HAFIZASINI YİTİREN NESİL

HAFIZASINI YİTİREN NESİL
ALPEREN GÜRBÜZER

Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Bu soru karşısında irkilmemek mümkün mü? Her şey bu sorunun içinde çünkü. Aynı zamanda bu soru, sosyal parçalanmışlığın eşiğinde bulunan gençliğe davettir.
Her gün hayat yeniden başlıyor. Çocukluk, okul çağı, imtihanlar, üniversite, çalışma hayatı, evlilik, evlat sahibi olmak derken insan ömrünün ne kadar kısa bir süre olduğunu anlıyor ve bir hiç uğruna yaşamanın anlamsızlığını hissederek kimlik krizini gidermeye yönelik adım atma duygusu gelişiyor içimizde. Bütün hayat evrelerinin neticesinde oluşan tecrübî birikimler insanı ister istemez doğru karar verme eşiğine sürüklüyor. Artık geçde olsa hayatın ne anlama geldiğinin farkına varıyoruz. Önemli olan gençken bu şuura sahip olmak, ama ne yazık ki hep olgunluk diyebileceğimiz yaşlarda başımızı önümüze eğip, düşünmeye başlıyoruz.
İdeal diye tanımladığımız hayat aslında gençken ihtiyar olabilmek, ihtiyarken genç kalabilmektir. Nevarki modern dünya gençlere;‘Hızlı yaşa genç öl ki cesedin yakışıklı olsun’ histerisini işliyor. Oysa genç neslin nasıl olması gerektiğini Ahmet Haşim; ‘’Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden’’ mısralarıyla tanımlamış, ama şimdi o bahsettiği nesilden eser kalmaması düşündürücüdür. Gerçektende minareye şerefeye atlayarak çıkılmaz, ancak merdivenlerden basamak basamak ilerleyerek çıkılır.
Kapitalizmin sunduğu tüketim duygusu gençliği bir kâğıt mendil misali buruşturup her birini çöpe atıyor sanki. Değerleriyle bu denli oynanan bu toplumda kimlik krizinin baş göstermesine şaşmamalı. İlişkiler darmadağınık, ferdi yaşama ağırlıklı duygu. Birbirinden kopuk, menfaate dayalı yaşama biçimi ister istemez kimlik krizini gündeme getiriyor. Nasıl olsa bir işe yaramıyorum, hızlı yaşayayım da genç öleyim duygusu gençleri avlayan bir virüs. Hızlı yaşamadan anladığımızı maalesef bu patolojik tablo. Böyle olunca hep birlikte garip bir ahir zaman endişesine kapılıverdik.
Kapitalizmin insanlığa aşıladığı tüketim duygusu tek bir hayat tarzı olarak takdim edildiği için bu hale geldik. Şimdi insanlık bu modelin kıskacında ne yapacağının telaşı içerisinde kıvranıp duruyor. Emeğin hiçe sayıldığı, tüketimin teşvik gördüğü ortam, gençliğin psikolojik yapısında hiçliğe neden olmaktadır. Aslında hiç kimse gençken ölmek istemez ama Amerikan gençlik modası tüm hızıyla toplumları esir almış durumda. Gençlikte baş gösteren fetişizm duygusu bu modelin yansımasından başka bir şey değil. Sürekli insanımıza gençlik empoze ediliyor, fakat genç kalmak uğruna derin yaralar açılıyor ruhumuzda. Bu durumu estetikten kozmetiğe, müzikten bütün medyaya uzanan çizgide bu maraz havayı görmek pekâlâ mümkün... Popüler kültür baş tacı olmuş adeta, ilaç mı istersin ‘melatonin al sakinleş’ telkini ile gençlik fetişizmin kucağına sürükleniyor. İşte yaşadığımız hayat bu.
Tuhaf, ama gerçek, bir o kadarda acı. Gençlik diye sunulan tabloda gördüğümüz manzarada çöpe atılacak buruşmuş mendillerden başka bir şey yoktur. Sürekli; ‘’Aman ha genç kalın, aman ha hızlı yaşayın, daha artık bu dünyaya gelmek yok, ne yaşarsan yanına kar’’ tarzında güya genç kalmanın reçetesi sunuluyor. Bu abartılı teşvik uygulamaları gençliği can evinden vuruyor habire.
Bize bir haller oldu. Her ne olduysa bir anda hafızasını yitiren nesil olduk. Toplumu saran asıl problem hafıza kaybıdır. Biz kimiz, nerden geliyoruz nereye gidiyoruz sorusunu artık soramaz olduk birbirimize. Sebebi malum; hafızamızı yitirmiş olmamızdan dolayıdır. Bunun şuuruna bir varabilsek, belki de küllenmiş hafızamız yeniden kıpırdayacak, belkide yeniden bir hayata adım atmış olacağız, derken kendimize dönüşümüz gerçekleşecektir. Daha da ötesi kendimizi sorgulama imkânı bulacağız demektir.
