarak da ya yukarıya ya da aşağıya doğru bir yolculuk halindedir. Cennet de cehennem de yaratılmış durumdadırlar. Bizleri beklemektedir. Peygamberimiz (s.a.s) miraçta her iki yeri de bizzat hem bedenleri hem de ruhları ile ziyaret buyurdular. Kim bunu inkâr ederse ehl-i sünnet çizgisinden dışarı çıkar. Bizler de bu dünyada ruhen bu iki yerden birisine, yani cennet veya cehenneme doğru bir manevi seyir halindeyiz. İnsanlar şöyle bir kendilerine ve etrafındaki insanlara derin bir nazarla bakarlarsa onların veya kendilerinin nereye doğru koştuklarını, hatta yükseldiklerini veya düştüklerini göreceklerdir. Zira cennet de cehennem de bin çeşit halleri ile çok uzaklardan bile varlıklarını hissettirmektedirler. Günahlar ruhu aşağı doğru çekerler. Hele küfür, kendisini bağlayan halatları kopmuş bir asansör gibi içerisindekileri sonsuz bir hızla cehennem doğru düşürür. O insanların halleri de derin bir nazarla bakıldığında bunu gözler önüne getirir. Sonsuz bir hızla düşen insanlar oldukları her hallerinden bellidir. Cennet kendisine doğru yaklaşan insanların ruhlarına huzurla, yüzlerine nurla esintiler serper. İnsanların uykuda iken aşağı doğru hızla düşmeleri de manevi hallerine bir işaret olabilir. (Tabii bunu pek vesvese yapmamak lazım. Rüyada düşme sadece bu anlama gelmez. Başka anlamları da var.) Tasavvuf ve tarikat yoluna giren sofi rabıta ve özellikle zikir sırasında ruhsal olarak yükselişe geçer. Rüyalarında uçması, denizlerde yürümesi de buna işaret eder. İşte bu durum ilahi sarhoşluğun ve muhabbetin neticesidir. Vahdet-i vücudun (tevhid-i zat) alt basamakları olan tevhid-i ef’al ile tevhid-i sıfatı doğurabilir.

Tevhid-i sıfat, yine ilahi bir sarhoşluk ve muhabbetle Allah’ın (c.c.) insanda ve varlık âleminde genellikle birbirine zıt olarak tecelli eden güzel isimlerinin sofi tarafından ayrım gözetilmeksizin eşit olarak sevilmesidir. Örneğin insanların bir kısmı kâfirdir, bir kısmı mümindir. Biz müminleri severiz, kâfirlerden nefret ederiz. Çünkü Allah (c.c.) kâfirlerden razı değildir, müminlerden ise razıdır. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bunu emrettiği gibi peygamberimizin (s.a.s) sözleri ve hayatı da bunu doğrulamaktadır. Ama sofi bu nazarla olaya bakmaz. İçerisinde bulunduğu manevi sarhoşluk ve muhabbetle kâfirleri de müminleri de Allah (c.c.) yarattığı için bir ve aynı görmektedir. O Allah’ın her şeyine ilahi bir aşk duymakta, hayranlıkla kendinden geçmektedir. Tıpkı mecazi (kadın erkek) aşklarda âşıkların gözlerinin kör olması, âşık oldukları insanların kötü ve zayıf yanlarını görmemesi gibi sofi de vahdet-i vücut halinde sadece Allah’ı düşündüğü, bütün varlık âlemini yok hükmünde bildiği için O’nun yarattığı her şeyi de sevmekte ve hayran olmaktadır. Varlık âlemindeki zıtlıkları ayırmaya ve onlara karşı şeriatın emrettiği zıt duygular duymaya güç ve takat bulamamaktadır. İlahi aşkı ve sevgisi buna mani olmaktadır. Çünkü varlık âlemini, insanları, kendisini hayal, gölge mesabesinde görmekte, onlara gerçek birer varlık hüviyeti verememekte, Allah’a olan aşkı ve sevgisi nedeniyle zıtları da aynı oranda sevmektedir. Bu hal tıpkı içki içip sarhoş olan bir kişinin aklı muhakemesini yitirmesi sonucu içerisinde bulunduğu sevinç hali nedeniyle herkese sarılması ve herkesi öpmek istemesi gibi bir durumdur. Çünkü sarhoş herkesi kendisi gibi sevinçli görmekte, içerisinde bulunduğu sevinç duygu ve coşkusunu herkese ayrım gözetmeksizin yaymakta, yansıtmakta, onların da kendisi gibi sevinçli bir duygu ve coşku seli içerisinde olduğunu varsaymaktadır. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, bu bir hal olduğu ve düşünce olmadığı için hal sahibi sofi bundan sorumlu tutulmamaktadır. Allah indinde de mazurdur. Ama bunun hal sahibi olmayan kişiler tarafından söze dökülmesi ve bir düşünce olarak savunulması din dışı bir durumdur, zındıklıktır. Allah göstermesin insanı dinden çıkarır. Küfre götürür. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre hal sahiplerini bu sözlerle taklit edenler de küfre düşerler. Bunlar sofi oldukları halde böyle bir hali gerçekte yaşamamaktadırlar. Ama hal sahibi sofinin Allah indinde bundan mazur olduğunu demin belirttik.

