YILDIZLAR ÂLEMİ

YILDIZLAR ÂLEMİ
ALPEREN GÜRBÜZER

Bilindiği üzere mikro âlemde en küçük cisimlere kuarklar (temel parçacık) diye tarif edilip, bizden 10 milyar ışık yılı ötesinde seyreden makro âlemde ki en küçük cisimlere ise kuasarlar denmektedir. Dolayısıyla bu tanımlamalardan sonra sayıları yüz bin milyarları aşan uçsuz bucaksız yıldızlara gökyüzünün ışık fenerleri gözüyle bakabiliriz. Zira yıldız fenerlerin sayısını bilmediğimiz gibi nekadar enerji tükettiğini hesaplamaktan da aciziz. Sadece feza âleminin ilginç cisimciklerinden olan bir kuasarın (gök adaları) bir saniyede tükettiği enerjinin tüm dünyanın total enerji ihtiyacına cevap verebilecek kapasitede olduğu gerçeği ve yine içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksinin toplamda yaydığı ışığın yüz misli kadarını saldığını fark ettiğimizde bizim enerjiden neyi kast ettiğimizi sanırım anlamış oluruz. Neyse ki teknolojik gelişmelere paralel olarak geliştirilen devasa optik ve radyo teleskoplar sayesinde en uzak yıldızların bile sırlarına bir nebze olsun vakıf olunabiliniyor. Zaten bunlar arasında şimdilik dünyaya en yakın olanının Daroxima Centauri ve Alpha Centouriler (Alfa Centur) denilen yıldızlar olup, söz konusu yıldızların güneşin uzaklığından 270 bin defa daha uzak olduğu anlaşılmıştır. Belki inanamayacaksınız, ama gerçek; en yakın yıldızın ışığı dünyamıza gelişi 4,5 yılı bulmaktadır. Mesela biraz daha uzakta Sirius yıldızının ışığı 8,5 senede, biraz ötede duran Aldebaran yıldızının 50 senede, daha uzaklarda duran Procyon ve Rigel gibi yıldızlar ise 540 senede ancak dünyamıza ışığı ulaşabilmekte. Hatta bu ve buna benzer çalışmalardan ciddi sonuçlar elde edilip bunlardan en dikkate değer bulguları maddeler halinde şöyle izah edebiliriz:
—Güneşin dünyada yer alan hiçbir enerji kaynağına benzemeyen devasa bir nükleer santralı olduğunun farkına varılması. Nitekim güneşin doğuşundan itibaren 4380 yıl sonra yakıtını tüketmesi lazımken, adeta yıkılmadım ayaktayım dercesine bizi aydınlatmaya devam etmesi en dikkat çeken tarafı. Belli ki hesap doğru, fakat doğru olmayan bir şey varsa onu başlangıçta yakıt olarak algılamamızdır. Oysa o sıradan bir yakıt maddesi değil. Bilakis kendine özgü çok kuvvetli çekim gücü enerjisi ile ortaya çıkan aydınlık lambamız. O aynı zamanda dıştan içe doğru kromosfer, fotosfer, güneş lekeleri, radyasyon bölgesi ve çekirdek tabakalarından oluşup ne sıvı ne de katı bir kütle, tam aksine % 81,76’sı oranında hidrojen, geriye kalan % 18,7’si helyum olan devasa bir gaz kütlesidir. Diğer arta kalan sıfır virgüllü oranlarda diyebileceğimiz karbon, oksijen, magnezyum, silikon, potasyum, vanadyum, kobalt ve bakır gibi elementler yer almaktadır. Ki bunlar katı maddeler olarak bilinse de bu kadar sıcaklık içerisinde katı olarak kalmaları mümkün olmadığından onlarda gaz olarak kategorize edilirler. Kelimenin tam anlamıyla güneş bağrında taşıdığı gaz halindeki tükenmeyen enerji kaynakları ile birlikte tüm canlıları selamlayan devasa tek yıldızımızdır.
