SARAH VE MUSA SERÜVENİ

SARAH VE MUSA SERÜVENİ
ALPEREN GÜRBÜZER

Fuzuli aşk’ı şöyle tanımlıyor:
Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl ü kal imiş ancak.
Asırlar öncesinde seslenen bu aşk iksiri, günümüzde çok değişik adlar altında süregelmiştir. Mesela Fuzuli’nin aşk eserine konu olan Leyla ve Mecnun, günümüzde Kahramanmaraş’tan İngiltere’ye uzanan Sarah ve Musa ikilisine dönüşmüştür.
Musa, tipik bir Anadolu insanıdır. Bu topraklarda büyümüş, geleneksel değerlerle yoğrulmuş, saf ve temiz yürekli bir delikanlımız. Sarah ise sürekli çevresince horlanmış; şişmansın, çirkinsin denilmiş bir İngiliz kızı. Neyse ki Sarah böyle bir çarpık toplum yapısı içinde tutkulu gözlerle Musa’nın sevgisinde kendi insanlığını buluyor. Elbette ki o da bir yürek taşıyor, mutlu olmak onun da en tabii hakkı. Fakat gel gör ki İngiltere’de kadın erkek ilişkileri ruhsuz, sınır tanımaz özgürlük çığırtkanlığı çerçevesinde geliştiği için Sarah bu dünyada kendine yer bulamaz.
Musa, Mecnun misali temiz duygularla Sarah’ı olduğu gibi seviyor, ama ne yazık ki İngiltere’de 13 yaşında bir kızın evlenmesi kabul görmez, ama bu yaşlarda özgürce cinsel ilişkide bulunmasına göz yumulur, normal karşılanır da. Oysa Türk aile yapısında on üç yaşında bir kızla ilişkiye girmenin ön şartı evlilik bağı ile kabul edilebilir ancak. İşte bu temel çelişki Sarah ile Musa’nın izdivacıyla su yüzüne çıkmış, hem İngiltere, hem de Türkiye’de bu konu gündemin baş sıralarına oturmuş, yediden yetmişe herkes ekranların başına kilitlenmiştir. Öyle ki Türkiye cenahında onların aşkını izledikçe yeniden Leyla ile Mecnun’umuzu hatırladık. Sanki Mecnunun aşk uğruna düştüğü çöl günümüzde İngiltere’ye kadar uzanan aşk dalgasına bürünüp bütün sevenlerin çarpan gönüllerinde heyecan uyandırıverdi. Peki ya batı yakasında ne oldu derseniz, malum batı insanı bu noktada aşkı anlayamadığı gibi masumane diyebileceğimiz sevgi dediğimiz bu aşkı, bugünkü evrensel kriterler ölçeğinde krize dönüştürmüştür.
İngiliz medyası bu olaya bir türlü anlam veremez. Sarah’ın Musa’ya çılgınca ilgi duymasını kendi kıstasları ile yaklaştıkları için meseleyi uluslararası boyuta taşıyacak kadar skandal hale getirmişlerdir. Bu arada Sarah’ı bahane edip Türkiye aleyhinde kamuoyu oluşturmayı da ihmal etmediler. Musa yakışıklı çocuk, üstelik uysal bir tip. Madem öyle, nasıl olur da yakışıklı bir delikanlının Sarah gibi tonton, pekte güzel olmayan bir kıza ilgi duyabilir sorusunun cevabını aradılar, fakat bir türlü cevap bulamadılar. Yani İngiliz basını sevgi denen olgu, neyin nesi bir türlü akıl erdiremez. Oysa aşk yaşanınca akıl erdirilir. Dolayısıyla isteseniz de sevgiden yoksun İngiltere gibi toplumlara aşkı izah edemezsiniz. Çünkü aşk, kitapla kalemle, sözle ve lafla anlatılacak gibi bir olay değil ki. Zira aşk haldir, kal (söz) değildir, yaşayan bilir, yaşamayan bilmez.