Sofi her zaman halinin kıymetini bilmeli, muhafaza etmelidir. Çünkü manevi seyrinde bu ilahi sarhoşluk ve muhabbet bir sermayedir, ama buna şeriat karşısında zerre kadar kıymet vermemeli, bunun düşüncesinin de küfür olduğunu, insanı ebedi olarak cehenneme götüreceğini bilmelidir. Elinden geldiğice de bu hali söze dökmemeli, bundan sakınmalıdır. Allah (c.c.) indinde önemli olan şeriattır. İmam-ı Rabbani Hazretlerine (k.s.) göre, tarikatın da, hakikatin de, marifetin de amacı şeriattır. Bahaeddin Nakşibendiyye Hazretlerine (k.s.) göre, tarikat ve tasavvuf yolunun amacı şeriatın özet ve öz olarak söylediği şeyleri ayrıntılı bir şekilde açıklamak, hükümlerini de keşfi bilgi ile doğrulamaktır. Başka bir şey değildir. Allah (c.c.) bu tür tasavvufi hallerden asla razı olmaz. Allah sadece ilahi emirlerinin yerine getirilmesinden razıdır. Kullarının onları yerine getirmesini ister. Temeli tevhide dayanan tasavvuf ve tarikatın da böyle düşüncelerle, yani küfrün ve imanın bir ve eşit olduğu türünden düşüncelerle, uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat, kısacası vahdet-i vücut hallerinin amacının da sofiyi fenafillâha, bekabillaha götürmek olduğunu, amaç değil araç olduklarını ilk yazımızda belirtmiştik.

Rüyada bir kişinin oğlu ile cima etmesi iyi bir anlama gelir. Ona ilmini, gücünü, ahlakını vermesine, ayrıca evlatları içerisinde kendisine en çok benzeyecek olanına işaret eder. Her baba da zaten bunu ister. Çünkü evlat sahibi olmakta en birinci etken olan düşünce, insanın kendisini her yönü ile temsil eden varislere ve temsilcilere sahip olmak ve onları çoğaltmaktır. Ama gerçek hayatta bir babanın oğlu ile cima etmesi en çirkin ahlaktır ve en korkunç suçtur. Böyle bir babanın yeryüzünde varlığı bile insanı dehşete düşürür, iğrendirir. Ayrıca böyle bir baba, bu sapıklığı ile oğlunu da manevi olarak öldürmüş demektir. Yani rüyada babanın yaptığı cima oğluna ruh ve can verirken gerçek hayatta yaptığı cima oğlunun maneviyatını katletmektedir. Bunun gibi, haller de rüyalara benzer. Haller, rüyalar gibi birtakım anlamlara sahiptirler. Ama gerçek hayatla hiç bir ilgileri yoktur, olmamalıdır. Gerçek hayatta geçerliği olan şeyler, ilahi kanunlardır. Bunlar da Allah’ın kelamı olan Kuran-ı Kerim ile peygamberimizin (s.a.s) sünnetidir. Hallere ilahi kanunlar karşısında değer veren birisi, Allah göstermesin, rüyada örneğini verdiğimiz durumu gerçek hayatta gerçekleştirmek gibi çok korkunç ve iğrenç bir duruma düşebilir. İşte tevhid-i sıfat hali gereği mümin ile kâfiri bir, aynı görüp de bunu dile getiren sofi de rüyadaki durumu gerçek hayatta işleyen kişi gibidir. Çok korkunç ve vahim durumlara yol açabilir. Hele onu bu hal nedeniyle taklit edenleri ise doğruca sapıklığa ve azgınlığa sevk eder. Dünya ve ahretlerini karartır. Onun için arifler, bu yolun büyükleri, tasavvuf ve tarikat yoluna girip de mürşidi olmayanın mürşidinin şeytan olacağını söylemişlerdir. Şayet esaslı bir yol gösterici, yani bir mürşid-i kamil olmazsa yaşanan haller insanları nefsin ve şeytanların kışkırtmaları ile mutlaka yoldan çıkaracaktır. Onların vahdet-i vücut gibi temeli tevhide dayanan bir kavrama yanlış ve sapkın çeşitli anlamlar yüklemelerine, İslam’ın özü olan tasavvufu şirkle, küfürle bağdaştırmalarına neden olabilecektir. Maalesef tasavvuf ve tarikat kavramlarının kötü anlamlara çekilmesinde en çok bu durum etmen olarak rol oynamaktadır.