—Canlının temel yapı taşı hücrelerden hareketle yıldız ve galaksilerin mayasını nebülöz denilen gaz ve toz bulutların oluşturduğu gerçeğinin anlaşılması. Yani bundan 15 milyar önce değim yerindeyse kâinat ağacı toplu iğne başı büyüklüğünde kozmik bir embriyo halden yüksek ısı radyasyonları altında küre şekline bürünerek tıpkı anne karnında bebeğin gelişme evrelerine benzer bir süreci tamamlamasıyla birlikte galaksiler meydana gelmiştir. Tabii bu arada iğne başı büyüklüğündeki kozmik yumurta içeren program gereği gaz ve toz yığınların yoğunlaşıp yıldızları oluşturabilmesi için en az yarım milyonluk bir süreye ihtiyaç olduğunu da unutmamak gerekir. Böylece yarım milyon içerisinde tozlar, yoğunlaşa yoğunlaşa farklı desenlerle donatılmış dev yıldızlar topluğunun şahadet âleminde yer alacağı bir sonucu doğurmuştur.
—Galaksilerinde tıpkı insan kalbi gibi ritmik atan pulsarlara (atarca) sahip olduğunun keşfedilmesi.
—Bağrında yüz milyarlarca yıldız barındıran galaksilerden yalnız yüz tanesinin ışık saçabilecek nitelikte olduğu ve bu yüzden yukarıda belirttiğimiz gibi bu tür cisimlere kuasarlar denildiğini. Hatta bilim adamların bir kısmı bunlara yeni doğmuş yıldızın kalbi olarak isimlendirirken, bir kısım bilim adamları belki sosyal hayatta çok kullanılan değişim ve dönüşüm kavramı veya yeni bir bembeyaz sayfa açma cümlesinden hareketle beyaz delikler diye adından söz etmişlerdir.
—Uzay araştırmalarının ortaya koyduğu bir diğer önemli husus ise vakti zamanı geldiğinde kocaman devasa galaksileri bile yutan ve aynı zamanda teleskoplarla görülmese de bir ahtapot misali kollarının içine alarak yok eden bir sistemin varlığının tespit edilmesidir. İşte beyaz deliklerin zıddı manasına karanlık deliklerin varlığının anlaşılmış olması uzaycılık adına kayda değer bir devrim olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hiç kuşkusuz en önemli yıldızımız güneştir. İçerisinde her salise ve her an patlayan binlerce hidrojen bombasıyla helyuma çevrilerek “kükremiş bir sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım” misali tüm gezegenlere ısı, ışık yaymanın ötesinde, icabında enerji kaynağı olmaktadır. Ayrıca birçok kozmik ışınlar (uzaya salınan atom çekirdekleri), güneş rüzgârları (elektrik yüklü iyonize parçacıklar) ve elektro manyetik radyasyonlar (x ışınları, infrared (kızılötesi), ültraviyole ışınları, radyo dalgaları.) vs. hepsinin temel dayanak noktası güneştir. Özellikle güneşin içi görünmeyen ışık diye tabir edilen x ışınları ile kaplıdır. Bu açıdan bakıldığında güneş aslında aydınlık değil karanlıktır. Peki, onu görünen kılan nedir denilirse verilecek cevap; x ışınlarının merkezden dışa doğru ilerledikçe frekans değişikliğine uğrayarak görünen ışın ve mor ötesi denilen ültraviyole ışın bandına dönüşmesindeki sırda gizlidir elbet. Böylece bu karanlık sırlı âlem aydınlık âleme çevrilmiş olur. Ancak x ışınlarının içten dışa doğru yaşadığı süreçte gerçekleşen bu işlem bir milyon yıldan fazla bir zaman diliminde tamamlanmaktadır. Demek oluyor ki evimizin penceresinden içeri giren ışık huzmesi aslında bir milyon öncesine ait bir ışıkmış. Meğer güneşten yayılan ışınların bir kısmı filtre edilirken, bir kısmı da atmosfere takılıp geçmemesi belli bir planın gereğini ortaya koyuyormuş. Yani göklerin rengi, ne olduğundan daha parlak ne de mevcut ışık şiddetinden daha şiddetli, belli bir ölçü ile her şey ayarlanmış durumda. Zaten ışık huzmesi ayarlanmamış olsaydı yeryüzünde yaşayan her canlının gözleri bozulması anbean olacaktı. Hatta ışık atmosfer kontrolüne tabii tutulmadan geçilseydi bugün dünya hayatından asla söz edemeyecektik. Baksanıza güneşten ışık hızıyla gelen kozmik ışınlar gezegenleri bombardımana uğratmaktalar adeta. Peki ya atmosferimiz olmasaydı kim bilir halimiz nice olurdu. Nitekim ünlü astronot Apollo’nun aydan getirdikleri kaya parçaları sayesinde bu durum doğrulanmıştır. Fakat bir gün gelecek güneşte yaprak misali solacak ve içi boş bir kof madde haline gelecek. Bu alın yazısından kaçış yok, akıbet onun içinde geçerli akçe kural. Zira bilim adamlarının ortaya koyduğu birtakım verilere göre güneşin 5 milyarlık bir enerjilik ömrü kaldığı hesaplanmaktadır.