Hep batı sevdasıyla oyalanıverdik. Batının ardına takılmamızı öğütlediler çünkü. Doğuyu bırak, batıya bak denildi. Hâlbuki batı dedikleri dünyada bunalımın eşiğinde. Bir arada yaşama özelliği doğuya ait has bir meziyet. Şimdilerde batının aynı binada bir ailenin yaşaması durumunda vergi indirimi uygulamalarına start vermesi toplumsal parçalanmanın önüne geçmek içindir. Çünkü Avrupa’da aile mefhumu yok denecek kadar azdır. Bir arada yaşama duygusu gelişmediği içindir ki parasal tedbirlerle önlem almaya çalışıyorlar. Bizde böyle bir problem yok, ama batının içinde bulunduğu bunalımı, bize de sirayet ettirme çabaları var. Şöyle ki; ‘Özgür yahut bireysel yaşa, takıl bana hayatını yaşa’ türden sıkça kullanılan argo ifadeler kuşaktan kuşağa yayılarak her geçen gün toplumsal birlikteliğimizi tehdit altına alıyor. Zira bizi birbirimize bağlıyan bağları çözüp dağınık bir toplum modeli sunuyorlar önümüze. Batı yıllardır bunun acılarını çekiyor, nasıl etsem de bu girdaptan kurtulayım diye arayış içerisinde çırpınırken, biryandan da aynı hastalığın pençesine bizi de düşürmek istiyorlar.
Osmanlı varı yaşamak bizim her şeyimizdi. Devleti âliye birada yaşamanın tatbikatını insanlığa göstermiş, biz ise hala model arama peşindeyiz. Ne zamanki mensubiyet duygumuzu yitirdik, işte o zaman dışardan model arama ihtiyacı hissediverdik.
Fetihlerimizi kılıçla gerçekleştiğini söyleyenler büyük yanılgı içerisindeler. Hafızasını kaybeden bir takım aklıevveller, her nedense insanlığın baskı ve zulümden, mezhep kavgalarının karmaşasından kurtulmak için Osmanlının hürriyet iklimine sığındıklarını görmezlikten gelirler. Çağdaş yaşamdan sıkça söz edilmesine rağmen, bu konuda bir arpa boyu yol alınamadığı gibi insanları bir arada kardeşçe yaşamaları bu çağda gerçekleştiremediler. Bakın Osmanlı ta yıllar öncesinde yetmiş iki milleti bir arada yaşatabilmiştir. Kardeşçe yaşamayı sağlayan ve aynı şemsiye altında gölgelenmeyi gerçekleştiren yeryüzünde tek imparatorluk biziz.
Bakın çağdaş dünya dedikleri düzen, Bosna’yı kan gölüne çeviriverdiler. Çeçenler Ruslarla, Bosna Hersek, Sırplarla ve Hırvatlarla bir arada yaşayamadı. Her yer kan revan içinde. Hümanizm sadece lafta.
Etnik kimlikler mesele ilan edildi. Soy sop faslına girilince olacağı buydu, elitist tabakadan ne beklenirdi ki zaten. Osmanlı bu problemi Osmanlılık şemsiyesi altında halletmiş. Amerika’da süper güç olarak Osmanlıyı örnek almış, ama kendi içinde özgür. Bu yüzden Amerika’da Norveç kökenli veya başka kökenli, zencisi, Filipinlisi, şusu, busu ben Amerikalıyım diyebiliyor. Fakat ayın Amerika kendi ülke sınırları dışında son derece acımasız olabiliyor da. İşte en son Baba Bush ve Oğul Bush’un Ortadoğu’ya yönelik açtığı savaş bunun en tipik misali, bilmem başka bir delile gerek var mı?
Türkiye’de yaşayan insanlarımızda çeşitlilik arz ediyor. Bir kilimin desenlerini andıran bir zengin dokumuz var. Üstelik kilime işlenen motiflerin her biri farklı olsa da aralarında kopmayacak şekilde ilmikler atılmış, böylece birlik bağları oluşturulmuş. Bu bağlar sayesinde Türk-Kürt demeden birbirimize kız vermişiz, kız almışız, yani oğul evermişiz, beraberce aynı sofraya oturmuş, beraberce halay çekmişiz. Galiba bu durumu bize çok görmüş olsalar ki birtakım zinde kuvvetler boş durmamış içimize ayrılık tohumları serpiştirme gayreti içerisine girdiler. Bugün Güneydoğuda yaşadığımız trajik olaya bu yönüyle de bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Yazık ediyoruz kendi kendimize. Neden Osmanlılık şemsiyesine benzer, Türkiyelilik ruhu oluşmasın ki bu topraklarda. Hem madem aynı coğrafyada yaşıyoruz, kökenimiz ne olursa olsun hepimiz aynı kilimin desenleriyiz sonunda. Bu coğrafyada yaşayan insanların hep bir ağızdan canı gönülden Türkiyeliyim demesi yetmez mi? O halde insanımızı ikide bir kimlik sorgulamasına tabi tutar gibi testten geçirmeye çalışmanın ne anlamı var. Yazık ediyoruz kendi kendimize. Osmanlı altı yüzsene bağrında taşıdığı milletlerin ne dilini ne de dinin sorguladı, bir arada nasıl yaşanılırın tatbikatını gösterdi tüm cihana.
