ENERJİ VE HAYAT

ENERJİ VE HAYAT

ALPEREN GÜRBÜZER

Enerji nasıl oluyor sorusu insanlığın zihnini sürekli meşgul etmiş, edecekte. İnsan bu meşguliyetle düşüne dursun kendisinin bile sadece adale kuvvetine bağlı bir kuvvetin ötesinde bizatihi zihnini çalıştıracak bir mekanik enerji güce sahip olduğunu unutur gibi gözüküyor. Nitekim hafif bir şekilde olsa düğmeye parmağı ile dokunduğunda nice beygir gücüne sahip araçları harekete geçirebileceği gibi, herhangi bir yere atom bombası atarak ülkeleri altını üstüne getirip hallaç pamuğuna çevirebilmektedir. O halde insan başta olmak üzere her madde hem kinetik enerji hem de potansiyel enerji ile yüklüdür. Bu yüzden tüm kâinat var olan enerjisi ile hem kıpırdar, hem de ötelere devran olmaktadır. Demek oluyor ki enerji hem maddeye bağlı enerji ve ışın halinde enerji olmak üzere adeta iki ana kanaldan “Durmak yok yola devam” diyor. Yani maddeye bağlı enerji taşınması genel itibari ile potansiyel ve kinetik enerji olmak üzere iki ana cadde üzerinde cereyan etmektedir. Mesela herhangi bir madde kendisini doğrudan ilgilendirecek bir kuvvet alanı içerisinde ise o cisim artık potansiyel enerji konumunda demektir. Fakat herhangi bir taş cinsini elimizden bırakıverdiğimizde yer çekimin etkisi altına gireceğinden kinetik enerjiye dönüşecektir. Hakeza termik veya hararete dayalı enerjilerde molekül hareketlerine endeksli olarak enerji transferi gerçekleştirebiliyorlar.
İnsanoğlu barajları keşfetmeden önce zaten bu işi yapan kunduzlar vardı. Bu sözünü ettiğimiz hayvan usta bir oduncu olmakla meşhurdur. Öyle ki keskin sarı dişleriyle koca ağaçları devirebilmektedir. Devirirken de üstüne yıkılıp zarar görmesin diye ani dalışlarla iyi bir yüzücü olduğunu dosta düşmana gösterebiliyor. Hele bir kuyrukları var, kuyruktan ziyade sanki bir dümen. İşte bu dümen sayesinde kucak dolusu odunları taşıyıp işleme sokabiliyor. Evvela odunların kabuklarını bir testere misali soyup soğana çeviriyorlar, sonra arta kalan parçaların bir kısmıyla in (yuva) yapmaktalar, bir kısmıyla da inşa edecekleri bendin temelini atıyorlar. Zaten hayatlarını korunaklı bir evde geçirmek adına su veya suya yakın yerlerde mesken tutmak için bunu yapmaya mecburlarda. Hatta bununla da kalmayıp güven içerisinde yaşamaları için sığ dereleri ve ırmakları inşa ettikleri bentleri göl haline getirmekteler. Böylece muhtemel kuraklığa karşı hem kendilerini susuzluktan koruyorlar, hem göllerde yaşayan birçok hayvanları susuzluğa bırakmamış oluyorlar, hem de su kenarlarında bitkiler için lüzumlu olan nemi temin etmiş oluyorlar. Dahası balıkların üremesine en ideal ortamı sunmuş olmaktalar. Sadece hayvanlara mı hizmet etmiş oluyorlar, elbette ki hayır, insanları da unutmamış gözüküyorlar. Şöyle ki Amerika’nın batı bölgelerinde geçimlerini ziraattan sağlayan insanların ektikleri ekinleri kunduzların inşa ettikleri barajlarla suladıkları artık bir sır değil. Belki de kunduzların inşa ettikleri bu barajlar olmasaydı çiftçilerin yüzü hiç gülmeyecekti. İyi araştırıldığında görülecektir ki 100 ton malzemeden oluşturulmuş ve 90 metre uzunluğunda kunduzların yaptıkları bentler bugünkü modern barajcılığa ışık kaynağı olduğu anlaşılacaktır. Bu hayvanlar baraj mühendisliğinde o kadar ileri seviye durumundalar ki su kanalları bile açacak hünere sahipler. Kaldı ki kocaman ağaç kütüklerini elle taşımak mümkün değilken onlar açtıkları kanallara bu kütükleri attıkları gibi aynı zamanda yüzdürerek gemi nakliyatı görevi bile yapmaktalar. Bir de bu hayvanların su altında yaptıkları kulübeler var ki hayret etmemek elde değil. Değim yerindeyse ağaç dallarıyla istifleyip araları çamurla karılarak ördükleri mekânlar için adeta dilimiz tutulmakta. Onlar aynı zamanda tam bir inşaat ustasıdırlar. Yuvanın giriş kapısı özellikle su içerisinde yapılması bile apayrı mühendislik isteyen bir şaheser hükmünde. Nitekim giriş kapısından yüzerek girdikleri kulübenin tek odalı barınma mekânı olduğu anlaşılmaktadır. Hatta odalarının bir köşesinde ağaç kabuklarından yaptıkları yatakları bile var. Yüce Allah bu hayvanları ağız veya kulak yoluyla su dolup boğulmasınlar diye onlar için ayrıca kulak ve burunları üzerinde kapakçıklar yaratmış ve bu sayede su altında beş dakika nefes almadan kalabilmekteler. Dahası Allah (c.c) dudaklarını da esnek yaratmış ki ön dişlerini sıkı sıkıya kapatıp su altında dişlerini odun taşıma da rahatlıkla kullanabilsinler. Hakeza kalın ve cazibeli kürk ile de bedenlerini dayanıklı kılmıştır. Bu yüzden kunduzların koyu renkli derileri kürk sanayisinde çok kıymetlidir. Hatta eti de besleyicidir. Fakat tüm bu olumlu yanları başına dert olup bilinçsiz avlanmalar yüzünden neslinin tükenmesi tehlikesini beraberinde getirmektedir. Neyse ki okyanus ötesinde kunduzlar hakkında çıkan koruma kanunu sayesinde bir nebze olsun bu tehlikenin önüne geçilebilmiştir. Siz siz olun hakkında kanun olmasa bile bu baraj mühendislerine dokunmayın. Çünkü onlar çevre dostumuzdur.