Nasıl ki hücreyi oluşturan çekirdek ile diğer organellerin arasını dolduran bir sitoplâzma varsa, yıldızların arasında boşluk sandığımız alanlar aslında boşluk olmayıp tıpkı sitoplâzmaya benzer atom, foton ve iyonize olmuş gaz cisimleri gibi unsurlarla kaplıdır. Bu unsurların birleşmesiyle yıldızların stadyumu niteliğindeki sahanın zeminini hiç kuşkusuz nebülözler oluşturur. Hücrelere insan vücudunu yazıp, bu bilgileri DNA’ya kodlayan yüce Allah, elbette ki on sekiz bin âlemin cüzi mesabesinde kâinat kitabının sayfalarına gravitasyonel çekim, nükleer reaksiyonlar, eksenel dönme, yörünge etrafında turlamalar ve momentum korunumu gibi birtakım kanunları benzer modelle yıldızlara da uyguladığı anlaşılmaktadır.
Gökyüzünde konumlarında büyük değişiklik gözlenmeyen, uzaya belirli ölçeklerde enerji göndererek parlaklıklarını her daim koruyabilen yıldızlara sabit (stabil) yıldızlar denir. Aslında sabitmiş gibi görünen birçok yıldız kümelerinin gerçekte birbirlerinden büyük bir hızla uzaklaştıklarını, bu yüzden uzaklaşan cismin konumu etrafına yaydığı ışığın spektrumundaki göstergesine göre belirlenir. Şayet spektrum eğrisi kırmızı ise kayış (uzaklaşma) demek, mor ise yakınlaşma manasınadır. Ekseriyetle galaksiler kayış ekseninde hareket ettikleri tespit edilmiştir. Yıldızların bir kısmı uzun ömürlü olabilecekleri gibi, tam tersi kısa ömürlü olup ta tükenme noktasına gelmiş cüceleşmiş yıldızlarda mevcuttur. Bu yüzden astronomlar cüceleşmiş yıldızlar için nükleer reaksiyonları besleyecek kaynakları tükenmiş ihtiyar yıldızlar olarak tanımlıyorlar. Yani yaşlanan yıldız cüce yıldız haline dönüşerek bir nevi ölüme hazırlanmaktalar. Bunun en tipik misali Orion avcı burcundaki Betelguese yıldızıdır. Bazı yıldızlar var ki aralarında işbirliği ve dayanışma örgüsüne benzer bir diyalogla sanki evli çiftler misali uzayda beraberce balaya çıkarlar, yani stabil değildirler. Bu nedenle bu tür yıldızlara yıldız çiftleri denilmiştir. Mesela Sırıus bir çift yıldızdır. Hakeza Süreyya, Cevza yıldızları da yılın bir kısmında görünüp bir kısmında görünmeyen yıldızlar arasında yerini almaktadırlar. Dahası bu tür gök cisimlerinin parlaklıkları sürekli değiştikleri için değişken yıldızlar olarak kategorize edilirler. Ayrıca bunlara ilaveten gezegenler gibi döngü içerisinde turlayan yıldızlarda var ki bunlara da seyyar yıldızlar denir. Nitekim bu döngü sistemi bir yıldızın etrafında olabileceği gibi küçük yıldızları idare edebilecek şekilde de tezahür edebiliyor. Hatta Öyle bir döngü söz konusu ki tıpkı gezegenlerde olduğu gibi milyarları aşkın yıldızı bünyesinde taşıyan birçok galaksi aynı tempoyla yörüngesinden bir milim dahi sapma olmaksızın süratli bir şekilde kazasız belasız devri âlem eylemekte.