Belli ki Sarah kendi toplumunda tatmadığı aşkı Musa da görüyor, Musa karşısında adeta eriyor, hatta iç dünyasında fırtınalar koptuğunu fark ediyor ve sonunda Musa’ya koşuyor.
Aslında Musa ve Sarah serüvenin de ferdi ilişkilerin ötesinde toplumsal hayatın iki farklı boyutunun varlığını fark ettik. Musa Türk toplumunun geleneksel değerleri ile yoğrulmuş boyutu, Sarah ise Anglosakson-İngiliz kültüre başkaldırış boyutu. Belli ki; Anadolucu tavır, merhamet, dürüst ve vakur gibi özellikler Musa’nın nezdinde Türk toplumunu temsil ediyor. İtilmişliğin, aşağılanmanın, hor görülmüşlüğün yansıması diyebileceğimiz birçok çelişik örnekler ise Sarah’ın nezdinde İngiliz toplumunun yapısını ortaya koymakta. İşte bu çarpık hayat tarzı karşısında Sarah bir Türk’e gönül verip yaşadığı topluma başkaldırır.
Onlar meseleye reşit olmamış bir kızın genç bir delikanlı ile sıradan bir ilişkisi diye değerlendiredursunlar, bilakis biz bu olayı gönlün dile gelmesi olarak değerlendiriyoruz. Maalesef, bu olay gönülden bihaber İngiltere kamuoyu ve yetkililerince, reşit olmamış küçük bir kızı alıkoyma şeklinde magazin varı gözle bakılmıştır. Oysa gönül ferman dinlemez, ortada ruh kaynaşması söz konusu. Yani her ikili de halinden memnun, o halde tarafları suçlu ilan etmek niye?
Tabii bu olay burada bitmiyor, dahası var. Şöyle ki; Sarah’ın Musa’ya aşkı Müslüman olmasını da beraberinde getiriyor. Akabinde içinde bulunduğu yozlaşmış toplum kültür anlayışına Musa’ya olan duyduğu sevgiyle tepkisini ortaya koyuyor. İngilizler tabi bu durumu hoş karşılamadıkları gibi kızın Müslüman olmasını da hazmedemezler. Hatta daha da ileri gidip güya kız aklını yitirmiş şeklinde olay bir anda manipüle edilmeye çalışılmıştır. Maalesef farklı mecralara çekme uğraşları sonucunda olay diplomatik hal alır. Hele hele İngiliz hükümetin bu işe bizzat el atması ister istemez tansiyonu daha da artırmış oldu. Hatta yetkililer kızın annesine bile baskı yapıp onu geri getirmezseniz elinizden alır, annesi olmadığını ilan ederiz türünden tehditlere başvurdular. Nitekim bu dayatmalar neticesinde devlet olarak boyun eğip Sarah elimizden gidiverdi. Belki de Türk kamuoyunun baskısı olmasaydı Musa hapishaneden çıkamayacaktı. O tarihlerde şahsiyetli dış politikamız olmadığından olsa gerek hemen pes ediverdik. Bu olayla birlikte içimiz yandı, artık Sarah yoktu. Türk toplumuyla özdeşleşmiş Sarah’ı kendi ellerimizle teslim etmenin verdiği hüzün şüphesiz toplum vicdanında derin yaralar açmıştı. Başka ne yapabilirdik ki o günün devlet ricali böyle karar vermişlerdi. Bunun için öteden beri kararlı, dirayetli toplumun duygularına tercüman olabilecek dış politika anlayışı hep özlediğimiz düş olmuştur.
Tabiî ki bu aşk burada bitmez. Sarah hamile ve anne olma niyetinde çünkü. Doğum gerçekleştiğinde Musa hem Sarah’a hem de evladına kavuşmak isteyecektir. Fakat buna müsaade verirler mi bu bilinmez, ama şurası muhakkak bu aşk farklı kulvar da devam edeceğe benziyor.