Hafızasını yitiren gençliğe mensubiyet şuuru veremediğimizden dolayı meseleleri çözemez hale geldik. Köklerimizle yüz yüze geldiğimizde işte o noktada biz kimiz, nerden geldik nereye gideceğiz soruların cevabı karşılık bulacaktır elbet. Hafızamızı yeniden tarihle dinimizle ve bilge insanlarla buluşturmalı ki dirilişe geçebilelim.
1299 da Söğütte atılan ruhumuzu yeniden yakalamalıyız. Muhteşem çınar olarak dünyada hüküm sürmüşüz, fakat kıymetini hala anlamış değiliz.
Hafızamızı yenilediğimizde dirilişimizin gerçekleşeceğine canı gönülden inanıyorum. Vesselam.

HAFIZASINI YİTİREN NESİL
SELİM GÜRBÜZER
Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?
İşte böylesi kendi yaratılış kodlarımızı hatırlatacak bir soru karşısında bir adım ötesini düşünmemek ne mümkün. Ancak her şey bu sorunun içinde kodlu olmasına kodlu ama maalesef epey bir zamandır birbirimizle didişmekten artık bu tür soruları sormaz olduk. Öyle ki, ne kendimizin yaratılış kodlarını hatırlama diye bir derdi var ne de dost bildiklerimizin tarihi ve fıtri hafızamızı tazelemeye vesile olacak bir erdemlilik çabası var. Oysa birbirimizin kuyusunu kazdığımız şu fani dünyada kalıcı değiliz, sadece misafiriz. Ne için misafiriz derseniz, hiç kuşkusuz yaratılış gayemize uygun olarak bir arada birlikte kardeşçe yaşayıp ötelere kanatlanmak için misafiriz. Madem öyle, yaratılış gayemizin kodları üzerinde kafa yorup fıtri hafızamızı tazelemek varken birbirimizle didişip bölük pörçük olmak niye? Şayet fıtri hafızamızı tazelemezsek, değil bir arada huzur içerisinde yaşamak, sosyal parçalanmışlığın eşiğinde gelmiş hafızasını yitirmiş kayıp nesil olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmamız an meselesidir diyebiliriz.
Maalesef gelinen noktada her dem canlar yeniden hayat bulup tazelenirken bizse birbirimize adeta hayatı zindan etmekle meşgulüz. Oysa birbirimizi ötekileştirmeden bir arada kardeşçe yaşamak varken kendimize hayatı zindan etmek niye? Bilmem perişanlara oynadığımız şu bedbaht halimizi hiç düşündük mü? Bakınız, her birimiz çocukluk, okul çağı, sınav koşuşturması, üniversite ve çalışma hayatı, evlilik, evlat sahibi olmak derken bir bakıyorsun ömrümüzün ne çabukta bir hiç uğruna geçirdiğimizi fark ediyoruz. Böylece geç kalınmış farkındalıkla bir anda iç dünyamızda ruhi susuzluğumuzu gidermeye yönelik adım atma hissiyatı gelişiyor. Tabi burada önemli olan çok erken yaşlarda, yani gençlik çağlarımızda bu bilince erişmiş olsaydık ihtiyarlığımızda farkındalığımız daha da bir anlam kazanmış olacaktı. Ama gel gör ki köprünün altından çok sular akıp ya da nice çamlar devrildikten sonra ancak o zaman aklımız başımıza gelip bir şeyleri fark eder hale gelebiliyoruz.