Galaksi
Bilindiği üzere yıldızların bir araya gelip cem olmasıyla birlikte açık veya kapalı türden diyebileceğimiz içerisinde takriben bin milyar yıldız içeren yıldız kümelerine galaksi denmektedir. Yıldız kümelerine örnek verecek olursak mesela Süreyya bir yıldız topluluğudur. Nitekim bu topluluğun içerisinden yedi tanesinin en parlak olmasından olsa gerek süreyya yedi kardeş olarak tasvir edilir. Oysa bu yıldız kümesi yaklaşık 400 civarından oluşmaktadır. Keza bir başka misal olarak ta birkaç yıldızdan oluşan Hyades kümesi örnek verilebilir.
Genellikle yıldızlar doğudan batıya doğru hareket etmekteler. Demek ki gök kubbede yer alan her bir yıldız bu hareket sayesinde aynı anda görünmüyorlar. Şayet böyle olsaydı bizler için bir anlam ifade etmeyip kıyas imkânımız olmayacaktı. Fakat kutup yıldızı bu durumdan istisnadır. Belli ki Rabbül âlemin “Benat-ı Naaş” denilen kutup yıldızının yerini sabit kılıp, aynı zamanda batmayacak şekilde yaratmış ki insanlar kolayca yönünü tayin edebilsinler. Çünkü kutup yıldızının varlığı devamlı kuzeyi gösteren bir mihenk taşı özelliğini ortaya koymaktadır. Allah-ü Teala;”Karanın ve denizin karanlıkları için kendileriyle yollarını doğrultmamız için, sizin faydanıza, yıldızları yaratandır, O”(Enam,97) diye beyan buyurarak bu durumu teyit etmektedir.
Galaksiler adeta açık yıldız kümeleri ve kürevî yıldız kümeleri şeklinde renk cümbüşü ile dünyamızın tavanını süslemekteler. Aslında tavan gibi görünseler de bizden çok çok uzaktalar. Hatta gözle görünmezler, görünse bile onları nokta şeklinde yıldız gibi algılarız. Zira bir galaksinin çapının yüz binlerce ışık yılı yoluna tekabül ettiğini düşündüğümüzde bunun ne anlama geldiği gayet açık. Şöyle ki; bir galaksi bizden kat be kat ne kadar uzakta ise bir o kadar hızlı olduğuna işarettir. Zaten büyük bir hızla seyreden galaksiler trafikte akan arabalar misali herhangi kazaya vermeden seyretmekteler. Dahası kendisinin önünden hızla geçen bir galaksinin tıpkı arabanın eksozundan yayılan artık maddelerini havanın yutması gibi diğer galaksinin gaz ve toz bulutları tarafından emilerek ulaşımda mıntıka temizliği yapılmakta. Böylece bir yandan da doğmakta olan yeni yıldızlara besin hazırlığı yapılmış olunur. Üstelik yıldızların her biri kendi çapında birer termonükleer reaksiyonların nüksettiği alanlar olmasına rağmen kendi aralarındaki kovalamacalar curcunaya dönüşmeden ilahi kudret tarafından kontrol altına alınmış vaziyette ötelere doğru seyri âlem gerçekleşiyor. Bu seyri âlem aynı zamanda dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafındaki turlayışına benzer dönüşümleri hatırlatmaktadır. Bir insan iki işi bir arada yapmakta zorlanırken aynı anda birkaç döngü hareketini büyük bir hızla yörüngesinde gerçekleştiren galaksilerin sergilediği bu akıl almaz manevraları doğrusu tüm düşünen insanların hayrette bırakmaktadır. Yüz milyarlarca yıldızdan oluşan galaksiler arasındaki çekim kanunları sayesinde hiçbir galaksi yörüngesinden çıkıp şarampole yuvarlanamamakta, aksine her şey denge kanunları çerçevesinde “Durmak yok yola devam” denilmektedir.