İnsanlık soluk soluğa, yaşadığı anla ilgisi yoktur sanki. İnsanlık yüreğine sevgi tohumları ekecek, kendisine uzanacak merhamet sahibi ellere muhtaç. Yaratılanı sev yaratandan ötürü diyecek Yunus’u arıyor. Dünyamız “Ne olursan ol gel, ister putperest, ister Mecusi, istersen tövbeni bin kere bozmuş olsan da yine gel” diyecek yeni Mevlanalar arıyor. Sarah ve Musa aşkında bütün insanlığın alacağı nice dersler var. Zaman sevmek zamanıdır diyesim geliyor içimden. Günümüzün stresli ve çelişik hayat manzaralarından kaçmak istiyorsak şayet, sevgiye koşalım hep birlikte. Sevgi çağrısı yapan gönül sultanları düne has olmayıp bugünde mevcuttur. Yeter ki onları aramayı murat edinelim. İnsan isterse hem belasını, hem de Mevla’sını bulabilir. Tabiî ki tercihimiz Mevla’yı aramaktan yana. Necip Fazıl’ın ‘O ve ben’ eserinde dile getirdiği S.Abdülhakim Arvasi’ye olan sevgisine benzer sevgiyi gelin bizlerde gerçekleştirelim, neden olmasın ki.
Kıyamete kadar ikili serüvenler devam edecek bu böyle biline. Çünkü Kâinat aşk üzere yaratılmış, ‘Habibim! Sen olmasaydın, sen olmasaydın bunca felekleri yaratmazdım’ buyruğundan bunu anlıyoruz. Madem sevgi yolu ve aşk kervanı kıyamete kadar sürecek olan tek gerçek olgu, o halde aşktan mahrum kalmak niye? Ya aşkta dirilip kendimize ve özümüze döneceğiz, ya da kuru meşe odunu gibi kalıp ruhumuzu haramilere kaptıracağız.
Gelin Osman Gazi’nin Şeyh Edibali’ye karşı duyduğu bağlılığa benzer bağı, bizde yaşayan gönül sultanların sinesinde gönül bağımızı gerçekleştirelim.
Fatih Akşemseddin’in eşiğine yüz sürmeseydi İstanbul’u fethedebilir miydi acaba?
O halde gelin Fatih’in Akşemseddin’e hissettiği sevgiyi bizde gönlümüzde hissedelim.
Âlimin atının ayağından sıçrayan çamurlu kaftana hürmette tazimi esirgemeyen Yavuz, bu aşka sahip olmasaydı Mısır’a kadar gidebilir miydi acaba? O halde gelin Yavuz’un kutsal emanetlere olan aşkını yüreğimizde hissedelim.
Sultan Abdülhamit Han veli tabiatlı bir devlet adamıydı velilik ile özdeş olan Ulu Hakanın otuz üç yıl Osmanlıyı ayakta tutabilmesinin aşk sırrını anlayabiliyor muyuz acaba? Şayet anlıyorsak gelin Filistin’de toprak satın almak isteyen Yahudi planlarına geçit vermeyen Uluhakan’ın aşkına benzer aşkı Filistin’de zulme karşı taş atan sapan taşlı çocuklara selam göndererek yüreğimizi yakalım.
Sarah nerede huzur buluyorsa gelin bizde aşkta huzur bulalım. Maalesef insanlık romantizmini yitirmiş, robotlar idare ediyor her birimizi.
Dahası hiçkimsenin yaşadığı anla ilgisi yok gibi. Adeta günü birlik yaşıyoruz. Gün bulup, gün harcayan, gün yiyen toplum haline geldik. Batının tüketim kalıplarını özgürlük adına kabul ediverdik. Batı sanayileşmesini bitirmiş sonrasına geçiş yapmış, şimdi ötesini düşünüyor. Biz hala tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecini tamamlamış değiliz. Sarah sanayileşmesini bitirmiş bir toplum içinde büyüdü, Musa ise geleneksel değerlerle yoğrulmuş toplumda yetişip kendisini İngiltere’de bulan bir delikanlımız.
