SEYYİD SAKİ HAZRETLERİ’NİN SEYDA HAZRETLERİ (K.S.) VE SEYYİD ABDULBAKİ HAZRETLERİ (K.S.) İLE İLGİLİ SOHBET

SEYYİD SAKİ HAZRETLERİ’NİN SEYDA HAZRETLERİ (K.S.) VE SEYYİD ABDULBAKİ HAZRETLERİ (K.S.) İLE İLGİLİ SOHBET MÜLAKATI
Röportajı yapan: ALPEREN GÜRBÜZER
—Seyyidim, Seyda Hazretlerinin çocukluk dönemlerinden anlatır mısınız?
—Çocukluk dönemleri hatırımıza gelmiyor. Ancak son irşat dönemleri aklımıza geliyor. Seyda Hz.leri Gavs Hz.lerinin en büyük destekçisi ve yardımcısı idi. Gavs (k.s.), dar-ı beka’ya irtihal edince yirmi seneyi aşkın bir süre irşat faaliyeti başlar. Bu sefer yardımcı olarak Seyyid Abdulbaki hazretleri vardır ve onun dışında doğru dürüst yardımcısı olmamakla beraber, bu kadar geniş bir kitleyi irşat edebildi..
—Seyyidim, Gavs-ı Sani Hazretleri aynı zamanda babanız oluyor. Bir baba olarak halifelik döneminde Seyda Hz.leri için ne derdi?
—Bize nasihati genellikle şu oluyordu:
“Eğer benim evlatlarımsanız bana itaat etmeyin, bu zata itaat edin. Benden hiçbir şey sormayın”
Yani kendisini kesinlikle baba olarak, bizimle kendisini mürşidin arasından çıkarttı. Bizi bu tarikata ısındıran Seyyid Abdülbaki Hazretlerinin halleri ve bu tavırları oldu. O’nun davranışları aileye çok etki yaptığı gibi, bizleri de Seyda Hazretlerine daha çok yakin kılıyordu. Hem bizleri mümkün mertebe bu yola teşvik ediyordu, hem de kendisi bizatihi hayatında uygulayarak örnek oluyordu. Zaten öyle olmasaydı bugünkü durum olmazdı. Malumunuz, irşad halkası illa ki babadan oğula , ya da kardeşten kardeşe geçecek birşey değil. Bu manevi veraset yoluyla elde edilebilen ve çalışılarak ulaşılan bir nimet. Nitekim Seyda Hz.lerinin büyüklüğü Gavs-ı Sani Hz.lerinde daha da gerçek meyvesini verdi. Bugün baktığımızda cemaat üçe dörde katlandı. Hakeza sofilerde cezbeye bakıyorsun büyük bir mürşidin alametini gösteriyor.
-Seyyidim, Seyda Hazretleri döneminde Gavs-ı Sani Hazretlerini hep arkasında iki büklüm bir vaziyette arkasında görüyorduk. Bunu nasıl izah edersiniz?
-Bence O’nu gören âdâbı ve âdâbın ne olması gerektiğini bilmesi lazım. Seyda Hz.lerinin arkasında yürümesi olsun, suskunluğu olsun, edebi olsun ve sofilerin içinde kayboluşu çok büyük bir hadisedir. Hatta Seyda Hz.leri döneminde bile , âdâbı öğrenmek isterseniz Seyyid Abdülbaki Hazretlerini görün diyordum. Sizin de söylediğiniz gibi iki büklümdü adeta. O’nun âdâbı ve halleri bizim aileye çok etkisi oldu. On ila oniki sene medrese hayatımda ve aile ortamında babamdan en belirgin gördüğüm hal âdâbı idi.
-Seyyidim , Seyda Hazretleri sizin amcanız olması dolayısıyla bize aktaracağınız bir hatırasını anlatırmısınız?
- Bir gece vaktiydi. Bir baktım patırtı kütürtü ve ses geliyor. Çok korktum o ara . Acaba suikast mı var diye. Kalktım, Gökçeada’da kaldığımız evin etrafını dolaştım, bir şey göremedim. Tabii sabah oldu, fakat hâlâ o anı unutamıyordum. Merakımı yenemedim ve teyzeme söyledim:
-Teyze, gece böyle böyle oldu neydi bu?