Vahdet-i vücut halini sadece sofiler mi duyar? Vahdet-i vücut halini tasavvuf ve tarikat yoluna girmeden de yaşamak mümkün değil midir? Bazı tasavvuf ve tarikatla uzaktan yakından ilgisi olmayan sanatçıların roman, hikâye, şiir gibi eserlerinde tevhid-i sıfat (örneğin imanla küfrü bir görme) ve vahdet-i vücut (örneğin kişiye veya bütün varlığa ilahi bir anlam yükleme) hallerine ilişkin ifadelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tevhid-i sıfat, vahdet-i vücut gibi üst düzey manevi halleri sıradan insanların, sanatçıların yaşamaları imkânsızdır. Onlar sadece düşünsel ve felsefi temelden bu halleri yalan yanlış algılarlar. Nefs-i emmare düzeyinde de yaşarlar. Kaldı ki tasavvuf ve tarikat yoluna giren sofilerin de belki on binde birisine ancak bu halleri yaşamak nasip olur. Gerçi tevhid-i ef’al hali öyle değildir. Kadere imanın da bir rüknünü kapsadığı için -hayır ve şer Allah’tandır- tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez tevhid-i ef’al hali sofiyi etkisi altına alır. Ama tevhid-i sıfat ve vahdet-i vücut halleri enfüsi ve afaki âlemleri geçtikten, letaifler açılıp değişik renkteki nurları görüp nurlar âlemine vasıl olduktan epey sonra gerçekleşir. Yani Nakşibendiyye tarikatında durum böyledir. Bunlar da mutmaine nefse ulaşmadan önce meydana gelir. O zaman sofi şeytanların hücumlarından ve zulümlerinden de kurtulduğu için Allah’a karşı olan şevki ve aşkı artar. Murakabe-yi akrabiyyet ve murakabe-yi muhabbetlerin tesirleri ile ilahi bir aşk ve sarhoşluk hali yaşamak söz konusu olur. İşte hakkında gürültüler koparılan, tartışılan, eleştirilen, pek çok insan tarafından nefs-i emmare boyutuyla benimsenen bir konu olan tevhid-i sıfat ve vahdet-i vücut halleri o zaman yaşanılmaya başlanır. O da, bu haller, üst düzeydeki bazı sofileri etkisi altına bile alamaz. Yani bu tür bir hal ancak evliyalık yolunda olanların pek azına nasip olur. Sofi şeriatı ölçü olarak elinde bulundurduğu sürece olumsuz bir etkiye de yol açmaz. Onlar da bunları gizlemek zorundadırlar. Bu tür halleri söylerlerse vebal altına girerler. Bunu da genellikle bilirler. Ayrıca şeriat karşısında bu tür hallerine de zerre kadar değer vermezler. Verirlerse o halden bir üst hale yükselemezler, gayelerine de varamazlar. Mürşid-i kâmiller her zaman bu konuda sofilere uyarı yaparlar.