Ömür boyu istikamet üzere bir hayat sürdürebilmek için Peygamber kavlince gençken ihtiyar olabilmek, ihtiyarken genç kalabilmek şarttır. Kelimenin tam anlamıyla gençlik çağımızın başlangıcından itibaren adeta piri fani ihtiyar halet-i ruhiye haliyle hayatımızı renklendirmek gerekir ki, ihtiyarken manen genç kalınabilsin. Maalesef modern çağ dedikleri çağda gençlerimize ‘Hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun’ türünden abuk sabuk hayat tarzı telkin edilmekte habire. Ahmet Haşim sanki bugünlerde sıkça işittiğimiz bu tür abuk sabuk telkinleri görürcesine “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” mısralarıyla meramımızı dile getirip bize bu hayat tarzını dayatanlara bizim adımıza anlamlı cevap vermiş olur da. Gerçektende öyle değil midir, minarenin tepesine şerefe'ye zıplayarak değil, merdivenlerden emin adımlarla basamak basamak çıkarak ancak şerefeye erişilebiliniyor. Aksi halde zıplar zıplamaz minarenin tepesinden yere çakılacağımız muhakkak. Şimdi gel de bu gerçeği hızlı yaşa genç kal kafasında hafızasını yitirmek üzere olan yeni nesle anlat, nasıl anlatacaksak. Anlatamayız elbet, çünkü ne söylersek söyleyelim artık yeni kuşağın gözünde nesli tükenmek üzere olan tıpkı kelaynak kuşlar gibiyiz biz. Oysa kökleriyle bağını koparmış bir şekilde anlık hayat tarzı sürdürmek demek tıpkı meyve veremeyen kuru meşe ağaç gibi çürümeye mahkûm bir hayat tarzına talip olmak demektir. Elbet, günü geldiğinde o çok güvendikleri akıl hocası modern ağa babaları tarafından modern köleler olarak sömürülüp adeta bir kâğıt mendil gibi buruşturulup çöpe atıldıklarında bizim ne demek istediğimizi anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacaktır. Dahası eskiyi mumla arayacaklardır.
Evet, vahşi kapitalizm, gençliği öyle hoyratça tüketim çılgınlığı içerisinde çöpe atılır bir kâğıt mendil gibi buruşturur hale getirmiş durumda ki ne söylense artık kâr etmiyor. Karşı karşıya kaldığımız bu hazin durum aslında toplumu içten içe yaralayıp sarsan bir cinnet tablosudur. Kültürel kodlarımızla ve değerlerimizle bu denli oynanırsa olacağı buydu, böylesi bir tablodan olumlu bir şeylerin çıkmasını beklemek hayal olurdu zaten. Zira birbirimizle olan beşeri ilişkilerimize baktığımızda dayanışmacı ruhtan uzak tamamen bireysel çıkar amaçlı bir duygu ekseni üzerinde yürüdüğünü görürüz. Düşünsenize birbirimizden böylesine kopuk, böylesine dünya menfaatine dayalı yaşama biçimi ister istemez kimlik bunalımını da beraberinde getiriyor. Kimlik bunalımı öyle tavan yapmış noktada ki, gençler artık “Nasıl olsa bu hayatta bir işe yaramıyorum, bari hiç olmazsa hızlı yaşayayım genç öleyim de cesedim yakışıklı olsun” hissiyatını kendilerine yegâne biricik parola edinmişler bile.
Evet, söylemesi acı ama gerçek, işte gençlerimizin hızlı yaşamaktan anladıkları batı tipi hayat modeli budur. Tabii hal vaziyet git giderek tüm toplum katmanlarını sarar hale gelince ister istemez genç yaşlı hiç fark etmez hepimizi garip bir kıyamet alameti endişesi kaplıyor. Belli ki, vahşi kapitalizm her birimize sinsi sinsi tüketim çılgınlığa dayalı bir hayat tarzı aşıladığı içindir bu hale geldik. Şimdi her birimiz bu tüketim çılgınlığı modelin kıskacında ne yapacağının telaşı içerisinde habire kıvranıp durur haldeyiz. Buna gençlerde dâhildir elbet. Zira emeğin hiçe sayıldığı, tüketimin teşvik gördüğü ortamlar gençliğin psikolojisini daha da olumsuz etkilemektedir. Elbette ki hiç kimse gençken ölmek istemez ama çılgınca eğlenmeye yönelik Batı tarzı yaşama içgüdüsü gençlerin ömürlerinden çalmakta. Ve bu durum tüm toplumların gençlerini esir almış durumda. Hele bilhassa şimdilerde kimlik bunalımının gençlik üzerinde baş göstermesi vahşi kapitalizmin gençleri çılgınca eğlendirmenin ve çılgınca tükettirmenin doğurduğu bir neticedir. Yediden yetmişe herkes iyi bilir ki; tabiat boşluğu sevmez, sürekli hızlı yaşa genç kal aşısı empoze edilip çılgınca işlere bulaşıldığında gençlerimizin iç dünyasında derin yaralar açması kaçınılmazdır. Ki, gençliğin üzerine kara kâbus gibi çöken bu maraz puslu havanın estetikten kozmetiğe, müzik dünyasından medya âlemine uzanan çizgide her tarafı sarmış durumda. İşte tüm bu puslu hava içerisinde popüler kültür baş tacı edildiğinden ‘melatonin al sakinleş’ telkiniyle gençlik adeta uyuşturucu belasıyla baş başa bırakılmıştır. Maalesef içler acısı bize seyrettirilen ve takdim edilen hayat tablosu budur.