Kuyruklu yıldız
Uzayın havai fişekleri deyince kelebek görünümlü güneş lekelerinden sonra akla elbette ki kuyruklu yıldızlar gelir hep. Çünkü onlar kuyruklarıyla ışıl ışıl saçan gökyüzümüzü süsleridirler. Tıpkı güneşin zaman zaman milyonlarca ton flare denilen püskürme maddesi ile uzayı bombardımana tuttuğu havai fişek manzarasını andıran tarzda ki muhteşem bir görünümle onlarda gökyüzünü renklendirmekteler. Zira kuyruklu yıldızın çekirdeğinde bulunan metan, karbondioksit, amonyak, hidrojen, oksijen gibi gazlar güneşe yaklaştıkça erimiş toz haline gelirler. İşte kuyruğun ışıl ışıl olması belli ki içerisinde erimiş halde bulunan toz partiküllerinin güneş ışığını en iyi şekilde iyi yansıtma marifetlerinden kaynaklanmakta. Hatta bu yıldızların yapılan hesaplamalar sonucunda; 3 bin ila 60 bin yıl arasında ömürleri olduğu tahmin edilmektedir. Üstelik kuyruklu yıldızlar birbirlerinin sahalarını ihlal etmeyecek şekilde bir araya gelerek gruplar oluşturabiliyorlar. Öyle ki son derece müthiş bir hızla hareket ettikleri halde en ufak trafik kazasına dahi meydan vermeyecek şekilde kendi yörüngelerinde döngüsünü tamamlayabiliyorlar. Dolayısıyla bu yıldızlara gelişi güzel başıboş seyyareler olarak bakamayız.
ldızların ölümü
Her gece gökyüzünde tebessüm ederek gönderdikleri radyasyon dalgaları ile bizleri selamlayan yıldızlarda fanidir elbet. Nasıl olsa bir gün gelecek depolarında tuttukları hidrojen enerjisi tükenmeye yüz tutmasıyla birlikte bir zaman sonra büzüşerek beyaz cüce haline dönüşecekler. Derken en nihayet siyah cüce kademesine geçiş yapıp bir canlının hayata veda etmesine benzer bir refleksle ışıklarını söndürerek mevta olacaklar. Fakat bu ölüm bir yıldız için kar beyazdır. Zira yeni bir yıldızın beyaz gelinliğini giydirmek üzere yapılan bir düğün merasimidir bu. Nitekim Novalar galaksiler içerisinde ansızın süpernova patlamalarla sahne alırlar. Yıldızın içerisinde fezaya püskürtülen maddeler zaman içerisinde nebülözlerin yapısında var olan toz ve gaz bulutlarını oluşturdukları gözlemlenmiştir. Bunlar bir nevi ölen yıldıza ait geriye miras kalan artık maddelerdir. Anlaşılan o ki nova patlamaları sıradan bir tükeniş olmayıp, bilakis yeni bir diriliş hamlesidir. Hatta bir başka yıldızların doğuşuna yönelik bir eylem hareketidir. Nasıl ki bir canlı öldüğü zaman vücut hacmi büyüyüp şişerse aynen öyle de ölen her bir yıldız da çekirdeğinden çevresine doğru termonükleer reaksiyonlar eşliğinde kayması sonucunda hacimce genişlerler. Hacimce genişleyen her bir yıldız rengine göre ya kırmızı ya da mavi devler olarak isimlendirilir. Mesela mavi Spica ile infrared (kızılötesi) ışın yayan yıldızlar bu gruptandır. Yine hayvanlardan çıngıraklı yılanın başında ki infrared radyasyonu salan bir donanımın mevcudiyetiyle gecenin zifiri karanlığında bile avını avlaması bunu teyit etmektedir. Demek ki mevta olmak üzere ölen yıldız önce genişler, sonra enerjisi bitince küçülmeye başlar. Derken cüceleşip, ahir ömürlerinde devasa yıldızlar bir nötron yıldızına sıkışıp kalmaktalar. Belli ki bu sıradan bir sıkışıklık değil, fırtınadan önce sessizliğin habercisi, ya da yeni bir doğuma gebe veya başka yıldızların doğuşuna malzeme hazırlığı diyebileceğimiz bir sıkışma halidir. Belki de bu kabir sıkışması gibi bir şey olsa gerektir. Madem bir çekirdekte koca bir ağaç gizli, o halde bir nötron yıldızının içerisin de sıkıştırılmış bir başka yıldızın doğumuna gebe nüvenin gizlenmesi gayet tabiidir.