11. Yüzyıl Bağdat’ta yaşayan ünlü İbni Heysem adlı bilgin duymuştu ki; Mısırda Nil Nehrinin kış sezonunun ardından ilkbaharla birlikte yatağından taşarak bağ ve bahçeleri yok ettiğini, yazın sıcaklıklarda ise nehrin adeta kuraklığa kurban gittiğini. Bunun üzerine ünlü bilgin; “Şayet Mısır'da olsaydım Nil’in önüne bent yapar hem kış, hem de yazın bu sudan faydalanmayı temin ederdim” demiş. Tabii bu fikirler Fatımi Hükümdarının kulağına gidince onu ülkesine davet etmiş. Ünlü Bilgin bu davet üzerine Nil'i yerinde tespit ettikten sonra o zamanın teknik donanımı ile bunun mümkün olmadığını dile getirmiş. Yine de düşüncelerini pratiğe dökemese bile baraj fikrinin o şartlarda söylemesi manidar olsa gerektir. Bilindiği üzere barajlarda birikmiş su başlangıçta potansiyel (durağan) enerjiye sahip. İşte bu potansiyel enerjiyi kinetik (hareket) enerjiye çevirme olayı insanoğlunun düşünce eksersizi sayesinde veya mekanik enerjiyi çoğaltıcı çalışmaları sonucu gerçekleştirilmiş, derken birikmiş suyun yüksek yerden akarak su türbinin kanatlarına çarpıp eksenini döndürmesi sonucunda elektrik elde etmenin yöntemi keşfedilmiştir. Şayet jeneratör türü cihazlar bu eksene bağlanırsa çarklarını döndüreceği muhakkak, böylece bu dönme sayesinde elektrik enerjisi gerçekleşecektir. Anlaşılan o ki insanoğlunun mekanik üretici zekâ sayesinde başlangıçtaki durağan halde barajlarda toplanan suların pekâlâ kinetik enerjiye dönüşü mümkün olabiliyormuş. Derken insanlığın muhtaç olduğu her türlü teknolojik hamle elektrik enerjisi sayesinde anlam kazanmış oluyor. Hakeza uçak bataryaları güneş enerjisiyle doldurulup elektrik ve rüzgâr yardımıyla pekâlâ yakıtsız uçak uçurulabiliyor da. Nasıl ki suyun yüksek yerden aşağıya doğru akarak su türbinin kanatlarına çarpıp eksenini döndürmesi sonucunda elektrik elde edilebiliniyorsa aynen öyle de başlangıçta elektrikle çalışıp ve sonra üzerindeki bataryanın sağladığı akımla dönen tekerlekler pekâlâ rüzgâr oluşturabiliyor. Yani uçmadan önce tekerlekler batarya sayesinde dönebilirken, uçup hız kazanınca rüzgâr enerjisi devreye girdiğinde bu sefer tekerlekler bataryayı şarj eder hale geliyor. Hakeza James Amick de önce elektrik kuvvetiyle, daha sonra rüzgâr kullanarak uçağı uçurmayı başarmış bir mühendistir. O mekanik üretici zekâsını iyi kullanıp adeta bu buluşuyla çığır açmıştır. Gerçekten de rüzgârın artmasıyla birlikte bataryaların devreden çıkıp tekerleklerin bataryayı şarj etmesi, daha sonra rüzgârın bu işi üstlenmesi gerçekten büyük bir buluş olsa gerektir. Bu yüzden rüzgâr geçmiş yıllara göre idrakimizde bir başka türlü esmekteydi, ama şimdi onu daha iyi anladıkça ondan daha çok enerji elde edebilmekteyiz. Bu yüzden rüzgârsız hayat koşmamak demek olduğunun farkına varıyoruz. Durmadan koşan bu enerji aynı zamanda vücut iklimimizde dalgalanan bir başka enerjiyi de bize hatırlatıyor. Şöyle ki; görünürde bir buluş var, ama ondan da daha mühim bir kaynak var ki her nedense çoğu bilim adamı teğet geçmektedir. Teğet geçilen şey elbette ki insan enerjisinden başkası değildir. Oysaki pek çok buluşun kaynağı insan enerjisidir. O halde zekâ enerjisi deyip geçiştiremeyiz. Çünkü her türlü enerji bağlantısı pratik zekâ ile ilintili vaziyette. Kaldı ki denizin derinliğinde bir takım balıklar bile bir yandan bir litrede milyarda bir seyreltilmiş kokulu maddeyi hissederlerken diğer yandan da amperin yüz milyarda biri kadar bir elektrik yüklü akım değişikliğini