Vahdet-i vücut ve onun ara basamakları sadece birer haldir. Bunların söze dökülmesi, hele hele bir düşünce olarak ele alınması son derce yanlıştır. İnsanı dinden çıkarır. Sofileri bu yönüyle taklit etmek, onların bu tür sözlerine benzer sözleri eserlerinde bir düşünce ve felsefi görüş olarak yer vermek doğru değildir. Bunlar, Allah göstermesin, insanı küfre götürür. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu tür sözlerle sofileri taklit edenlerin küfre düşeceklerini Mektubat’ında mükerreren belirtmiştir. Sofiler yaşadıkları bu hali, yani tevhid-i sıfat, vahdet-i vücut gibi halleri şeriat karşısında değer verip dillendirirlerse, etrafa yayarlarsa şeriatla çatıştıkları için zarar görürler. Halleri nedeniyle Allah indinde mazurdurlar ama böyle yaparlarsa daha yukarı makamlara çıkamazlar, ileri halleri yaşayamazlar. Maksada ulaşamazlar, maksattan mahrum kalırlar. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı Allah rızasıdır. Onlar için tek ölçü ilahi kanunlar olmalıdır. Çünkü Allah (c.c.) ancak ilahi kanunlardan razıdır. Yoksa istidraca da düşebilirler. Yani o haller şeriata dikkat edilmediğinde bir takım şeytani halleri de davet edebilir. Allah (c.c.) o kişiye ilahi bir mekir (hile, oyun) kapısı açabilir.

İnsan daima içerisinde bulunduğu hali savunur. Tasavvuf ve tarikat yoluna intisap etmemiş insanlar genellikle nefs-i emmare seviyesindedir. Nefs-i emmare kötülükleri ve haramları işlemeğe can atan ve onları işlemek için her şeyi yapabilen nefis makamıdır. Bundan dolayı nefs-i emmare sahipleri vahdet-i vücut kuramına dört elle sarılır. Zira nefs-i emmare sahipleri tasavvufun İslam’ın özü olduğunu bilir. Haramları vicdani bir rahatsızlık duymadan işlemek için tasavvufi kavramları kendi hayat ve mantık sistemlerine göre düzenlerler, onlara yeni anlamlar yüklerler. Tasavvufi kavramlar da buna çok müsaittirler. Çünkü çoğu akılla ve mantıkla kavranamaz. Yaşantıyla ve halle anlaşılabilir. Panteizm bu şekilde doğmuştur. Bunlara göre, varlık âlemi ile Allah birdir. Dolayısıyla her şey Allah’tan bir parçadır. Dinler arasında da ayrım söz konusu olmamalıdır. Hele şeriatın haram helal daireleri son derece saçmadır. Kalpler kırılmadıktan sonra her şey mubahtır. İçki içmek, zina etmek başkalarını rahatsız etmedikten sonra günah değildirler. Kâfir ve mümin ayrımı da abestir. Dünyada sadece farklı kültürler vardır. Bunlar da Allah’tan birer parçadırlar. İşte nefs-i emmarenin günahları ve haramları rahatlıkla ve kolayca işlemek için tevhid-i sıfata ve vahdet-i vücuda verdiği anlamlar budur. Bu nefis türü de başkasında değil her birimizde vardır. Çünkü nefis emmare düzeyinde iken ilahi kanunlarla bağlanmak istemez. Özgürlüğe ve bağımsızlığa tutkundur. Onun için de her şeyi arzu ve isteklerine göre yorumlar ve anlamlandırır.

Maalesef pek çok sanatçı da roman, hikâye, şiir vb. eserlerinde tasavvuf ve tarikat kültürü, hususiyle vahdet-i vücut diye nefs-i emmarenin istek ve arzularını konuşturur. Varlık âlemine panteist bir yaklaşımı, nefs-i emmarenin arzu ve isteklerini güya tasavvuf ve tarikat kültürü ile en çok da bu vahdet-i vücut anlayışı içerisinde ortaya sererler, savunurlar. Örneğin söz konusu eserlerde evlilik dışı bir ilişki, yani şeriatın zina olarak adlandırdığı büyük günah olan bir ilişki, içki içme tasavvufi kavramlarla, hususiyle vahdet-i vücut düşüncesi ile ilahi aşka bir köprü (Klasik esrelerimizi, hususiyle Leyla ve Mecnun’u kast etmiyorum, o eserler şeriata saygı sınırı içerisinde yazılmışlardır.) ve kıvılcım gibi gösterilir, yüceltilir. Ne yazık ki ülkemizde, hem de en çok okunan eserler, tasavvufu, hususiyle vahdet-i vücudu böyle yozlaştırmışlar, insanların kafasında yanlış bir inanç ve bozulmuş bir tasavvuf ve tarikat kültürü meydana getirmişlerdir. İlahi dinlerin bozulması gibi tasavvuf ve tarikat kavramları da maalesef nefsin ve şeytanların oyuncağı haline getirilmiştir.