Bir başka acı gerçeğimiz ise malum milli bayramlarda “İşte Gençlik budur” şeklinde şaşaalı bir şekilde takdim edilen tabloda hiçte kimliğimize yakışır bir gençlik görüntülerinin sahnelemeyişidir. Her alanda olduğu gibi milli bayramlarımızda maalesef batı tarzı kutlamaları şeklinde sahne almaktadır. Oysa dışı seni yakar içi beni yakar misali milliliğe gölge düşürecek bu tür kutlamalar aslında gençliği köklerinden ve mehteranından koparan türden kutlamalardır. Ne diyelim işte görüyorsunuz bir zamanlar neydik şimdi ne hale geldik doğrusu şaşmamak elde değil. Sanki her birimiz efsunlanmış fertler olarak bir anda hafızasını yitiren nesil durumuna düşüverdik. Biz şaşkın olmayalım da kim olsun, baksanıza “Biz kimiz, nereden geliyoruz nereye gidiyoruz” sorularını bile artık birbirimize soramaz olduk. Sebebi malum; Manisa-Gördes yöresine ait söylenen bir halk Türküsünde de ifade edildiği gibi, nasıl ki odam kireç tutmuyor kumunu karmayınca, aynen öylede köklü değerlerimizi geleceğimizle karmayınca da hafızamız tazelenip bir türlü dikiş tutmamakta. Hani “Hafiza-i beşer nisyan ile malüldür” şeklinde söylenen bir atasözümüz var ya, aynen hafızasını yitiren toplum hale düşüverdik. Ah şöyle titreyip kendimize bir dönebilsek, bak o zaman hafızamızı yeniden tazeleyip diriliş kodlarımıza geçmemiz bir hayal değil gerçeğin ta kendisi olacaktır. Böylelikle kendimizi sorgulama imkânına kavuşup yeniden hayata dönüşümüz bir bambaşka anlam kazanacaktır.
Epey zamandır bir orada bir burada bir şurada derken hep birlikte hafızasını yitiren kayıp nesil olduğumuz gibi batılılaşma sevdasına kapılır oldukta. Bu hale gelişimize şaşmamak gerekir, tâ ilkokula başladığımız dönemlerimizden bugüne bize hep Batı’yı örnek model olarak gösterdiler. Sanki biz uzaya gidemezmişiz gibi hep bize okullarımızda Batının ardına takılmamızı öğütlediler. Öğütle kalmadılar Doğuyu bırak, Batıya bak denildi. Neyse ki çağdaş uygarlığın beşiği dedikleri Batı dünyası şu sıralarda içten içe çatırdayıp gerilemeye yüz tutmuş durumda, bu yüzden olsa gerek artık eskisi kadar bize yönünü Batıya çevir diyen de pek çıkmıyor. Üstelik Batı, Batı diye takdim ettikleri bu dünya sadece madden değil manevi bunalım içerisinde kıvranmakta olup ruhunun susuzluğunu giderecek bir kaynağa muhtaç haldedir. Öyle ya, Batıda azıcık maneviyat olsa, azcık merhamet damar olsa coronavirus pandemi süreci boyunca kendi insanını bile hastanede bakamaz bir halde sokakta ölüme terk edip bu denli vurdumduymaz olmazlardı. İyi ki de cennet vatan Türkiye’de doğmuşuz, ne kadar şükretsek azdır. Değil kendi insanımıza, dünyanın süper gücü konumunda ABD halkına bile maske gönderecek derecede merhamet abidesi necip Türk milletiyiz biz. Nitekim Mehmet Akif böylesi necip Türk milletinin dayanışmacı ruhunu şöyle dile getirir de: “Bir zamanlar bizde millet/hem nasıl milletmişiz/gelmişiz dünyaya/ milliyet nedir öğretmişiz.” Hiç kuşkusuz bizim milliyet davamızda tüm insanlığa merhamet abidesi olmak vardır, vahşi Batınınkinde ise dünyayı kasıp kavurmak vardır. İşte görüyorsunuz kendi milliyet kodlarımızda mevcut olan merhametimiz sayesinde dünyanın neresinde bir felaket durum vuku bulduğunda derhal tez elden başta devlet erkânımız olmak üzere Kızılay’ımızla, AFAD ekibimizle, Beşir derneğimiz gibi pek çok gönüllü sivil yardım kuruluşları ve vakıflarımızla birlikte tüm insanlığa yardım elimizi uzatıp topyekûn seferber olabiliyoruz. Bu demektir ki, onca zamandır tarihi hafıza kaybına uğramamıza rağmen bugün olmuş halen merhamet damarlarımız kurumuş değil. Bir başka ifadeyle sadece bir zamanlar değil, Allah’a şükür yıllardır kökünü bir türlü kurutamadıkları bitip tükenmek bilmeyen dayanışmacı kodlarımız sayesinde şu perişan halimizle bile tüm insanlığın merhamet abidesi olabiliyoruz. Besbelli ki dayanışmacı ruh sadece bize has