Var oluş-yok oluş
Yıldız öldü diye üzülmeyelim. Zira her karanlığın arkasında aydınlık şafakların doğabileceğini ispatlayacak yoğun ve küçük yapılı olan pulsarlar (titreyen yıldızlar) var. Öyle ki; pulsarlar nabız atışlarıyla uzaya saçtıkları kızılötesi ve mor ötesi ışınlar adeta diriliş muştusu oluyorlar. Zaten İngilizce pulsate kökünden türeyen pulsar kalp ritmi anlamındadır. İnsanın sinesine kalp yerleştirip güç veren ilahi güç, elbette ki Crab nebulasının merkezine de pulsar koyarak bir doğuma hazırlamakta. Keza yıldız ve yıldız kümelerinin vakti saati geldiğinde İngilizce “Black hole” diye tabir edilen siyah deliklerce yutulup sırra kadem basması da bir başka tasarımın varlığını ortaya koymakta. Yani var oluş, yok oluş hayatın gerçeği. Her ne kadar ‘fena’fiş’ denilen yok oluşu çıplak gözle ve teleskopla tespit edilemese de, sonuçta bu durumu yıldızın kayboluşunu esnasında etrafına yoğun bir şekilde yaydığı x ışınları sayesinde fark edebiliyoruz. İşte etrafa yayılan bu radyasyon siyah deliklerin varlığını bize haberdar etmiş oluyor. Tabir caizse dev yıldızlar dipsiz bir kör kuyuda yok olup kaybolmaktalar. Ardından ne bir ses, ne de bir tılsım duyulmakta. Göz göre göre yok oluş veya sırra kadem basmak olayı biz aciz kullara her şeyin fani olduğunu, baki olanın ise Allah olduğunu bir kere daha hatırlatmaktadır. Hatta zaman olgusu bile bu siyah deliklerin cazibe kuvvetinden kendisini azad edemiyor. Günü geldiğinde yok oluş zaman içinde geçerli bir akçe. Zira zamanın çekim gücü yüksek yerlerde yavaşladığı, düşük olan yerlerde ise hızlandığı belirlenmiştir. Zira kolumuza taktığımız saatin roket içerisinde uzayda hızlandığı, okyanusa yaklaştıkça da yavaşladığı tespit edilmiştir.
Samanyolu
Bundan 15 milyar önce toplu iğne başı büyüklüğünde ki kâinatımız, bugün itibariyle takriben 100 milyar sayıda, tıpkı Samanyolu galaksisine benzer yapıda yıldız topluluklarından oluşmuş muazzam bir teşkilat donanıma sahip bir konuma gelmiştir. Hatta Galaksilerin içlerinde bu sayının iki katı kadar diyebileceğimiz toplam sayısı 200 milyarı bulan bizim güneşimiz gibi güneşler olduğu tahmin edilmektedir. Bu durumda gözümüzde çok büyüttüğümüz dünyanın da içerisinde bulunduğu Samanyolu galaksisi içerisinde güneş sisteminin hiçte büyük olmadığını fark etmiş oluruz. Çünkü kâinatta daha nice büyük âlemler mevcut. Yıldız ve yıldız kümelerini bir arada tutan yüz milyarlarca galaksinin her biri aslında nizamı âlem seyyareleridir. Bugünkü şartlarda bir dev teleskopa ortalama ancak 800 milyon galaksi sığabilmekte. Dolayısıyla kanunu koyan yıldızlar değil, bilakis galaksilerin o muhteşem döngüsünü ayarlayan mutlak kanun koyucunun Allah olduğunun ayan beyanını kabul etmemiz gerekiyor.
Galaksiler elips, küre, spral, mercek vs. tarzında nizamı şekillerde olabileceği gibi karmaşık yapıda da olabilirler. Hangi halde olursa olsun her bir galaksi için nizamı âlem söz konusudur. Öyle ki göklere doğru baktığımızda bu nizam gönlümüzü yumuşatıp ferahlatır da. Bizi yine büyük ölçüde ferahlatan ve içerisinde bulunup aynı zamanda teleskopla gözlemleyebildiğimiz dikkat çeken bir galaksi var ki; Samanyolu galaksisinden başkası değildir. O hepimizin bildiği İngilizce süt beyaz manasına gelen veya gökyüzünü bir uçtan bir uca lambada titreyen bir ışık huzmesi gibi saran kuşak görünümünde halkamızdır. Dahası bu halka içerisinde ay dünyanın etrafında, dünya güneşin çevresinde, güneşte Samanyolu merkezinin etrafında seyri âlem