Elbette tasavvuf ve tarikat yolu herkese hitap etmez. İslam dini tasavvuf ve tarikat yolundan ibaret değildir. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun da doğru bir şekilde anlatılması ve anlaşılması gerekir. Liselerde edebiyat derslerinde tasavvuf ve tarikat konusunda verilen yalan yanlış ve eksik bilgiler, bu tür roman, hikâye ve şiirlerin de olumsuz etkileriyle insanların zihinlerinde tasavvuf ve tarikat kavramlarını tamamen yozlaştırmakta, tanınmaz bir hale getirmektedirler.

Allah (c.c.), hak dinini dosdoğru anlamayı, yaşamayı ve rızasını kazanacak yolları nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

Paylaşımını için teşekkür ederim.

https://twitter.com/#!/Alperengurbuzer

Muhsin Başkan ve istişare
SELİM GÜRBÜZER
Muhsin Başkan bizim gerek gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik yıllarımı doğup büyüdüğüm Bayburt’ta, üniversite gençlik hayatımı mezun olduğum Erzurum Atatürk Üniversitesinde, ilk memuriyetimi İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde ve memuriyetimin ikinci basamağını Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezinde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme hiç nasip olmamıştı. Ta ki Ankara’ya naklen atamam gerçekleşti, hele şükür işte o zaman kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği andan itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye çalıştım. İşyerimin Ankara Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da göz göze gelmenin ötesinde BBP Genel Merkezde Selçuk Özdağ'la karşılaştığımızda elimden tutup Başkanın makamında beni Gündüz Gazetesinde Sivil Toplum, Sivil Katılım, Sivil İnisiyatif gibi konularda kalem oynatan yazar olarak tanıttığında zahiren tanışmış oldukta. Tabii Muhsin Başkan bu tanışıklığımızın akabinde hem Selçuk Özdağ’la hem de benimle istişare edip partinin bu tip yeni söylemlere çok ihtiyacının olduğunu dile getirip bundan sonra ki yazacağım yazılar noktasında beni daha da bir motive etmiş oldu.

Muhsin Başkanla sadece Genel Merkezde mi karşılaştık, elbette ki hayır manevi soluk aldığımız ortamlarda da karşılaştığımız çok oldu. Ankara Etlik semtinde oturmam hasebiyle Ankaralı iş adamı rahmetli Abdulkadir Özcan’ın oğlu Sabri Özcan'ın Muhsin Başkanı evine davet ettiğinde bir akşam Etlik sofileriyle birlikte istişare edişinde de bir arada bulunuşumuz söz konusudur.

Evet, Genel Merkez, ev ortamı derken kimi zamanda Muhsin Başkanı rahmetli Seyda Hz.lerinin Ankara Pursaklar semtinde yaptırdığı camiye teşriflerindeki yıllarda aynı manevi atmosferi bir arada soluduğumuz da oldu. Hakeza Seyda Hz.lerinin vefat sonrası Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin Pursaklara teşriflerinde ki ziyaretlerinde de öyle oldu hep.

Yine bir gün hiç unutmam ailece Hasan Sağındık’ın adına Orta Asya sentez dediği o güzel tadımsı müzik tınısıyla şenlendirdiği Ankara Altın Park Anfi de düzenlenen il parti kongresine gitmiştim. İşte bu kongrede bir fırsatını bulup çocuk yaşta oğlum Ahmet Alperen ve kızım Merve Nur’la birlikte ön sıralarda oturmakta olan Muhsin Başkanın yanına vardığımızda çocuklarımın hatırını sorup bağrına basması beni benden almaya yetmişti. Bundan daha da öte Seyda Hz.lerinin vefatıyla Türkiye’nin dört bir yanından Menzile gelen insanların oluşturduğu mahşeri kalabalık içerisinde tahta merdivenlerle dükkânlardan birinin damına çıktığında cenazenin uğurlanışındaki seyre dalışı da hiç unutamayacağım anılar arasındadır.