güzel haslettir. Baksanıza her ahval ve şartta mazluma umut, zalime kadife eldiven içerisinde demir yumruk olabiliyoruz. Batıda ise dayanışmacı ruh hak getire, ellerinde varsa yoksa sadece hümanizm felsefeleri vardır, o da malum sadece kâğıt üzerinde, uygulamaya baktığımızda bir takım idari maslahat babından tedbirlerle hümanistlik tasladıklarını görürüz. Nedir o idari tedbirler derseniz, mesela Batı dünyasında dağılmaya yüz tutmuş aileleri kurtarmak adına doğan her çocuğa neredeyse bir maaş tutarı kadar aylık çocuk parası bağlanması, aynı binada ailenin yaşaması durumunda vergi indirimine tabi olacağı gibi bir dizi tedbirleri kast ediyoruz elbet. Tabi yapılan tüm bu teşvik niteliğindeki tedbirler halkını çok sevdiklerinden ya da hümanistliğin bir gereği olarak değil, bilakis ailesiz bireyler hale gelmenin ve git gide yalnızlaşmaya doğru evrilmenin önüne geçmek için tüm bu tedbirleri devreye sokmuşlardır. Zira Batıda aile bilinci yok denecek kadar azdır, elbette ki parasal ve destekleyici paket programlarla işi kotarmaya çalışacaklardır, dayanışmacı ruh olmayınca destekleyici paketlerin dışında başkada kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar. Ancak şu da var ki, aynı illet tablo maalesef bizim coğrafyalarımıza da sıçramış durumda. Şöyle ki; ‘Özgür yaşa, bireysel takıl hayatını yaşa’ türden sıkça kullanılan argo ifadeler kuşaktan kuşağa hızla yayılıp her geçen gün toplumsal birlikteliğimizi tehdit edecek boyutlara ulaşmış görünüyor. Her ne kadar ilk başta bu tür argo ifadeler bize öylesine gırgırına şaka türünden sözlermiş gibi gelse de sonradan bir baktık ki kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, tamda geldiğimiz noktada gençliğin ne hallere düştüğünün göstergesi sözlermiş meğer. Aman Allah’ım bu nasıl söz ‘bireysel takıl, hayatını yaşa’, sanki Batı insanı yıllardır bireysel takıldı da başı göğemi erdi, şu an gelinen noktada ne yapsak ne etsek de şu bireysellik belasından kurtulabilsek telaşı içerisindeler. Bizse onların bırakmak istediği noktada bilerek ya da bilmeyerek hiç fark etmez bu belayı başımıza sarıp devam ettirme eğilimindeyiz. Bugün olmuş halen geleceğimizi Batı hayat tarzında arıyoruz. Bu anlamsız batı hayranlığına son vermedikçe biliniz ki batının can çekiştiği aynı bela bizi de kıskıvrak yakalayıp can evimizden vuracaktır. Hem kaldı ki kendi öz kültür kodlarımıza uygun hayat tarzı yaşamak varken batıya özenmek niye? Oysa Osmanlının Nizam-ı âlem anlayışı aynı zamanda bizim hayat tarzımızdı. Ne zamanki çokluk içinde birlik duygumuzu yitirdik, işte o gün bugündür kökü dışarıda yaramıza merhem olmayacak modeller peşinden koşar olduk.
Peki, şu birtakım aklı evvellere ne demeli, Osmanlı üç kıtada gerçekleştirdiği fütuhatlarını güya kılıçla gerçekleştirmiş. Doğru tespit mi, elbette ki hayır, tamamen objektif tarih bilincinden yoksun geçmişini karalama türünden bir tespittir bu. Hele bikere bir insan tarihi hafızasını yitirmeye görsün böylesi tarihi gerçeklerle bağdaşmayan yalan söyleyen tarihin peşinden koşmasına şaşmamak gerekir. Şayet gerçekleri dile getiren tarihin peşinden koşmuş olsalardı insanlığın baskı ve zulümden, mezhep kavgalarının karmaşasından kurtulmak için Osmanlının hürriyet iklimine sığındıklarını pekâlâ görebilirlerdi. Osmanlının hürriyet iklimin görmezden gelip bugün çağdaş yaşam diye yutturmaya çalıştıkları hayat tarzının ise insanları bir arada yaşamasını sağlayamaması bir yana kamplaşmaya ittiği artık bir sır değil. Oysa görmezden geldikleri Osmanlı kendi dönemi içerisinde yetmiş iki milleti bir arada özgür kılmayı başarmış bir imparatordur. Kelimenin tam anlamıyla dini mezhebi meşrebi, etnik kimliği ne olursa olsun her insanı bir arada özgürce yaşamasını sağlayan ve aynı şemsiye altında gölgelenmelerini gerçekleştiren yeryüzünde tek imparatorluk Osmanlıdır.
