GEN DÜNYAMIZ

GEN DÜNYAMIZ

ALPEREN GÜRBÜZER

Kalite kontrol kavramını sıkça duyar olduk artık. Peki, kontrol sistemi dünyevi beşeri ilişkilere has bir olgu mu? Elbette hayır. Çünkü mikro âlemde gizli bir el tarafından tanzim edilmiş kontrol sistem ağı mevcut. Bu arada özellikle kalıtım olayı sadece üreme hücrelerinde bulunan genler tarafından kontrol edilmekte. Zaten kontrol edilmesi de gerekir. Çünkü Yaratıcı güç böyle murad etmiş ve üreme olayını böyle kanunlaştırmış. Nitekim her karakter en az iki genin kontrolünde bulunup, bilim adamlarınca bu gen çiftinin her biri allel gen diye isimlendirilmiştir. Zira kâinatta hemen hemen her şey çift yaratılmış, dolayısıyla her bir allel genin bir araya gelmesiyle birlikte birbirini tamamlayan homozigot ya da heterezigot lokus alleller oluşturması bunu doğruluyor da.
Malumunuz yumurta ve spermlerin varlığı tek başına bir anlam ifade etmez. Ortada mutlaka şehevi arzuların da baskın hale gelmesi gerekir ki çiftleşme gerçekleşebilsin. Aksi takdirde neslin devamı sağlanamamaktadır.
İnsanoğlu yumurta mı tavuktan meydana gelmiş, tavuk mu yumurtadan meydana gelmiş düşüne dursun, aslında her ikisi de değil. Sonuçta yumurta cenine (embriyon) besin kaynağı olmanın yanı sıra vuslatı gerçekleştirecek döl hücresine de aracılık yapmaktadır. Bu aracılığın akabinde genlerin harekete geçmesiyle birlikte zigot oluşmaktadır. Ardından zigotun bölünme safhaları oluşunca artık yumurtayı meydana getirecek tavuğu (civciv) doğurmak kaçınılmaz olacaktır. Şöyle ki; yumurta ve spermlerin her biri bir tek gene sahipler, dolayısıyla döllenme spermatozoit ve ovaryum hücresinin bir araya gelip genetik kodların buluşma hadisesi olarak ortaya çıkacaktır. Zira canlı neslin devamında aktif görev yapan sperm ve yumurta hücrelerin üretimi rastgele olmamakta, aksine belli bir sistematik program dâhilinde vuku bulmaktadır. Hatta bu süreç çok değişik aşamalardan geçtikten sonra bir takım gen kombinasyonları sonucu üreme gerçekleşmektedir. Üreme hücreleri ile vücut hücreleri arasındaki en temel fark ise vücut hücrelerinin 2n kromozoma sahip olması, üreme hücrelerinin ise bir tek (n) kromozom ihtiva etmesidir. İşte bu gerçekler ışığında anneden gelen tek bir (n) kromozom, babadan gelen bir (n) kromozomu karşılayıp, böylece yeni bir canlının temeli atılmış olmaktadır. Tabii dünyaya gelen çocuk bütün bu olanlardan habersiz bir şekilde yine bilmediği bir âlemle karşı karşıya gelmekte, ama her doğan can burada da durucu olmayıp bu sefer ki yolculuğu sonsuz hayata göç etmek olacaktır. Zira bebek daha doğar doğmaz annenin şefkat kollarında ihtimamla korunurken belki de acziyetin ne demek olduğunu bu noktadan sonra anlayacaktır.
Bu arada gen dünyasına herhangi bir obje gözüyle bakmaktan ziyade her birine bilgi program paketi olarak bakmak en doğrusu. Zira genler maddenin atomlarına nizam vermekte. Çünkü bilinçsiz maddenin kendi kendine bilgi üretebilecek kapasitesi olmadığı gibi organizasyon kabiliyeti de yoktur. Ayrıca hem bilgi için hem de organizmanın kendisini örgütleyebilecek düzen için DNA veya RNA’ya ihtiyaç vardır. İşte adına bilgi yüklü paket programlar denilen genler bu noktada devreye girerek her tür canlının hayatını belirlemekteler. Bilindiği üzere genler DNA moleküllerinden meydana gelmiştir. Dolayısıyla yarı anne ve yarı babadan gelen genetik karakterlerin yavrulara geçmesini sağlayan genetik dizilimin lideri hiç kuşkusuz DNA’dır. Özellikle bütün hayati faaliyetler onun başkanlığında gerçekleşmektedir.