Bu arada Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte Gündüz Gazetesinde her vefat yıldönümünde yayınlanan yazılarla yâd etmeyi kendime borç bilip ihmal etmedim de. Ama ne var ki ilerleyen yıllarda bir ara gazete yönetiminin değişmesiyle birlikte yazılarımın kesintiye uğraması fena halde canımı sıkmıştı. Öyle ki şikâyet etmeyi hiç sevmediğim halde bu durumu Muhsin Başkana açıklamam gerektiği duygusu ağır bastığında, Genel Merkezin üst katında özel kalemden rica edip içeriye girdiğimde rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni S. Saki Erol’da oradaydı. Tabii ilk olarak Seyyidimin elini öpüp yanına oturduğumda, Muhsin Başkanımın gözünden süzülen o memnuniyet ışıltısı bir başkaydı. Belli ki makamına girişimde ilk olarak kendisini değil de Ehl-i Beyt neslinden Seyyidimi ziyaret ediyor olmam çok hoşuna gitmişti. Derken hiç sevmediğim şikâyet konusunu dile getirmeden müsaade isteyip öyle ayrıldım huzurdan. Tabii huzurdan çıktığımda o zamanlar vakıf başkanı, aynı zamanda İstanbul Milletvekilliği de yapmış olan Hasan Sert'le özel kalem odasında karşılaştığımda meğer Seyyidime eşlik etmek için bekliyormuş. Hasan Sert'in dikkatini çekmiş olsa gerek ki bana:

“- Bu ne hızdı, sanki girdiğinle çıktığın bir oldu, bu ne iştir?” sordu.

Cevaben;

- Seyyid Saki oradayken bize dünya kelamı dile getirmek doğru olmazdı, kaldı ki Seyyidimi ve Başkanımı bir arada gördüm ya bu bana yetmez mi dedikten sonra vedalaşıp sevinç içerisinde adeta çocuklar gibi şenlenip soluğu evde aldım. Nasıl çocuklar gibi şenlenmeyeyim ki, biri Koca Reis kabul ettiğim Muhsin Yazıcıoğlu Başkanım, diğeri gönlümüzü aydınlatan ışık olarak gördüğüm rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni Gül neslin evladı S. Saki, gel de neşelenme. Nitekim kendimi eve attığımda yüzümde ki o neşe halim ev ahalisinin de gözünden kaçmaz. Ve ev ahalisi hayırdır çocuklar gibi şen halin var dediler. Bunun üzerine;

-Nasıl şen olmayayım ki o iki güzide şahsiyeti bir arada gördüm dedim.

Her neyse günler günleri kovalarken Muhsin Başkanla son buluşma diyebileceğimiz yıllar gelip çatmıştı ki; o yıl şahadetine 2 ay zaman kala bir cenazenin otopsisi için o dönem Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Topçu (Muhsin Başkanın vefat sonrası Genel Başkan, bir ara Kültür Bakanı, şimdiyse Cumhur Başkanı Başdanışmanı olan) ile birlikte Ankara’nın Keçiören semtinde Adli Biyolog olarak çalıştığım Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesine geldiği yıldı. Dairemize gelip şeref verdiğinde yeniden hasbıhal etme şerefine nail oldum. Sanki vedalaşma için gelmişti. Gündüz Gazetesinde yazılarımın kesilmesinin ardından kendimi siyasi alandan epey zamandır uzak tutmuşluğumdan dolayı Muhsin Başkanla yaklaşık 7 sene zahiren gözden ırak kalmıştım. Sen misin gözden uzak kalan Biyoloji İhtisas Dairesine geldiğinde daha göz göze gelir gelmez bana ilk söylediği cümle:

“- Gözlerinin içi hala gülüyor” demek olmuştur. Her ne kadar biz gözden uzak kalsak da o bizi unutmadığının ifadesi bir cümledir bu. Hatta çocuklarımı bile unutmamış, öyle ki o sarf ettiği cümlenin akabinde hemen çocuklarımın ahvalini sordu. Bende oğlumun üniversiteye hazırlandığını, kızımın ise katsayı mağduru olduğu için ancak puanının kendi dalında İlahiyata yettiğini şimdi İsparta’da okuduğunu söyledim. Bunun üzerine derin bir of çekip;

“Evet, katsayı meselesi bizim kanayan yaramızdır, inşallah her çilenin ardından pembe şafaklar doğacak günlerde gelir elbet” deyip teselli etmeyi ihmal etmez de. İşte hoş beş sohbetin ardından İhtisas Dairemizden ayrılacağı sırada uğurlamak istediğimde;

“-Bak sizler memursunuz, olmaz” dese de dayanamayıp;

“-Başkanım öyle şey mi olur buraya kadar zahmet edip gelmişsiniz, bize uğurlamak düşer dedim. Ve kucaklaşıp makam arabasıyla Adli Tıptan ayrıldığında bu son bakış, son el sallayış ve son göz göze gelişimdi zaten. Gerçekten de o uğurlayıştan iki ay sonra Kahramanmaraş’ın Karlı Dağlarından gelen şehit haberi yüreğimizi sızlatsa da o şimdi Taceddin Dergâhının yanı başında gönül tahtında.