anında fark edebiliyorlar. O halde insanoğlu pratik zekâsını kullanmış çok mu? Belki de pratik zekânın yanına ruhunu da katmalı ki gerçek anlamda eşrefi mahlûkat olabilsin. Zira Hz. Süleyman (a.s) bir aylık mesafeyi rüzgârla bir günde uçabileceğinin mucizesini gösteren bir peygamber. Yine Yunus(a.s)’ın balığın karnında deniz seyahati bir peygamber kıssasının ötesinde insanoğlunun bu kıssadan hareketle deniz altı gemilerini keşfetmeye teşvik etmeye yönelik ince mesajların olabileceği seziliyor. Belli ki bu mesajlar yerini bulmuş olsa gerek ki David Sushnell 1776’da tek kişilik denizaltı gemisi, 1719’da Osmanlı mühendislerinden İbrahim Efendi ise timsah biçiminde bir denizaltı gemi inşa etmeyi başaracak isimler olarak tarihe not düşeceklerdir. Tüm bu örneklerden hareketle insanoğlu zayıf adale kuvvetini beyin enerjisi ile yıkarak teknolojinin doruğuna yükselebildiğini anlıyoruz. Bu özellik insana ait bir meziyet olsa gerektir. Diğer canlılarda dışarıdan enerji almakta, ama insan gibi enerjiye istediği şekilde yön verememektedir. Çünkü enerjiyi kontrol edebilmek pratik zekâ sahibi olmayı gerektirir. İşte bu pratik zekâ sayesinde sırlar dünyasının giriş (input) ve çıkış (output) kapıları aralanıp, ardından formüle edilerek birçok kapalı kutular problem olmaktan çıkabilmektedir. Böylece bir gemi kaptanı geminin start aldığı noktadan demirleyeceği limana kadar ulaştırabilecek bilgiler (enformasyon) sayesinde sistemin dengesini (homeostatis) kontrol etmeyi başarabilecektir. Hatta bir makinist gerektiğinde buhar valvinin kapağını lüzumu halinde açıp kapayarak hız kontrolünü ayarlamasıyla birlikte arızayı giderebilmektedir.
Genelde nükseden arızalar dış kaynaklı denilen kontrol edilemeyen faktörler grubuna girip, kontrol edilebilen faktörler ise makinenin işleyişinde etkisi olan buhar basıncı, buhar miktarı gibi unsurlar olarak tasnif edilirler. Günümüzde birçok işleri artık robotlar yapmaktadır. Neredeyse insan gücüne ihtiyaç hissedilmeyecek duruma gelindi. Bilindiği üzere kendi kendine iş yapma Latincede auto, kendi kendine hareket eden otomobillere automobile, endüstride kendi kendine hem kontrol eden hem de çalışan cihazlara da automatizasyon denmektedir. Bu tanımlar robot sistemini anlatmaya yeter artar bile. Otomatizasyon sisteminin en basit düzeneği feed-back mekanizmasıyla çalışmayan açık devre mekanizması olup en gelişmişi ise geri tepme sistemine ihtiyaç duyan kapalı modeldir. Nitekim en karışık makineler birden fazla bilgilerle yüklü olduğu için açığa çıkacak ürünün standartlara uygun olup olmadığı noktasında denetime tabii tutulmaktadır. Zira madeni parayı cihaza attığımızda isteğe bağlı ürünler yüklenmiş program sayesinde kontrol edilerek çay veya Coca Cola türünden içecekleri otomatik elde etmek mümkün hale gelinmiştir. Sibernetik gelişmeler hız kesmezse öyle anlaşılıyor ki gerekli analizler Computur’e yüklenip elde edilen tahlil sonuçlar vasıtasıyla hastalığa yol açan her etkenin teşhisinden tutun da UYAP sistemi sayesinde (Ulusal yargı ağı projesin) adli vakaları anında aydınlatabilen yargıçlara kadar, yani iğneden ipliğe her şey otomatizasyona bağlanarak hızla sonuca ulaşılabilmektedir. İyi ki de biyonik bilim robotlar üretilmekte. Olur ya biorobotlar sayesinde canlı ve cansız âlemin ne derece büyük bir komplike yapı olduğunun farkına varılmış olunacaktır. En azından sırlar âleminin karşısında Allah demekten başka çaremizin olmadığını anlamış olacağız.