Makine İngiltere’de insanı yabancılaştırmış, ama Musa’yı yabancılaştıramamıştı. Çünkü O, sanayi toplumunun çocuğu değil, ama bu toplum içerisinde geleneksel değerlerini yitirmeden yaşayan bir Türk çocuğu. İşte Sarah’ı Musa’ya bağlayan bağ bu noktada düğümlü. Makinenin çarklarında sıkışmış ve bunalmış İngiliz toplumundan kaçışıdır Sarah. Bu kaçışı Sarah’ın Musa’ya olan sevdasında anlarız ancak.
Batı, teknolojinin sırlarını keşfetmiş, fakat insana ait sevgi tekniklerini keşfedememiş Avrupa’nın bu konuda tek gideceği kapı doğudur. Çünkü doğuda sevgi, edebiyat, aşk bütün heybetiyle devam ediyor. O halde batı ruhunun sıkıntılarını giderecek tek hazine Doğuda.
Işık doğudan yükselir sözü çok doğru ve yerinde bir tespit. Cemil Meriç, önceleri ruhunun susuzluğunu Paris sokaklarında aramış. Dört yıl dolaştıktan sonra bakmış ki ruhunu doyurmak yönünden batı çare olamıyor, bu durumda yönünü doğuya çevirmiş. Hatta dönmekle kalmamış Hint’i yazmaya başlıyor ve yazdığı eserine ‘Bir dünyanın eşiğinde’ adını veriyor. Gerçekten kitabın sayfalarını çevirdikçe bambaşka bir dünyanın eşiği ile yüz yüze geliyoruz. Öyle ki Cemil Meriç Hint’in nezdinde doğunun aşkını ve sevgisini dile getiriyor. Ve ilave ediyor: “Aşk sarayına ancak doğu revakından girilir” diye.
Bilmem bu söze eklenecek bir söz ilave edilebilir mi, haddimize mi?
Zira batı toplumunun doğu insanından ve kültüründen alacağı çok şeyler var.
Zaten Piri Türkistan, Mevlana, Yunus gibi gönül sultanlarının batıda bu denli yankı bulması hep o ruhu boşluğu doldurabilmenin çabasından kaynaklanması demek değil mi?
Sarah ve Musa serüveni batı insanını yeniden aşka davet çağrısı, anlayana tabii. Evrensel değerler romantizmle güçlenmediği müddetçe bir anlam ifade etmez. Sarah’ın cüretkâr tavrı, Musa’nın dürüstlüğü, insanlığa yeşil ışık yakmaya yetmiştir. Günümüzde öylesine değerler altüst olmuş ki her fert içinde bulunduğu birtakım alışkanlıkları yıkmaya cesaret edemiyor ve hatta başkaldıramıyor da. Gelin kötü gidişata dur deyip, aşkın kollarına kendimizi atalım. Dahası Yunusun feyiz aldığı yere doğru yürüyüp kendimizi bulalım..
Vesselam.
22–0

ARAYAN BULUR

SELİM GÜRBÜZER
Bu yolun ilk başında arayışa koyulmak vardır, ardından bulmak, en nihayetinde ise vuslata ermek vardır. Bakınız Yunus arayınca kendini Tabduk Emre’de buldu. Mevlana’da arayınca Şems’i Tebrizî’de buldu kendini. Malumunuz Hükümdar İbrahim Ethem ise bir Arabî’nin damda deve aramasından yola çıkarak, o’da kendini bir şeyhin kapısında bulur. Yüce Allah (c.c) bir sebep halk edecek ya, aslında deve arama işin bahanesiydi. Nitekim İbrahim Ethem haremiyle sarayında cennet hayaline dalmış bir halde kuş tüyü yatağında sohbet ederken damdaki adamın ayak sesleri o an tüm süslü hayallerini altüst etmeye yeter artar da. Öyle ki, sinirinden damda ki adama da şöyle çıkışır:
-Ey Arabî, nedir gecenin bu vaktinde patırtı gürültü, hem dam da senin ne işin olabilir ki?
Bunun üzerine Arabî adam cevaben:
-Kaybettiğim develerimi arıyorum der..