Düşünsenize 46 kromozomluk bir zigotta 2–3 milyon gen bulunmakta ve aynı zamanda bu kadar sayıda ister kullanılan genler isterse kullanılmayan genler olsun zigot içerisinde hiç tanımadıkları beyin, akciğer, mide, rahim, göz ve kulak gibi organların ihtiyacı olan farklı sayıda hücreleri belirleyebiliyorlar. Dolayısıyla ihtiyaçları belirlenen herhangi bir hücrede 10.000 kadar genin bulunduğu tespit edilmiştir. İhtiyaçlar nasıl belirlenirse belirlensin sonunda dünyaya gelecek insan vücudunu oluşturan organlar ne bir eksik ne bir fazla yaratılmaktadır. Anlaşılan o ki tüm organlara nizam veren genler bulundukları konum ve özelliklerine göre dominant (baskın) ya da resesif (çekinik) olarak ad almakta. Bu yüzden bilim dünyası dominant genleri büyük harfle, resesif genleri de küçük harfle göstermişlerdir. Elbette böyle simgelemeleri doğru bir tavırdır, fakat bu arada gen dünyasının akıl almaz sırrına da dikkat çekmek gerekir. Hatta dizilimlerinde var olan olağan üstü mükemmeliyete de vurgu yapmak icap eder. Şöyle ki; kromozomları oluşturan nükleotidler çift sıra halde dizilmekteler. Nitekim kromozomlar üzerinde oluşan kısa tekrar dizilimi denilen STR DNA gen bölgeleri kendi ilgi alanına odaklanıp linear bir diziliş gösterirler. İşte bu yüzden genlerin STR DNA gen bölgeleri üzerinde her birinin bulunduğu özel konuma lokus denmektedir. Hatta yarı anne ve yarı babadan çocuğa geçen kromozomların aynı lokus bölgelerinde yer alan genler “allel genler” olarak nitelenir. Ki; bunlar belli bir atomik sayılarla belirlenir. Mesela Adenilik asit diye tarif edilen “Adenin-Pentoz-Fosfor”dan oluşan bir nükleotid 39 atomdan meydana gelmiştir. Bunun anlamı 13 karbon, 11 hidrojen, 9 oksijen, 5 azot ve 1 fosfor demektir. Yani insan DNA’sını düşündüğümüzde vücudumuzun yaklaşık 210 milyar kadar atomla donatıldığı anlaşılmakta. Zira atomlar merkezde çekirdek etrafında dönen elektronların seyriyle vücudumuzda her salise Allah’ı zikretmekte, fakat biz bundan bihaberiz. Biz öyle inanıyoruz ki bu zikir halkası levh-i mahfuzumuz olan DNA’mızda kodlanıp Mevlana’ca dönmekteler.
Her şeyin bir zahiri bir de manevi yönü vardır. Dış ve iç birbiriyle ilişkilidir zaten. Bu yüzden dış iç âlemin bir nevi fotoğrafı sayılmaktadır. İç ise dış kalıbın ruhu mesabesinde değerlendirilmekte, yani iç dışın görünmeyen yüzü olarak yansımaktadır. Dolayısıyla bir organizmanın sahip olduğu genlerin tümüne genotip denmekte. Fenotip ise genotipin dışa yansıması veya bir organizmanın dış görünüşü diye bilinmektedir.
Kromozomların sayıca, şekilce ve büyüklük yönünden tespitine karyotip, sınıflandırılmasına idiyogram denmektedir. Zira canlı olan ve kendine benzer eşlerini yapabilen kalıtım birimlerine Pangen (DNA) diye tarif edilmektedir. Dahası pangenler gruplanarak id (genler), id’lerde linear tarzda dizilerek idantları teşkil ederler. Bir başka ifadeyle kalıtım materyali idioplazma, kromozomlar idant, genler ise id adını alır. Tabir caizse DNA gen kimliğimizdir. Bu öyle bir kimlik ki yaratılmışların en üstünü olan insan kimliğimizi de ortaya koymaktadır. Öyle ki DNA sayesinde ışığa karşı hassas göz hücreleri, acıyı tatlıyı ayırt edebilecek dil hücreleri, hatta sıcağı soğuğu hissedebilecek sinir hücreleri, ses dalgalarını duyacak kulak hücreleri, yediğimiz besinleri sindirecek sindirim hücreleri gibi tüm oluşumlar vücut bünyemizde işlerlik kazanmaktadır. Dahası hücreler anne karnında zigot haldeyken göz, kalp ve beyine dönüşmesi ve dönüşen bu yapıların dünya şartlarına göre dizayn edilmesi aklımızı karaya oturtsa bile Allah demek bizi rahatlatır diye düşünüyorum. Bu yüzden Allah-ü Teala; “Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra diğer yaratılışa çevirip kemale erdiriyor…”(Zümer 6) diye beyan buyurmaktadır.