Malum olduğu üzere atomun temel yapısını elektron, proton ve nötron oluşturur. İlk bakışta bu üçlünün durağan halde olduğunu sanırız. Oysa Zariyat süresindeki “O tozutup savuranlara” ayetinde geçen zerv ibaresi tozutup savurmak manasınadır. Zariyat ise dağılan parçacıklar ya da ufalanan parçacık kuvvetler denilen zerreler anlamındadır. Kaldı ki elektrik akımının olduğu her yerde bir manyetik alan olduğuna göre maddenin en küçük birimi atom içerisinde böyle bir yapının olması gayet tabiidir. Dolayısıyla zerre atom olarak yorumlandığında atomun içerisindeki bu üçlü kombinezonun kvant denilen enerji biriminin birer uyduları veya spini diye ilan edebiliriz. Hatta bu durum bizlere Kuran’da ki Hunnes sırrını hatırlatır. Zira kvant’ın her hareketi manyetik bir etki gücüne sahiptir. Öyle ki dağılan parçacıklar teorisine göre; kırk milyar yıl önce evren pusan’ların bir noktadan gelişmesiyle meydana geldiği ileri sürülmektedir. Dolayısıyla bu konuda Andrey Saharov; ‘Evren pusup kaybolan bir evrenin karşıt evreni olup, pusmuş haldeki evrenin bugünkü hareketli evrene nazaran daha dengelenmiş halidir’ derken, belki de Kuranı Mucizül Beyanda; “Hayır! Kasem ederim Hunnese, Künnese, akıp gidenlere” (Tekvir suresi, ayet:15–16) diye belirtilen ayetten habersizdi. Aslında Hunnes yukarıda bahsi geçen pusanlara (bağrında devasa sinerjik güç saklı pusmuş çekirdeğe), Künnes ise yörüngeye, yani orbite işarettir. Anlaşılan fiziğin en temel kanunlarına ters düşmeyecek şekilde atom çekirdeğinin patlamasından buyana devam eden galaksi ve yıldızların hem birbirlerinden uzaklaşmaları hem de genişlemelerindeki olayların arkasındaki esrarengiz sinerjik gücün sırrına akıl erdirmek mümkün olmadığı gibi, bir o kadarda yaratılış gerçeğine yönelik düşünen beyinler için nice işaret taşların varlığını ortaya koymaktadır. Hatta “Ardından kolayca akıp gidenlere” hükmü modern çağımızda gerek kara, gerek deniz ve gerekse hava taşımacılığında kullanılan tüm araçlarda bu ayetin kapsamı içerisindedir. Zira göremediğimiz hava atomlarının bir baştan bir başa koşan temsilcisi rüzgâr bu olayı doğrulamaktadır zaten.
E.P Hubble galaksilerin tıpkı arşa doğru dua edercesine kollarını açmış yıldız yüklü galaksilerin varlığını gözlemledi. George Gamow ise ışık yılı uzaklıktaki hayatı sona eren yıldızları müşahede etti. Her fani gibi enerjisi tükenen her şey göç edecektir elbet. Yıldızların da bundan nasibini alması gaye tabiidir. Nasıl ki yeryüzü hem hayat hem de mezaristan ise gökyüzü de bir gün enerjisi tükenince bu alınyazısından kaçamayacağı muhakkak. Nitekim Hidrojenleri biten yıldızların sönmüş birer kabristan taşlara dönüşmesi bunu teyit ediyor zaten. Demek ki her varlığın bir mahşer döngüsü söz konusu. Enerjisi biten her zerre ve her küre enerjisinin bitimiyle ısı kaybına uğrayacak, nihayetinde vaktini bilmesek bile o beklenen büyük kıyametin gerçekleşmesi yakın, belki de yakından da çok yakın olabilir. Zira Rabbül âlemin; “Gök yarıldığı zaman, yıldızlar dökülüp saçıldığı zaman, denizler kaynayıp çalkalandığı zaman.”(Tekvir,1–2–3), “O gün insanlar, çırpınıp yayılan kelebekler gibi olacak. Dağlarda atılmış renkli yünler gibi olacak”(Karia, 4–5) diye beyan buyurmakta.