Tabii İbrahim Ethem bu cevap karşısında ‘La havle… bu ne söz, git işine’ dercesine sinirinden küplere binip şöyle karşılık verir:
-Bire adam, damda deve mi aranır?
Adamcağız İbrahim Ethem’in öfke halinin tam aksine gayet sakin bir halde şöyle mukabelede bulunur:
-Peki, damda deve aranmaz da, bir hükümdar olarak sarayda kuş tüyü yatağında cennet nasıl aranır ki?
İşte nereden gelindiği bilinmeyen bu can alıcı sözler, İbrahim Ethem’in aklını baştan çoktan alır bile. Öyle ki, ertesi gün kendini derin düşüncelerden sıyırmak adına vezirleriyle günlük meseleleri istişare etmek ihtiyacı duyacaktır. Ancak istişare de çare olmayacaktır. Nasıl çare olsun ki, tamda vezirleriyle istişare havasına dalmışken, padişahı bu kez sarayın bahçesinden bir takım bağırtı çığırtı sesleri derin düşüncelere daldıracaktır. Zira şöyle dışarıyı göz ucuyla etrafı kolaçan ettiğinde birde ne görsün bahçede genç bir delikanlı yaka paça muhafızlarıyla tartışmakta. Derhal o genci huzuruna çağırdığında:
-Hey delikanlı, söyle bakalım seninle muhafızlarım arasında ne alıp vereceğiniz vardı ki habire bahçede itişip kalkışıyordunuz, hayırdır bir derdiniz mi var? diye sual eyler.
Genç:
-Efendim, bu adamlar benim Han’a girmeme mani oluyorlardı, dert davam budur.
İbrahim Ethem:
-Bilmem re söylediğinin farkında mısın, bikere her şeyden önce ağzından çıkan lafı kulağın duysun, bakın burası Han değil, Saraydır. Ve de bu sarayın hükümdarı da benim.
Genç inatla:
-Hayır, sen öyle san, burası basbayağı Han’dır der.
Hayda, şimdi siz İbrahim Ethem’in yerinde olunda bu sözler karşısında çıldırma, ne mümkün. Baksanıza dün damda ki adam, bugünse genç bir delikanlı neyin nesi bilinmez ama ansızın bir anda karşısına çıkıverdiler. Sonuçta padişahta olsa o’da nihayetinde bizim gibi bir insan, ister istemez öfkesine yenik düşüp şöyle mukabelede bulunur:
-Hey delikanlı, yoksa sen aklını mı yitirdin, iyice şöyle sağına soluna baksan iyi olur, sana son kez söylüyorum, bir daha söylemem. Gözünü aç, şunu iyi bilesin ki burası ‘Han’ değil, Saraydır, bu sarayın hükümdarı da benim.
Genç:
-Asla düşündüğün gibi ben aklımı yitirmiş değilim, hem madem ısrarla ‘Han’ değildir diyorsunuz, şimdi sorarım size, acaba sizden önce burada kim vardı?
İbrahim Ethem:
-Daha öncesinden burada babam vardı elbet. Ve bu dünyadan göç eyledi.
Genç:
-Peki, babandan önce kim vardı?
İbrahim Ethem:
-Tabii ki babamdan öncede dedem vardı, herkes gibi vakti saati geldiğinde o‘da göçtü göç eyledi.
Genç:
-İşte sizde kendi ağzınızdan itiraf ettiğiniz gibi burası saray değilmiş, basbayağı Han’mış. Şimdi tekrar sorarım size: birilerinin mesken tutup diğerlerinin göç eylediği mekâna Han denmez de, peki ne denir ona?