Hâsılı Kelam; Hasan Sağındık'ın dediği gibi “Muhsin Başkan dünyada iken siyaset yapıyor gözüküp aslında Veli şahsiyet karakterdir.” Madem öyle Seyda Hz.lerinin vefatının ardından Kamer Vakfı Bülteninde yayınlanan bir röportajda Veli karakter abidesi Muhsin Başkanın Seyda Hz.leri ile olan hatıralarına ve istişaresine hep birlikte bir göz atalım. Bakın Muhsin Başkan Seyda (k.s) ile olan istişaresi için ne diyor?

— Sayın Yazıcıoğlu, Seyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) ile ilgili ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?

M. Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek Divanı'nda misafir ettiler.

— Efendim, bu esnada sizin M. Yazıcıoğlu olduğunuzu biliyorlar mıydı?

M. Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söylediler. Ama ben cezaevinde iken manevi olarak da irtibatımız oldu. Bazı sofi kardeşlerimiz aramızda haber akışı sağladı. Bu sebeple bizi hem ismen biliyordu, hem de biz cezaevinde iken muhtaç olduğumuz dualarını daima aldık. Kendisine misafir olduğumuz gecenin sabahında, namazdan sonra camiinin dışında büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kendileri kalabalık içinden geldi ve beni çağırdı. Bir kenara geçtik. Elini omzuma koydu ve bana güzel bir hikâye anlattı.

— Hikâyeyi dinleyebilir miyiz?

M. Yazıcıoğlu: Buyurdular ki:

''Bir zatın iki tane oğlu varmış. Kendisi vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ''Bu küp altınların birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının'' diye vasiyet etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer dolaşmışlar. Kimi bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp durmuşlar. Çünkü dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden geçerken bakıyor ki, bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı duruyor. (Hatta o, sakalın bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek biraz düşündüler. Tıraş kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü...) O adamı ayrıca merkebe ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar, etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul çalarak, halkın arasında dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük kardeş oradaki insanlara sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz? Cevaben; herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil bizim burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş. Cevaben; bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi dolduğu zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız. Öbürünü de Törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki şimdi tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi halkın arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük kardeş hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp gelmiş. Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti üzerine sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.

Bu hikâyeyi anlattıktan sonra elime omzuma vurdu. Dedi ki:

''Manevi rütbelere talip ol. Yoksa insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan manevi rütbelere talip olmaktır...''

Tabii ben o zaman acaba siyasete hiç bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf kurduğumuzu söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu ifade etti. Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ''Bu işin çilesini, sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı olabileceğinize inanıyorsanız yapabilirsiniz.'' dediler. Yani o zaman siyasetin acımasızlığını, insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak siyaset yapmamız gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.

— O günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size kalan hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?

M. Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması gereken hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben kendisinden hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız üzüldüğüm bir yanı var, o da son Ankara'ya gelişlerinde kendilerini Pursaklar'da ziyaret ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz geç olduğu için istirahata çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız etmek istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam gidemediğimiz için hala üzülüyorum.

— Evet efendim...

M. Yazıcıoğlu: Siyasi Karar Kurultayımızdan önce Türkiye'de bildiğimiz gönül dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız ve baş gözümüzle tayin ettiğimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor diye düşünerek bu zatlarla meşveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda Seyda (k.s) ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ''Toplayın, toplansınlar, konuşun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin'' dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında kendilerine kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki özlemleri aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı bozmamak kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliğiniz ihlâsınızı bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya koydular.

— Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?

M. Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşidi Kâmil'di. Dolayısıyla bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah ondan razı olsun. Seyda (k.s) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslim’indi. O şimdi Allah'a ve Allah'ın sevgilisi Hz. Resulullah (s.a.v.)'a kavuştu.

Allah rahmet eylesin.

Kaynak:Kamer Vakfı Bülteni.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2434/muhsin-baskan-ve-istisare.html