Bakınız çağdaş yenidünya düzeninden dem vuran bugünün süper güçleri Bosna’yı, Filistin'i, Suriye’yi, Irak'ı, Kafkasya'yı, Mısır’ı kan gölüne çevirmişlerdir. Şöyle tarihi hafızamızı yoklayalım Çeçenler-Ruslarla, Bosna Hersek-Sırp ve Hırvatlarla bir arada özgürce yaşayamadıkları gibi o coğrafyalar kan gölüne dönüştürüldü de. Bakmayın siz öyle onların ikide bir insan haklarından, demokrasiden, evrensel hukuktan dem vurup bize ders vermeye kalkışmalarına, tüm bu söylemler dünyanın dört bir yanından işledikleri cinayetleri örtbas etmeye sadece laftan ibaret bize giydirilmeye çalışılan deli gömlek kılıflardır. Şayet ambalajlanmış bu cicili bicili söylemler simgesel değil özde karşılık bulsaydı dünyanın hiçbir bölgesinde etnik kavgalar, mezhebi kavgalar baş göstermeyecekti. Dünyanın neresinde bir bomba patlasa bir bakıyorsun arkasında mutlaka süper güçlerin parmağı olduğu ortaya çıkmakta. Bu nasıl özgürlük, bu nasıl insan hakları, bu nasıl yenidünya düzeninden dem vurmaksa onlar yaptıklarıyla övüne dursunlar ortada güneş balçıkla sıvanamaz derecede asla üstü kapatılmayacak gerçekliklerle karşı karşıyayız. Onlar kim yenidünya düzeninden dem vurmak kim, dedik ya tarihi sicillerine baktığımızda işgal ettikleri topraklarda kan kusturup ayrılık tohumları ekmek batının öteden beri devam ettirdikleri bir tarihi süreçtir. Bugün Ortadoğu’da tüm dünyanın gözü önünde sergilenen kanlı sahnelere baktığımızda Osmanlının olmayışından kaynaklanan insanlık dışı sahnelerdir. Zira Osmanlı kendi dönemi içerisinde etnik, mezhebi ve meşrebi her türden başkaldırışlara karşı önlemini Nizam-ı âlem adalet anlayışı çerçevesinde ve aralarında hiçbir ayrılık tohumlarının ekilmesine fırsat vermeyip Osmanlı şemsiyesi altında bütünleştirerek halletmiştir. Belli ki Amerika’da bugünün tek süper gücü olarak tarihte çok ender rastlanabilecek Osmanlının 600 senelik uzun bir süre hâkimiyetini devam ettirişindeki sırrı çözmüş olsa gerek ki, Osmanlının yaptıklarının kendi ülke sınırları içerisinde uygulamakta hiçbir beis görmüyorlar. Nitekim Amerika’nın keşfinden bugüne Norveç kökenli veya başka kökenli, zencisi, beyazı Filipinlisi, şusu, busu Amerikalıyım diyecek noktaya gelmişse bunu büyük ölçüde kendilerine örnek aldıkları Osmanlı modeline borçludurlar. Osmanlıdan görünür tek farkları kendi ülke sınırları içerisinde uyguladıklarını dış dünyadan esirgeyip baskı aracı olarak kullanıyor olmalarıdır. Zaten görünen köy kılavuz istemez, kendi sınırları dışındaki ülke haklarına son derece acımasız oldukları ayan beyan her şey ortada. İşte Baba Bush, Oğul Bush, Barak Obama, Trump, Biden derken bilhassa Ortadoğu’ya yönelik yürüttükleri insanlık dışı politikalar artık Amerika’nın yüz karası nitelikteki dosyası olarak tarihi kayıtlara çoktan geçti bile. Öyle anlaşılıyor ki, bu sicili kabarık dosya, aradan yüzyıllar geçse de öyle kolay kolay insanlığın hafızasından silemeyeceklerdir. Bu utanç dolu sicili kabarık dosyayı hafızalardan silmek için ancak kendilerine tertemiz bembeyaz bir sayfa açmaları gerekir ki insanlığın hafızasından silebilsinler. Şayet Batılıların dünyasında azcık bir vicdan, azcık ar damar hayâsı varsa bunu yapmaya mecburlar da. Allah’a şükürler olsun ki, bizim öyle bir mecburiyetimiz yoktur, bizim iç işlerimize burnunu sokmasalar şuan bizim coğrafyalarımızda otuzu aşkın etnik unsurlarla ekmeğimizi aşımızı suyumuzu birlikte paylaşıp gayet huzurlu bir şekilde bir arada yaşama becerisini gösterebiliyoruz zaten.