Evet, bir insan böylesi can alıcı sözler karşısında padişahta olsa nereye kadar itiraz edebilirdi ki, sus pus olacağı muhakkak. Deminde dedik ya, hiç hesapta yokken durduk yere dün bir adam sarayın damında develerini aramaya kalkışıyor, bu günde bir genç ‘Han’ sandığı saraya girmeye uğraşıyor. Ortada garip bir şeylerin döndüğü besbelli, ama acaba ne? Şimdi gel de işin içinden çık çıkabilirsen. Hele birde tüm bu olup bitenler ikide bir padişahın etrafında dönüp dolaşıyorsa, meseleye sıradan bir mesele ya da tesadüfen gelişen hadiseler gözüyle bakamayız da elbet. En iyisi mi biz Yüce Allah (c.c) bir kulu için bir şey murad etmişse, mutlak bir sebep halk eder diye düşünmek en doğrusu, fazla kurcalamaya gelmez. Zaten bundan ötesi bizi aşan durumdur. Kaldı ki Yaradanın hikmetinden sual olunmaz da. Zira maksat hâsıl olduğunda o iki adam sırra kadem basar bile. Artık bu noktadan sonra İbrahim Ethem kendisiyle baş başadır. Şimdi o’nun için tam da olan biteni muhasebe etme zamanıdır. Çünkü adamların söylediği sözler öyle yenilir yutulur cinsten sözler değildi, öyle ki insanın nevrini döndürecek bir söylenip bin düşündüren sözlerdi. Yine de İbrahim Ehem’in padişah olması hasebiyle memleketin ahvalini düşünerekten bir şekilde gönlüne dokunan bu sözlerin tesirinden kurtulması gerekirdi, takdir edersiniz ki bu kafayla ahaliyi idare etmesi zor olacaktır. İbrahim Ethem neyse ki o an içinden gelen sese kulak verip kafasını dağıtmak adına kendini kırlara bayırlara atacaktır. Derken av elbiselerini tam takır giyinik bir halde dağın vadisine doğru yol alır da. Yol boyunca ilerlerken ilk etapta karşısına bir ceylan çıkıverecektir. Ancak gözüne kestirdiği ceylanı avlamak pek kolay olmayacaktır, epey kendisini yoracaktır. Ceylanın ardı sıra nefes nefese koşturur da. En nihayetinde avını kıskıvrak köşeye sıkıştırdığında kendi kendine şöyle teselli olur:
- Hadi şimdi kaçta bir göreyim. Beni bir hayli ardından koşturup yordun da ne oldu, sonunda seni yakaladım ya,
Oysa İbrahim Ethem kendi kendini teselli etmekle şimdiye kadar başına gelenlerin hiçbirinden ders almamış gözüküyor. Anlaşılan kendisine gelmesi için iyi bir ders daha verilmesi gerekiyormuş. Ve verilmesi gereken bu ders bu kez köşeye sıkıştırdığı ceylandan gelecektir. Allah’ın izniyle ceylan ceylanlığını gösterip hal lisanıyla şöyle dile gelir de:
-Görüyorum ki, ne de pek heveslisin beni avlamaya, hadi beni öldürdün varsayalım, başın göğe mi erecek sanki. Allah aşkına, hem sen bu işler için mi (av avlamak için mi) dünyaya geldin, ben senin yerinde olsam yaradılış gayene yönelik işleri yapmak için heves ederdim.
İşte bu sözler İbrahim Ethem’e bu dünyada öyle rahatlık yüzü yoktur demenin başka bir ifade ediliş türüdür. Belli ki Yüce Mevla, ceylanı İbrahim kuluna vesile kılıp inceden inceye yaradılış gayesi doğrultusunda arayışa koyul denmekte. Zaten tüm bu yaşananlardan ders çıkardığında hem de padişahlığı, sarayı, tacı tahtı bırakacak derecede araya araya soluğu bir mürşidin kapısında alacaktır. Fakat dergâhın kapısına dayandığında mürşid hemen el vermez, İbrahim Ethem’e der ki:
-Bak evlat, olur ya maiyetinde idare ettiğin onca ahaliye zulmetmiş ya da zorla ellerinden mallarını almış olabilirsin, bizim yolumuzun düsturu gereği tüm bunların iadesi gerekir.