Kütle ve enerjinin birbirine dönüşebilmesi olayı aslında 20. yüzyılın en büyük keşfi niteliğinde en mühim bir hadisedir. Bu buluş sayesinde maddenin enerjinin bir başka şekli olduğunu fark etmenin yanı sıra enerjiye dönüşenin bile devamlı korunmaya alındığını öğrenmiş oluyoruz. Özellikle bu konularda ün salmış olan Albert Einstein; yirminci yüzyılın bir büyük fizik dehası. O aynı zamanda; “Allah hiçbir şeyi tesadüfe bağlamaz. Çünkü Yaratıcı zar atmaz” diyerek dehalığını tevazu ile süslemiştir. Önce foto-elekrik kanunu geliştirip daha sonra kitle iletişim araçların doğmasına vesile oldu. Mesela foto-elekrik selül sisteminin sessiz sinema, televizyon ve birçok kontrol sistemlerinde kullanılması bu çalışmaların sonucudur.

ENERJİ VE HAYAT-2

ALPEREN GÜRBÜZER

Einstein’ın çalışmaları hız kesmedi, bu arada enerji ile kütlenin aynı şeyler olduğunu E= m.c² formülüyle ortaya kanun bile koyabilmiştir. Yani kütlenin aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu ispatladı. O bulduğu bu formülle aslında Allah’tan başka hiç kimsenin maddeyi yoktan var edemeyeceğini, hakeza var olan maddenin de yok edilemeyeceğini dikkat çekmek istemiştir. İnsanoğlunun ancak ve ancak maddeyi enerjiye dönüştürebileceğine işaret etmiştir sadece. Gerçekten de onun işaret ettiği noktada rahatlıkla enerji elde edilebilmektedir. Einstein aynı zamanda Newton gibi çekim olayının bir kuvvet olduğunu düşünüyor, hatta küreler arasındaki magnetik alanların olduğu kanaatine vararak çekim sahalarının varlığını belirlemiştir. Dahası bu sahaların ışık tayflarını bile kıracak güçte olduğunu ispatladı. Nitekim güneş tam tamına 2x1030 kilogramağırlığında dev bir gaz okyanusudur. Dikkat edin gaz okyanusu diyoruz. Çünkü güneş ne katı, ne de sıvıdır. Bilakis % 81,76’sı hidrojen gazı olup geriye kalan gazın çoğu da helyum atomundan ibarettir. Hatta güneş hacim bakımdan da 1.300.000 adet dünyayı içerisine alabilecek bir mekâna sahiptir. Dahası bu rakam çok büyük kütle içermektedir. Normal bir insanın güneşte tartıldığında 2 ton ağırlığında geleceğini düşündüğümüzde bu rakamın ne büyük ölçüde olduğu daha da iyi anlaşılmış olacaktır. Elbette ki böylesine büyük bir kütleye sahip güneşin etrafında 9 gezegenle birlikte kuyruklu yıldızlar ve asteroitler pervane olup pür dikkat bu çekimin etkisi altına girerek deveran olacaklardır. Yani bu çekim döngüsü kaçınılmazdır. Hakeza Albert Einstein bundan başka zaman kavramını izafi olduğunu şöyle açıkladı: “Bugün görülen yıldız aslında uzun zaman önce orada mevcut olan yıldızdır. Belki de o biz kendisini gördüğümüz zaman o artık yok olmuştur” söyleyerek zamanın gözlemcinin bulunduğu yere ve hızına göre değiştiğini, mutlak zamanın olmadığını ileri sürmüştür. Bir başka ifadeyle zaman mekânın bir değişik boyutudur demiştir. Özetle; Einstein gerek foto-elektrik kanunu, gerek enerji kitle ilişkisi, gerek zamanın izafi değerliliği, gerekse mekânın ve bütün hareketlerin iğriliği ve ışığın evrende tek değişmeyen nicelik olduğunu izafiyet teorisiyle gündeme oturtarak birçok meseleyi açıklığa kavuşturmuştur. Hatta Ashab-ı Kehf olayı da zamanın izafi olduğuna delilidir. Çünkü yedi uyurlar mağarada en fazla bir gün uyuduklarını zannetmekteydiler. Oysa mağara dışındakilere göre tam tamına 309 gün uyumuşlardır. Üstelik uyandıklarında üzerilerinde ne yıpranmışlık ne de yaşlanmışlıktan bir eser görünüyordu. Dolayısıyla bu olay fiziğin izafiyet teorisine asla ters düşmemektedir. Zira Peygamberimiz (s.a.v); “Onlar mağaralarında 300 yıl kaldılar ve buna 9 sene daha kattılar” (Kehf, 25) ayetini okurken Necran bölgesi ahalisinden bir grup insan dediler ki:
—Ya Rasulullah! Ashabı Kehf'in 300 sene mağarada kaldığını biliyoruz bilmesine de, ama bu dokuz sene de nereden çıkıyor, onu anlayamadık?” demişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz aynı ayetin şu suresiyle;
—De ki, Allah onların ne kadar durduklarını çok iyi bilendir”( Kehf, 26) cevap verir. Tabii ki o günün insanları bunun ne manaya geldiğini bilemeyebilirlerdi. Fakat bugünün en son teknolojik gelişmelerin ışığında güneş yılının takriben 365, ay yılının ise 355 olduğunu, dolayısıyla aradaki farkın 10 gün olduğunu fark ettik. Bu 10 günlük fark her asırda 3 sene, üç asırda ise 9 sene demektir. Kaldı ki zaman gezegenler arasında da izafidir. Mesela aynı zaman dilimlerinde dünyaya gelen bir insanla, uzayda doğduğunu farz ettiğimiz bir insanı düşünelim, bu ikisinden biri genç kalabilirken diğerinin yaşlanması kaçınılmazdır. İstersek tüm bu ve buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz, ama şimdilik kısaca tayy-i mekân olayı haktır ve zaman izafidir demekle yetinelim.