Aslında Pangenezis adı verilen teori sayesinde modern genetiğin başlangıç kapısı açılmış oldu. Genetik dünyasında ilerlemeler bize gösteriyor ki basit bir proteinin bile kendi
kendine çoğalması asla mümkün değildir. Çünkü protein enzimlerini oluşturmak için DNA ve RNA’ya ihtiyaç var. Dahası genler arasındaki koordinasyonu da hesaba katmak gerekir. Çünkü Jacob ve Monod teorisine göre regülatör (düzenleyici) genler repressör madde göndererek operatör genlerin faaliyetini durdurup askıya alabiliyorlar. Demek ki bu tezden hareketle operatör genler ancak repressör madde gelmediği zamanlarda strüktürel genlere işlerlik kazandırabiliyor. Derken faaliyete geçen strüktürel gen mesajını mRNA vasıtasıyla ilgili yerlere ulaştırıp, böylece ribozom üzerinde protein sentezi gerçekleştirilmiş olur. Belli ki bazı statükocu kesimler biyogenez (kendiliğinden oluş) görüşünü doğrulamak için, hatta materyalizmi destekleme adına protein gibi karışık moleküllere olduğundan fazla misyon yükleyerek bunların kendiliğinden var olduğunu ya da zaman içerisinde tedricen oluştuğunu söylemek handikabına düşmüşler. Hâlbuki bir protein ve çekirdek asidinin oluşma (mesela Stokrom-c’nin dizilimini meydana getirme ihtimali) şansı değim yerindeyse astronomik derecede sıfır ihtimal denecek kadar azdır. Belli ki protein oluşumunda insan düşüncesinin çok ötesinde bir güç tarafından yaratılış gerçeği söz konusu olup, her bir ayrı protein molekülün şifresini taşıyan yapısal gen adı verilen strüktürel genler yaratılış fermanı gereği özel bir görev üstlenmişlerdir. Dolayısıyla her bir gen aynı zamanda tek kodluk yazılım fermanı demektir. Bu durumda ne diyebiliriz ki, ancak ferman padişahındır demek düşer bize.
İnsan DNA’sı 46 kromozoma pay edildiğinde kromozomlarda ki her bir hücre yaklaşık 20 bin sayfa ihtiva eder. Üstelik her sayfada yer alan hücrelerin hemen hemen hepsi benzer kalıtsal bilgiler taşımasına rağmen birbirlerinin görev alanlarına kesinlikle müdahale etmemektedirler. Pankreas hücrelerinin insülün salgılama işini mesela bir diğer hücre üretmemektedir. Yani anlaşılan şu ki vücudumuz 46 ciltlik dev bir ansiklopedik bilgi deposuna sahip donanım söz konusu. Demek ki hücre faaliyetleri DNA’nın kontrolünde gerçekleşmektedir. Nitekim amino asitler en basit bir hücrenin birkaç bin farklı proteinin her birinden milyarlarcasına tekabül etmektedir. O halde amino asitlerin bir proteini meydana getirmek için belli bir tertip üzere bir sıra içerisinde düzenlenmiş olması gerekir. Dolayısıyla nükleotid sırası çok önem arz etmektedir. Şayet dizilimler yer değiştirirse, bu dizilimlerin karşılığı olan amino asitlerde yer değiştirerek bir başka protein molekülüne dönüşecektir. Aynı zamanda amino asitler denilen bant varı kimyevi bileşikler bile ultraviyole ışınlar veya elektrik deşarjları tesiri altında bozulabiliyor. Bu durumda ister istemez mutasyon denilen hadise nüksedebilmektedir. Fakat oluşabilecek mutasyon hadisesi tabiî ki bir türden başka türe dönüş olayı olmayacaktır. Çünkü mutasyon türün içerisinde gerçekleşen bir arızı değişikliktir. Asla bu arızı değişiklik yeni bir tür meydana getirmemektedir. Hala birileri çıkıp küçük bir mutasyonun yeni bir tür meydana getirdiğinden dem vuruyorsa bu durumun ispata ihtiyacı var. Maalesef evrimciler her şeyde olduğu gibi bu hususta da ispat etmekten acizler. Demek ki genlerin kimyasal yapısında değişiklik meydana getirip mutasyona sebep olan kimyasal maddeler, x ışınları, ultraviyole ışınları ve kozmik ışınlar asla yeni bir tür meydana getiren etken madde değiller, sadece DNA’daki dizilimde bir takım değişikliklere veya kısır bir cinsin meydana gelmesine sebebiyet veren unsurlardır. Üstelik bu kısır cinsler kalıcı nesil üretmeyip ömürleri pamuk ipliğine bağlı diyebileceğimiz hayata dayanıksız tutunmuş varlıklar olarak dikkat çekmekteler. Katır örneği bunun en tipik örneği zaten. O halde bundan öte bir anlam çıkarmak bilime yapılabilecek en büyük haksızlık olacaktır.