Bunun üzerine İbrahim Ethem her kimde kul hakkı varsa helallik dileyip hepsini kuruşu kuruşuna sahiplerine iade eder de. Böylece dergâha kabulü bu şekilde gerçekleşir. Ama yine de her şey bitmiş sayılmazdı, bu kez şeyhi o’nu samimiyet testinden geçirecektir. İsterseniz kendi kendimize empati yapıp bir an padişahın yerinde kendimizin olduğunu varsayalım, acaba hangimiz sarayı, tacı, tahtı bırakırda gelip bir şeyhin kapısında derviş olurduk ki. Hatta bu adam delimidir nedir diye alay etmesinler diye dergâhın yanından bile geçmezdik. Dolayısıyla padişahın teste tabii tutulmasını çok görmemek gerekir. Kaldı ki bizim dünyalılık olarak kaybedeceğimiz hiç bir şeyde yok ortada, ama padişahın öyle değil, başta tacı tahtı olmak üzere dünyalık olarak kaybedeceği çok şey var. Bu yüzden bilhassa padişahın test edilmesi son derece yerinde bir uygulamadır. Öyle ya, bakalım adam padişah ama gerçekten sarayını tahtını tacını terk edecek derecede samimi mi? Gerçekten de İbrahim Ethem hak ve hakikat yolunda nefsine teslim olmaz şeyhine teslim olaraktan samimiyet testinden geçer de. Böylece Allah için dergâhta 10–15 sene aşk ve muhabbetle teslimiyet örneği göstermenin neticesinde zamanın en büyük evliyaların arasına adını yazdırır da.
Sanmayın ki teste tabi tutulmak sadece okullarda diploma almak ya da dünyalık bir işe girmek içindir. İşte anlatılardan görüyorsunuz maneviyat dünyasında da teste tabi tutulmak vardır elbet. Üstelik maneviyat dünyasında teste tabii tutulmak sadece İbrahim Ethem’e has bir durum da değil, dahası var elbet. Bakınız, Mevlana Halid ve Alaaddin Attar Hz.leri gibi zatlar gibi daha niceleri de buna dâhildir. Bir bakıyorsun hak ve hakikat yolunda Mevlana Halid Bağdadi (k.s) gibi bir âlim zat, Abdullah Dehlevì (k.s)’ın kapısında tuvalet temizliği imtihanından geçebiliyor. Yine bir bakıyorsun Alâeddìn Attâr Hz.leri, Şahı Nakşibend (k.s)’ın talimatıyla ahalinin gözü önünde elma satmakta. Sakın ola ki, verdiğimiz bu örneklerden hareketle teslimiyet derken körü körüne gidin birilerine teslim olun anlamı çıkmasın. Bilakis teslimiyetten maksadımız Sadatların kast ettiği şekliyle “ölü teneşirin de ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi işin ehli maneviyat büyüklerine teslim olmak” manasına teslimiyettir bu. Asla böyle bir teslimiyet dünyanın kölesi bir teslimiyet değil, ahretimizi kurtarmaya yönelik Allah’a hakiki manada abd olma (köle olma) teslimiyetidir bu. Unutmayalım ki ‘abd’ olmadan ‘Abdullah-Allah’ın kulu’ olunmaz. Bakınız Yunus, Tabduk’un kapısında eşiğine yüz sürerekten teslim olduğunda ancak gerçek anlamda bizim Yunusumuz olabilmiştir. Hakeza Mevlana’da Şems’e teslim olduğunda ancak o zaman gerçek anlamda Mevlana’mız oluvermiştir. Nasıl Mevlana’mız oluvermesin ki, ilk kez Kalenderi Şeyhi Şems’i Tebrizî ile göz göze geldiğinde o’na ilk teslimiyet nasihati: ‘Dışarıya karşı sağır ol, içte keşfedilen sınırsız âleme yönelip gerçek aşkı yaşa’ şeklinde olacaktır. İşte bu ilk teslimiyet nasihatı Mevlana’da “hamdım, yandım, piştim” şeklinde safha safha etkini gösterip her devirde “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla tüm insanlığın ruh dünyasında aradığı bir nefes sıhhat soluk olur bile.