Bu arada ışık enerjisi ile elektron salabilen maddelere örnek olarak; sodyum, potasyum ve sezyum gibi metalleri sıralayabiliriz. Dolayısıyla güneş enerjini bu tür metaller üzerinde tutarak uzayda kullanılabilecek elektrotlar, yapay uydular, aya ulaşmak türünden skylab projesi adı altında tüm bu işlemler gerçekleştirilebilmiştir. Nitekim uzay ile ilgili tüm ölçüm aletler güneş bataryaları sayesinde şarj olabilmektedir. Yani pillerin bir anda elektrik enerjisine dönüştürülebilecek tarzda yapılabilmektedir artık. Derken astronotlar gereksiz yere akümülatör bataryaları taşımaktan kurtulabilmişlerdir. Ancak bu durum aletlerin gölgelik ortamda kaldığı durumlarda sıkıntı oluşturmaktadır. İşte bu sıkıntıyı gidermek adına yüksek düzeyde maliyeti büyük cihazların yapımı çalışmalarına geçildiği artık bir sır değil. Bilim adamları araştıra dursunlar bitkiler bir şekilde maliyetsiz güneş enerjisini kendine has yöntemlerle en iyi bir şekilde kullanıp bu işin keyfini çıkarmaktadırlar. Anlaşılan o ki makineler ve canlılar faaliyetlerini bir transformasyon (bir halden diğer hale geçiş) plan dahilinde yürütmektedirler. Ki; her yeni bir keşif aynı zamanda transformasyondur. Bir başka ifadeyle asansörün düğmesine basınca en üst kata çıkmak, ya da bir yerden bir yere yürümek, hatta kolumuzu kaldırmakta bu kabildendir.
Bir Allah dostu belli ki laf olsun diye “Hamdım, yandım, piştim” dememiş. Bu güzel gönül yanmasında bir ince mesaj söz konusudur. Anlaşılan üç aşama tamamlandıktan sonra insan-ı kâmil olunabiliyor. Düşünsenize evlatlarını kaybetmenin acısıyla yüreği alev alev yanan anneler gök kubbeyi inletiyorlar adeta. Derken onların gözyaşları sayesinde titreyip kendimize gelerek yeni medeniyet hamleleri gerçekleştirme iştiyakımız artıyor. Hep annelerin ciğeri mi yanacak, motorlarda yanmalı. Bakın patlarlı motorlarda ısı enerjisini sağlayan yakıt silindirler bile kendi içinde için için yakılmakta. İşte bu içten yanma sayesinde içten yanmalı motorlar üretimi gerçekleşiyor. Mesela doğru akım içeren jeneratörlerde kuvvetli bir manyetik alan sayesinde içerisindeki iletken hareket ettirilip elektrik akımı elde edildikten sonra çalışır vaziyete gelebilmektedir. Elektrik motoru ise kollektör, armatör ve mıknatıs donanımdan ibaret olup elektrik akımı ve manyetik alanın karşılıklı etkileri neticesinde aktiflik kazanmaktadır. Böylece sistemin tüm mekanizmaları kendi kendini kontrol edebilir hale gelebiliyor.
Madem mekanik âlemde yanma var, insan da niye olmasın ki. Şöyle ki insanın göğsünde var olan âlemi emirle bağlantılı letaifler bir takım manevi terbiye metotları sayesinde zikir alevi ile çalıştırılabilirse vücut bir anda manevi atmosfere kavuşabilmektedir. Hatta artık o vücut manevi manyetik sayesinde çekim merkezi olabiliyor da. Tabiî ki böyle bir insana ister istemez herkes saygı duyup hürmet edecektir. Demek ki yanma her alanda işlevine göre; kimin de enerji, kimin de huzur kaynağıdır diyebiliriz.