DNA ve RNA’nın bütün çeşitleri ve diğer kompleks moleküller çok karışık yapılar halinde inanılmaz bir düzen içerisinde hücre içerisinde yer almışlardır. Hatta Evrimci Prof. Ali Demirsoy bile bu müthiş düzen karşısında; “Yaşam için mutlaka var olması gereken temel proteinlerden Stokrom-C’nin tesadüfen oluşma ihtimali bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır” itirafında bulunabilmiştir. Fakat yine de olağan üstü bu durumu tabiatüstü güce dayandırmayıp kendi zihninde oluşturduğu imkânsızlık gücüne havale etmiştir. Buna rağmen maalesef evrimciler hayatın veya basit bir hücrenin tesadüfen olduğunu iddia ederler. Hatta ilk canlının oluşumunu tesadüfle izah etmeye çalışırlar. Onlara göre güya bazı amino asitler kendiliğinden oluşmuş, derken buradan gerekli protein teşekkül etmiş. Özetle iddialarında canlıların başlangıçta tek bir hücreden evrimleşerek birbirinden silsile halinde meydana geldiği hususunda ısrarcılardır. Tabir caizse yaratılışı tesadüfe ve tabiata havale ederler. Oysa havale etme tekniği bir tür teori veya faraziyeden öteye gidemeyip kesinleşmemiş görüş olarak kalmaktadır. Anlaşılan birtakım aklıevveller evrim faraziyesini tıpkı din gibi inanç haline getirmişler. Öyle ki habire tek hücrenin cansız maddelerden meydana geldiğini söylerler. Dahası görüşlerine dayanak bulmak için de fosilleri kullanıp basit organizmalardan kompleks yapılara doğru kademe kademe geliştiğini savunurlar. Oysa mevcut fosiller içerisinde iddialarını doğrulayacak birçok ara formların varlığını ortaya koymaları gerekirdi. Madem basit bir canlıdan yüksek bir canlıya doğru gelişim gösteren ara form niteliğinde fosil kayıt yoktur, o zaman bunca inat niye? Yoksa kompleks hayatın birden bire çıktığı gerçeğini itiraf ettiğinizde yaratılış gerçeğinin ayyuka çıkmasından mı korkuyorsunuz? Onlar hayali resim ya da maket çize dursunlar bakın bilimsel gerçekler en eski fosillerin kambiyon tabakaları arasında bulunduğunu haykırıyor adeta. Üstelik bu tabakalar arasında milyarlarca fosil var ve bunların hepside kompleks yapıya sahipler. Yani evrimcilerin şematize edip hayali çizimlerle ortaya koydukları bir canlıdan başka bir canlıya dönüşü gösteren bir tek geçiş formu bile yoktur.
Evrimciler zorda kaldıklarında, bu sefer de böyle bir geçiş sürecinin oluşması için en azından 1,5 milyar yıllık devreye tekabül eden bir zaman diliminin geçmesi gerektiğinden dem vururlar. Bu kadarına da pes doğrusu, üstelik o bahsettiğiniz 1,5 milyar yıllık zaman dilimine ait çok hücreli fosillerden bugüne kadar bir tane dahi bulunamamış, madem öyle bu inat niye. Anlaşılan o ki tüm canlıların her biri geçiş süreci yaşamadan kendi türü içerisinde yeryüzünde görünüvermişlerdir. Evrimciler tarafından ileri sürülen geçit formlar (ara form) asla jeolojik devirlerin hiçbir kademesinde rastlanılmamıştır. Zaten basit bir canlılardan tedricen meydana geldiğini delil gösteren hiçbir delilde yoktur.