Anadolu kilimlerine şöyle bir bakın rengârenk birbirinden güzel birbirine ilmek ilmek güçlü bağlarla bağlanmış çok zengin desenleriyle bize adeta iri olmayı, diri olmayı, hep birlikte Türkiye olmamızın gerektiğinin mesajını vermekte hep. Gerçektende öyle değil mi, kilimlerimize işlenen motiflerin her biri birbirinden farklı gibi görünseler de bir bakıyorsun aralarında kopmayacak ilmiklerin varlığı sayesinde her bir motif bir bütünün desenleri olarak bizleri selamlamaktalar. İşte atalarımız kilimin dilinden hareketle asırlardır kendi coğrafyamızda beraber yaşadığımız insanlarla Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez vs. ayırımı gözetmeksizin kendi aramızda kız vermişiz, kız almışız, bağdaş kurup aynı sofraya oturmuşuz, yetmedi hep birlikte halay çekiyoruz da hale. Ancak bu güzel birlik kilimi tablosu birilerini fena halde kimyasını bozmuş olsa gerek ki, derhal harekete geçip habire içimize ayrılık tohumları serpiştirmekle meşguller. Baksanıza neredeyse yarım asrı aşkındır Güneydoğu meselesiyle mücadele ediyor olmamız tamamen fitne tohumlarının ardı arkasının kesilmemesine bağlı olarak devam eden bir mücadeledir bu. Hiç kuşkusuz bizim mücadelemiz kardeşlik ekseninde devam ederken içimize fitne tohumları serpen iç ve dış mihraklar tarafından ise ayrılıkçı ve bölücülük rüzgârları estirerekten terör yoluyla devam ettirilmekte. Onlar fitne tohumlarını eke dursunlar bize düşen tarihi hafızamızı tazeleyip kardeşliğimizi baltalayan zinde güçlerin oyunlarını boşa çıkartıp heveslerini kursaklarında bırakmak olmalıdır. Bölücü PKK terör örgütü ve onun işbirlikçisi terör örgütleriyle olan mücadelemizde en ufak rehavete kapılmaksızın yılmadan usanmadan etnik kökenimiz, mezhebimiz, meşrebimiz ne olursa olsun hepimiz aynı kilimin desenleriyiz ve hepimiz kardeşiz ruhuyla durmak yok, yola devam demeli. Düşünsenize bu kutsi mücadelenin sonucunda ekmeğimizi aşımızı suyumuzu birlikte paylaştığımız insanlarla birlikte hep bir ağızdan ‘Ölürüm Türkiye’m’ şarkılarıyla yeri göğü inlettiğimizi, bak o zaman bir daha o derin güçlerin gıkı çıkar mı? Elbette ki gıkları çıkmayacaktır. Yeter ki, hafızasını yitiren gençliğimize köklerini hatırlatacak mensubiyet şuuru aşılayalım aydınlık yarınlar elbet bizim olacaktır. Hele köklerimizle yüzleştiğimizde işte o noktada biz kimiz, nereden geldik nereye gideceğiz soruların cevabını verecek neslin doğması an meselesidir diyebiliriz. O halde daha ne duruyoruz, vakit yeniden tarihle, dinimizle ve bilge dehalarımızın eserleriyle hafızamızı tazeleyip yeni ufuklara kanatlanma vaktidir.
Velhasıl-ı kelam, vakit 1299’da Söğütte mayalanan ruhumuzun yeniden dirilişe geçme vaktidir. Bundan daha öte tez vakitte uzaya, ay’a yeni Caca Beylerimizle, yeni Ali Kuşçularımızla kanatlanmak vaktidir. Ay’a ilk adım attığımızda biliniz ki, dün nasıl ki Söğüt çınarımız tüm kollarıyla tüm cihanı sarıp tüm insanlığa Nizam-ı âlem olmuşsak bugünde aynı heyecanla aynı ruhla göklerde dalgalanan ay hilalimizle tüm insanlığı sarıp sarmalayıp yeniden cihanın Nizam-ı âlemi olabiliriz pekâlâ. Hiç şüpheniz olmasın ki, tarihi hafızamız canlandığında dirilişimizde beraberinde gelecektir, buna inancımız tamdır.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/hafizasini-yitiren-nesil-makale,4703.html