Teyzem yüzümdeki şaşkınlığın farkına vararak bana olayı şöyle anlattı :
-Valla, bende çok korktum. Korkudan amcanı uykudan kaldırdım. Uykudan kaldırılınca bana kızarak, uykudan niye uyandırıyorsun? dedi. Neyse ki yüzüne tebessüm hali gelince gördüğü rüyayı şöyle anlattı:
Resul-ü Ekrem Efendimizi rüyamda gördüm. Mahşer günüydü. Resulüllah (s.a.v.) tarafına doğru seslenerek ;
-Ya Resulüllah ! Beni bu Ümmetine feda et .
İşte o anda, Resulüllah’ın şeklini tam bilemeyeceğim ama, beni o sırada uykudan kaldırdın ve rüyam tam olmadı bu yüzden.
Seyda Hazretleri’nin Gökçeada’da geçirdiği günlerde bir senenin üzerinde beraber kaldığım en çarpıcı hatırası bu olmuştur. Bu hatıra her yönüyle hem madden hem de manen Ümmet-i Muhammed için feda olmaya çalışmanın bir ifadesidir. Hatta Ümmeti Muhammed için ateşe girmek bile büyük fedakarlıktır. Yani netice itibariyle Seyda Hazretleri olsun, Gavs Hazretleri olsun, Şah-ı Nakşibendi (k.s.) olsun, bütün sadatlar bayraktarlık yaparak kendilerini bu şekilde Ümmet-i Muhammediye’nin yoluna feda ettiler.
- Seyyidim, Seyda Hz.lerinin vefatına yakın zamanlarda sohbet etmeye başlamasını nasıl yorumluyorsunuz ?
-İşte, zaten Seyda Hz.leri sohbet etmeye başlayınca içimize kurt düştü. Çünkü, ondan önceleri hiç sohbet etmiyordu. Sadece Gavs Hz.leri vefat ettiği dönemlerde hafifte olsa biraz sohbeti oluyordu. Son zamanlarda sohbete başlayınca, ben kendi kendime dedim ki; ya kıyamet kopacak bizi uyarıyor, ya da vefat edecek. Tabii bu vefat düşüncesi nefsimizin hoşuna gitmiyordu ve hiç düşünmek istemediğimiz ve gerçekten onun ölümünü hiç aklımızın ucuna dahi gelmesini istemediğimiz birşeydi. Elbette ki, ölümü her zaman saniyeler içinde kendimize hissetmemiz lazım, ama O’nun vefat edeceğini ne hissediyorduk ne de sanıyorduk. Fakat o sohbetleri korku veriyordu bize. Zamanla içimizdeki o korkular da çıktı maalesef. Maalesef diyorum kendi açımızdan, kendisi açısından ise muhakkak hayırlara vesile oldu. Resul-ü Ekrem Efendimizin yaşında vefat etti. Bizim için zor oldu tabii.