Protein sentezi sıradan bir iş değil elbet. Hatta protein sentezinin ayrıca kendine özgü birde yönetim kademesi söz konusu. Zira bu kademenin başkanı DNA koordinatörlüğü altındaki genlerden gelen emir ve direktifler RNA alfabesinde yer alan mRNA molekülleri üstlenir. Böylece gelen talimatlar mRNA vasıtasıyla kromozomlardan start alarak ribozomlara iletilir. İletilen mesajlar ribozoma takılır takılmaz mRNA'nın ucunda “5” ibareli kodonu ile birlikte adeta barkottan geçercesine okutturulur. Tabii bu okutma işlemi sırasında mRNA şeridinin her kodonu ribozomla birleşebilecek bir başka eş kodon taşıyan tRNA’nın kodon ucuyla da irtibata geçmesi gerekir ki; mRNA bir kodon boyu ilerleyebilsin. Derken ilerlediği noktada kendine uyan bir tRNA ile vuslat gerçekleşir. Böylece bu birleşme veya irtibat sayesinde mRNA bir yandan hızla ribozom içerisinden yol alırken diğer yandan ribozom yardımı ile kendine has bir yöntemle tRNA’yı tertip üzere sıraya dizmektedir. Böylece tRNA moleküllerinin diğer kutbunda yer alan aminoasitler de kendi bünyeleri içerisinde dizilmiş olacaklardır. Belli ki bu sıralanış, rast gele gerçekleşmiyor. Bilakis bu diziliş hem mRNA’nın 64 çeşit versiyonuna karşılık gelen tRNA’nın elçilik yapmasıyla, hem de mRNA’nın ustaca bilgi işbirliği manevrası sonucu polipeptid yazgısına çevrilen bir hadiseyle gerçekleşmekte. Üstelik bu mucizevi yazgı 20 harfli bir yazılım olup, her harf aynı zamanda birer amino asit demektir. Tabii böylesine mükemmel bir bilgi enformasyonu tek başına ortaya koyan yegâne tek gücün amino asite bağlamakta doğru değildir. Cansız ve aklı melekesi olmayan bir aminoasit belli ki yücelerden emir almış, emrin gereğini yapıyor. Kudret sahibi Allah tarafından cümle âlem içerisinden meteorlardan yıldızlara her ne varsa bin bir türlü cansız âlem yaratılmış olup, aynı zamanda bir tatlı çay kaşığına sığdırılabilecek tüm bilgilerle de iç ve dış uzuvları tanzim edilmiş milyonlarca canlı halk edilmiştir. Mesela canlının temeli sayılan DNA’yı oluşturan amino asitlerden 17 tanesine 1970 yılında dünyaya düşen bir gök taşının incelenmesiyle ispatlanmışta. Elbette ki bütün maharet sonsuzluğun sahibi Yüce Allah’a aittir. Bu arada ister istemez tüm bu işlemler için gerekli enerji nereden alınır sorusu akıllara düşüyor ki, cevabı gayet basit. Şöyle ki; aminoasitler gerekli enerjiyi hepimizin yakından bildiği ATP’den temin ederler. Kaldı ki aminoasitler bu enerjiyi almasa özel enzimlerle (ferment) tRNA’ya tutunamazlardı. Dolayısıyla aminoasitler bir yandan rRNA’nın enzimatik fonksiyonu ve GTP (Guanin Trifosfat)'den sağlanan enerji sayesinde belli bir tertip üzere ribozomdan çıkarken, diğer yandan tRNA molekülleri ise sitoplazma içerisinde aynı benzer yöntemle aynı işlemleri devam ettirmek üzere bir başka amino asitleri bulup, bilgileri transfer etmenin gayretiyle yanıp tutuşmakta. Böylece birçok ribozomların (polizom-poliribozom) her biri içerisinde gerçekleşen birer molekülün sentezi dur durak demeden yoluna devam edip nihayetinde protein meydana gelmektedir.