Peki ya, hakikat arayışında İmam-ı Gazali nasıl teslim oldu derseniz, tabii bunun bir öncesi var bir de sonrası söz konusudur. Nitekim Gazali, teslim olmadan önceki halini şöyle izah eder de: “Medreseye girişim sırf Allah rızası için ilim tahsil etmek olmayıp maişetimi temine yönelik olmasına mukabil, Allah’ın lütuf ve keremiyle beni yüce rızasını tahsile muvaffak kıldı.” Gazali, bir şeyhe teslim olduktan sonra ki halini ise şöyle ifade edecektir:“Ben eskiden kendisiyle mevki elde edilen ilmi yayıyordum. Kasıt ve niyetim bu idi. Fakat şimdi mevki ve rütbeyi terk ettiren ilme davet ediyorum. Şimdiki maksat ve arzum budur.” İşte görüyorsunuz öncesi sonrası derken bir anda hak ve hakikat arayışında tam teslim olduğunda aradan yüzyıllar geçmesine rağmen ardından Hüccetül İslam İmam-ı Gazali olarak adından söz ettirir de. Hatta o tasavvufi lezzeti tattıktan sonra sofilere toz kondurmaz da. Öyle ki sofiler hakkında kanaatini belirtirken de, onların Allah yolunda kimseler olduklarını, onların hayat tarzlarının en güzel yaşama tarzı olduğunu, takip ettikleri yollarının en doğru yol olduğunu, ahlaklarının en güzel ahlak olduğunu dile getirmekten kendini alamaz da. İcabında bilhassa anlamak istemeyenlere yetmedi sözlerinin devamında sofilerin dış ve içlerindeki hareket ve duygularının hepsi nübüvvet kandilinin nurundan almış olduğunu bir kez daha dile getirme sorumluluğunu ihmal etmez de. Öyle ya, ben diyeceğimi deyimde, sonradan bizim haberimiz yoktu demesinler babından bir hatırlatmadır bu. Çünkü hak ve hakikat yolunda herkes aydınlanmaya muhtaçtır. Yeter ki aydınlatmaktan gaye Allah’ın rızasını kazanmak olsun hiç kuşkusuz bunun karşılığı insanların hidayetine vesile olmak sevabı olacaktır. Zaten dün olduğu gibi bugünde evliyaullah gerektiğinde köy köy, ilçe ilçe, il il, bölge bölge gezip insanların hidayetlerine vesile olmak için bir an olsun hiç boş durmuyorlar. Buna mecburlarda. Çünkü Resulullah Efendimiz (s.a.v): ''Ameller niyete göredir'', yani, insan ne niyetle yaparsa o şekilde karşılık bulmakta diye beyan buyurmakta. Öyle ya, niyet dünyalıksa insanın eline geçen dünyalık olur, şayet niyet Allah içinse eline geçecek olan ahiret sermayesi olacaktır. İşte bu noktada niyet kontrolü çok mühimdir. Nitekim Mevlana Halid (k.s) vefat etmeden önce şöyle vasiyet etme ihtiyacı duymuş bile:
“-Zenginlerde hakkım var, her zengin kurban kessin. Fakirler de bana Kur'an okusun.
Tabii bu vasiyet karşısında halifelerinden hemen biri şaşa kalmış. Merak bu ya, sormadan edememiş:
- Efendim siz o kadar muhtaç mısınız ki?
Mevlana Halid (k.s) ise cevaben şöyle der:
-Vallahi ben bir Fatiha’nın okunmasına bile muhtacım, hem de azbuz değil, çok muhtacım.''
İşte görüyorsunuz, fazla söze ne hacet, hakikat arayışında Mevlana Halid Zülcenahayn (k.s) çift kanatlı büyük bir zat olmasına rağmen, o bile kendini muhtaç hissetmekte. O halde, daha ne duruyoruz, vakit hak ve hakikat arayışına koyulmak vaktidir. Çünkü bu manada arayan Mevla’sına kavuşur da.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3801/arayan-bulur