eylemekte. Ayrıca o ismiyle müsemma 200 milyar yıldızı bağrında taşıyan ve adından sıkça söz ettiren spral türden saman alevi kandilimiz. Malum, spiral galaksilerin simetrik kollarında genç ve parlak yıldızlar merkezinde ise yaşlı yıldızlar ve kırmızı devler mevcuttur. Hakeza Macellan bulutları gibi iki galakside Samanyolu galaksinin büyüsüne kapılıp onun etrafında say yapmaktalar. Sadece bu galaksiler say yapmıyor elbette. Ki; Samanyolu galaksimizle birlikte diğer 109 galaksinin varlığından söz edildiğine göre bu galaksilere bağlı 1011 yıldızın say yaptığı gerçeği var. Demek ki kâinat zerreden kürreye çok yönlü bir senfoni. Belli ki bu senfoni karşılıklı pek çok kuvvetlerin muvazenesine dayalı tek elden yürütülmektedir. Zira kullanılan enstrümanlardan hidrojen, helyum, karbon gibi tüm maddeler yaratıcı tarafından tüm evrene Muhsin ismi ile pay edilmiş durumda. Kullanılan tüm malzemelerin bir kaynaktan kullanılması, yani enstrümanların bir olması “Allah birdir” gerçeğine işarettir zaten. Yaratılış kaynakları bir, ama ürünler farklıdır. Dolayısıyla birbirinden farklı yıldızlar ve galaksiler evrimleşmeden orijinal haliyle (değişikliğe uğramadan) evrimcileri çatlatırcasına yıkılmadım ayaktayım dercesine gök kubbeden hoş seda ile bizleri selamlamaktalar. Nitekim birbirlerine madde geçişine izin vermeyecek şekilde öylesine uzak mesafelerde dizilmiş yıldız ve yıldız kümelerinin evrimleşmesini gösterecek henüz bir cihaz keşfedilememiştir. Aralarında ki farklılıklar hem zenginlik hem de kesretten vahdete giden bir rotaya işaret etmektedir. Böylece “Çokluk içinde birlik” tüm haşmetiyle insanlığı selamlaya devam ediyor. Derken çeşitliliğin hâkim olduğu kâinatta herhangi bir karışıklığa yol açmadan nizamı âlemin gerçekleşmesi ilim dünyasının merakına mucip olmaktadır. Nitekim kâinat sarayında 100 milyar yıldızın yücelerden akıp gittiği Samanyolu akarsuyunda her renk ve her tonda memba bulmak mümkündür. Bu yüzden Yüce Allah; “Üstlerindeki göğe hiç te bakmazlar mı? Onu yıldızlarla nasıl donattık! Onun hiçbir gediği yoktur!” (Kaf, 6) ile “ Allah-ü Teâlâ yedi gök ve yerden de onların bir mislini yarattı.” (Talak,12) diye beyan buyuruyor. Gerçekten de bu ayetin gereği gök kubbemiz olmuş. Yeryüzü nakış nakış kilimimiz adeta. Yıldızlar lambada titreyen kandillerimiz. Bitkiler ve hayvanlar ise eşref-i mahlûkat insanın ihtiyacını karşılamaya seferber olmuş hizmetkârlarımızdır. Bakın bu gerçeklerden hareketle İmam-ı Gazali Hz.leri göklere bakmakta on fayda olduğunu haykırmakta:
“ —Üzüntüleri ve kederleri azaltır.
—Kalplerdeki vesveseleri giderir.
—Korku ve endişeyi giderir.
—Cenab-ı Hakkı hatırlatır.
—Kalbe Allah-ü Teala’nın büyüklüğünü yerleştirir.
—Gönüllerde olan adi fikirleri kaldırır.
—Aşk hastalığına müptela olanlara şifa verir.
—Hasretlilere teselli eder.
—Sevenlere arkadaş olur.
—Allah-ü Teala’ya yalvaranların el açtığı dergâhtır” (Bkz. Varlıkların Yaratılış Hikmetleri, İ.Gazali, Dedekorkut yayınları,1978)
Velhasıl; İnsanoğlu bu mavi gök kubbede titreyen yıldızlara (pulsarlar), gök adalarına, nebulalara, çift yıldızlar ve daha nice gök kilimine serpiştirilmiş binlerce eşsiz nakışlara baktıkça hem yollarını tayin eder, hem de Esma’ül Hüsna’yı (Allah’ın güzel isimleri) hatırlayıp “O hareli yollara sahip gök hakkı için” (Zariyat,4) ayetine muhatap olurlar. Ne mutlu onlara ki muhatap kılınmışlar. O halde bu kutlu yolculara bizden; “Yolunuz açık, Allah yar ve yardımcınız olsun” demek düşer.
Vesselam.