Bölünme ve birleşme kavramlarını genelde toplum ilişkileri için kullanırız. Peygamberimizin; “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap var” hadisi şerifini hep söyler dururuz, ama her nedense bu birlikteliğin ve bölünmüşlüğün insan ilişkileri dışında da cereyan ettiğini düşünmeyiz. İşte bu tür kavramları fizyon ve fisyon olayında da görürüz. Zira büyük bir çekirdeğin küçük çekirdeklere parçalanıp açığa çok fazla enerji çıkarır ki bu tip çekirdek reaksiyonuna Nükleer fisyon (Bölünme) denmektedir. Küçük çekirdeklerin büyük çekirdek oluşturmasına ise Nükleer fizyon (Birleşme) denir. Hatta atom çekirdeğinin değişmesiyle oluşan reaksiyonlar çekirdek reaksiyonu olarak nitelenir, dolayısıyla açığa çıkan enerjiye atom enerjisi deriz ki, atom bombası bunun tipik bir misalidir. Aslında atom kötü ellerde insanlığı kana bulayan bir şiddet canavarı, iyi ellerde ise nükleer enerjidir. Hele petrol kaynaklarının hızla tükenmesiyle birlikte gözler ister istemez nükleer enerjiye çevrilmiştir. Zira Allahü Teala; “De ki, O size üstünüzden veya altınızdan bir azap göndermeye yahut sizi birbirinize katıştırıp bazınıza bazınızın hıncını tattırmaya da kadirdir. Bak, onlar anlasınlar diye, ayetleri nasıl açıklıyoruz”( En’am, 65) beyanıyla bilhassa ayette geçen “üstünüzden” ibaresi bugünkü bombardıman uçakları, füzeler, nükleer silahlar vs. her stratejik donanımı kapsadığına işaret etmekte.
Enerji sadece makro âlemde değil mikro âlemde de hızla devam etmekte. Nasıl ki aerob bakteriler hayatlarını güneşten aldıkları ışık enerjisi ile tanzim ediyorlarsa anaerob bakteriler ve mayalar gibi ilkel canlılarda oksijensiz yaşayıp enerji ihtiyacını aldıkları besinlerin parçalanması sonucu karşılamaktadırlar. Mesela glikozun sırasıyla piruvik aside, alkole veya laktik aside dönüşümüyle açığa çıkan enerji bu kabildendir. İşte glikozun oksijensiz ortamda laktik asit üretimi lehine yıkılmasıyla ortaya çıkan enerji CO2 ve H2O'ya çevrilmesi neticesinde gerçekleşmektedir. Derken bu olay sayesinde oksijenin birçok kimyasal olaylarda aktif hale gelmesi sağlanır. Hakeza hücre içerisinde besinlerin parçalanmasıyla açığa çıkan hidrojenin oksidatif fosforilasyonla yakılarak enerji elde edilmesi bir başka enerji kaynağını ortaya koymaktadır. Ki; bu mitokondrilerden başkası değildir. Yani mitokondriler hücre içerisinde solunumda aktif rol alan biyogüçlerimizdir. Nitekim mitokondrilerin iç kısmındaki krista denilen raflar oksidatif enzimlerin sıralandığı yerler olup buralarda son derece ciddi anlamda kimyasal reaksiyonlar sahne almaktadır. Özellikle buralarda Asetil Ko-enzim A’nın enzimden enzime geçtikçe yakılarak CO2 ve H2O'ya çevrilmesiyle birlikte kimyasal enerji açığa çıkmaktadır. Böylece bu enerji sayesinde protein sentezi için gerekli ATP üretilmiş olmaktadır.
Hakeza fotosentez olayında bitkiler havadan aldıkları karbondioksit, toprağın derinliklerinden kökleriyle aldıkları su ve güneşten gelen ışık vasıtasıyla yapraklarında mevcut olan klorofil sayesinde özümleyip sentez oluşturarak glikoz denilen besin kaynağı, oksijen ve enerji üretmektedirler. Derken bitkilerin oksijen üretmesiyle birlikte atmosferdeki oksijen miktarı denge kazanmaktadır. Belki de atmosferde % 21 oranındaki oksijen % 10’lara düşseydi insanın ateş sayesinde kazandığı teknolojik araçların birçoğundan yoksun kalacaktı. Dahası hayat için gerekli olan fotosentezin devreye girmesi mümkün olmayacaktı. Bundan da öte fotosentez denkleminde rol alan aktörlerden biri olmazsa ne besin kaynağından ne de oksijen ve enerjiden söz edebilecektik. Bu yüzden fotosentez olayı sıradan bir olay olmayıp bilakis yaratıcının insanlığa büyük bir ikramı olarak karşımıza çıkmaktadır. Demek ki bu ikram olmasaydı tüm insanlık beslenemeyeceği gibi temiz havayı da teneffüs edemeyecekti. Düşünebiliyor musunuz bitkisel gıdalar vücuda girip enerjiye çevrilebiliyor. Basit tatlandırıcı sandığımız şeker bile bir anda mekanik enerji kazanabiliyor. Keza yağ ve karbonhidratlarda öyledir. Böylece yağ sayesinde ısı enerjimiz gerçekleşir. Bu arada süt, yumurta, peynir, fındık, sebzeler vs gıdalar bize protein olarak yansımaktadır. Anlaşılan o ki bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar sanki kendi aralarında anlaşmışçasına fotosentez ve diğer kimyasal faaliyetlerin sinerji etkiye dayalı rüzgarını da arkalarına alarak her yıl ortalama 100 milyar ton oksijen, 200 milyar ton karbondioksit ve organik maddeler üretmektedirler. Bu söz konusu rüzgâr biyokimya düzenimize büyük bir soluk aldırmaktadır, tabii kıymetini bilene.
Ağaç gövdesinden salınan dallar arasında iletişim sanki kablosuz bağlantıyı hatırlatan bir pozisyonu andırıyor. Yine bitki köklerinin toprağın altını üstüne çevirircesine didik didik aramalar sonucunda gerekli yerlerde kullanmak üzere harcanan enerjide öyle. Belli ki tüm bunlar boşa kayd edilen türden çabalar olarak gözükmüyor. Çünkü doğurgan toprağın bağrındaki elementler veya bileşikler kök mühendislerince seçilip ölçülerek alınmakta. İşte bu ölçü sayesinde yeryüzü sathı rengârenk bir renk cümbüşüyle bezenmektedir. Dahası çeşit çeşit tatlar da meyveler ve taamlar insanoğlunun hizmetine sunulmaktadır. Belli ki bu hizmet sıradan bir hizmet değil, bilakis emek isteyen, güç isteyen bir iş. Madem ortada büyük bir çaba var o halde toprağın derinliklerinden alınan elementler, mineraller ve su önce gövdeye sonra yapraklara nasıl iletiliyor sorusu üzerinde bir değil belki bin düşünmek gerekir. Tefekkürden yoksun beynimizle iddia ediyorum ki dünyanın bütün kimya mühendislerini bir araya toplasak bir bitki kökünün ortaya koyduğu mahareti sergileyemezler. Peki, şu sondaj makinelerine taş çıkartırcasına köklerin en sert kayaları yarmasına ne dersiniz? İnsanoğlu sondaj makinelerini daha yeni keşfetmişliği ile sevine dursun, bitkiler dünyanın kurulumundan beri toprağı delme işini aralıksız sürdürmekteler zaten. Hakeza köstebeğin toprağı eşerek tünel yapmasından ilham alıp mekanik köstebeği buluşumuzda öyledir. Bazen kasıla kasıla tarihte insanlığın geçirdiği aşamalardan biri olan buhar çağından söz ederiz, bazen de buhar medeniyetinden dem vururuz, ama her ne hikmetse büyümekte olan bir kayın ağacının günde ortalama 250 litre su buharlaştırdığını, hatta yaklaşık 25 m yükseklikteki bu ağacın ortalama 20 ton su buharlaştırdığından habersiziz. Tabii bunlar olup biterken bitkilerin sessiz sedasız köklerindeki besi suyunu iletim boruları vasıtasıyla en tepe noktaya kadar osmotik basınç sistemi gibi başka metotlarla ilettiği gerçeğine de biganeyiz. Ağaçlar bunca suyu en tepe noktaya hangi emme tulumba sistemiyle iletiyor şaşmamak elde değil. Belli ki gerek biyolojik kanunlar, gerekse fizik ve kimya kanunları bu iş için kendilerini adamış durumdalar, buna mecburlar da. Çünkü ferman 18 bin âlemin padişahından gelmekte, onlar da emrin gereğini yapıyorlar. O halde tabiat kanunlarını keşfeden insan, kanun yapıcıyı da görmeli. Hatta kâinat nizamını hayretle izleyen bir astronot kâinat nizamının sahibi olan Yüce Yaratıcının gücünü de fark etmeli ki huzur bulabilsin.
Bitkilerin marifeti bu kadarıyla sınırlı değil tabii. Bakın bilim adamlarının petrol konusundaki ağırlık verdiği düşünceye göre; alg ve eğrelti otlarının ayrışmasıyla birlikte yeraltı katmanlarına sızarak gölcükleri oluşturduğu, böylece bu gölcüklerin petrol gibi büyük bir enerji kaynağının oluşumunu gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Tabir caizse her yıl deniz yosunları total ağırlıklarının üç bin katını, yani takriben 60 milyar ton ham maddeyi başka bir maddeye dönüştürmekteler. Şu bir gerçek siyah cevher hangi tezlerle açıklanırsa açıklansın, sonuçta petrol milyonlarca yıl öncesinde Allah tarafından insanın hizmetine sunulmak için hazırlandığı gerçeğini değiştiremeyecektir. Gerçekten de bilim adamlarımızın açıklamalarını destekleyecek en büyük destek Kuran’dan geliyor. Nitekim Allah-ü Teala : “O (Rabbiniz ki) merayı çıkardı. Sonra da onu siyah bir gussaya (sel suyu) çevirdi” (Ala suresi ayet 4–5) diye beyan buyurmakta. Galiba “Aman petrol canım petrol” diye sevinenlerin niyetleri bu mucizevî ayetin sırrında gizli.
Velhasıl, tüm tabiat kanunlarında olduğu gibi madde ve enerjinin de ilk yaratılışındaki mükemmeliyeti, şekli ve şemalı tamamlanmış olup, bugün bile hala enerjinin korunumu kanunu gereği kâinatta var olan denge kanunu değişmeden yoluna devam etmektedir.