Seyda Hazretleri’nin vefatıyla yaşadığımız süreçte tecrübe kazandığımızı idrak ettim. Şimdi burada sadatlar’ın himmeti çok büyüktür. Dikkat ederseniz Seyda Hazretleri’nin vefatından sonra Menzil’e gelmiyen çok az insan oldu, ya da sapmalar hiç olmadı gibi. Asıl olan Seyda Hz.lerinin dar-ı bekaya irtihaliyle O’nu sevmemiz gerektiğini anlamaktır. Burda gaye mürşidi sevmek, Resulüllah’ı sevmek ve muhabbete hasıl olmaktır. Resulüllah (s.a.v)’in muhabbeti hasıl olabilmesi için Kur’an-ı Kerim’de mealen : “Eğer beni sevmek istiyorsan Resulüllah’ı sevin” diye buyuruyor. Yani, eğer sizi sevmemi istiyorsanız Resulüllah’ı sevin mesajı var. O halde Resulüllah’ı sevmekle Allah’ı sevmiş oluyoruz. Seyda Hz.lerine olan sevgimiz bizi Resulüllah’a götüren basamaktır. Bu basamaktan gaye Allahın hoşnutluğunu kazanmak davasıdır. Dava ise İslamı yaşamak ve sırat-ı müstakimdir. Eğer Seyda Hazretlerine olan sevgi ve muhabbet bizi oraya götürmemişse, bugünkü bu davanın devamını sağlayamazdık. Geçmişte bazı duyduğumuz insanlar mürşitleri vefat edince tarikatı bıraktığını müşahade ettik. Bu durum o insanların sevgiden yoksun olduklarına işarettir. Oysa, Sadatların yolunda mürşitten sonra ayrılma onların sevmediği metoddur, devamlılık esastır. Sadatlar sadece bize basamak oluyorlar, Allah’a götürmek için Ümmet-i Muhammediye’ye hizmetkarlık yapıyorlar. Bizim onların ardında her seferinde ağlamamız, bence onların gidişine değil de kendi halimize ağladığımızın kanaatindeyim.Acaba yetim mi kaldık? Ama Elhamdülillah bizi yetim bırakmadılar, bizi çobansız da bırakmadılar. Bu kapılar da kapanmadı. Onun için şunu sürekli herkesin aklında bulundurması lazımdır:
Sadatlar’ın sevdiği şeyleri sevmek gerekir. Ya da bize ne yaptırmak istiyorlar, kendilerine mi taptırmak istiyorlar, yoksa Allah’a mı? Kendi ahlakını mı ihya etmek istiyorlardı yoksa sünnet-i seniyyeyi mi ? Bütün bu soruları tahlil edip hakikate talip olmalıyız. Sadatların bize dersleri hep zikir ve Kur’anın tatbiki oldu. Netice itibariyle Sevgilinin sevgilisi sevgili olmalıdır. Sevgili ise Kur’an ve sünneti seniyyedir. Yani bu kapının ve bu zatların en büyükleri ehli sünnet yolundan ayrılmamak ve ayrıltmamaktır. Kalabalık ölçü değildir. Sayıya takılmamak en doğrusu . Uçmakmış, şuymuş veya buymuş, bu tür kerametler doğrudur ama , büyüklüklerine delil olamaz.
Ben birgün Seyda Hz.lerinin yanındaydım. Kerameti sordular . Dedi ki :
Bu Nakşibendi tarikatında keramet yeni adet olmuş bir kız, nasıl adet gördüğünü annesinden, babasından ve etrafından saklıyorsa, aynen Nakşibendi tarikatının evliyaları da kerametlerini dışarıya çıkarmalarını ayıp telakki etmektedirler. Bazan Allah-ü Teala izhar ediyor, onlardan başkasının hidayetine vesile olabilmesi içindir. Sadat-ı Nakşibendi yolunda mecbur kalmadıkça keramet gösterilmez. Keramet olsa dahi, O zatın haberi oluyor, haberi olmuyor, bazen sofinin haberi oluyor, bazen zatın haberi oluyor, bazen de hiçbirinin haberi olmıyacak şekilde tecelli edebiliyor. Bu tür kerametler onların büyüklüklerine ölçü değil , tek ölçü İslama uygun davranışlardır.
Bugün dikkat ederseniz bazı sapık olaylara şahit oluyoruz. Eğer müslümanlar İslamı biraz bilseydi bu sahte insanların peşinden gitmezdi. Onun için İslamı herkesin bilmesi lazımdır. Evliyaların büyüklükleride İslama uygun davranışları ile ölçülüdür. Biz sadatlardan kesinlikle hilaf-ı evla , yani fetva kısmına aykırı hiçbirşey görmedik.Mesela Cem-i tehir, cem-i takdim hilaf-ı evla konusudur. Bu mevzuda dört mezhep birleşmediği için, vallahi birgün Ankara’ya giderken Seyyid Abdülbaki Hz.leri benim namazımı tekrar bana kıldırdı. Çünkü tehiri, cem-i takdim etmiştim. Yani hilaf-ı evlaya bile gitmemişler, işin fetvası şudur, budur demeden arabayı durdurdu namazı tekrarlattılar bana. Kelimenin tam anlamıyla onların en büyüklükleri şeriata uygun davranmalarıdır. Tabii ki, şeriat demek Kur’an ve hadis demektir. Her ne kadar bugün şeriat kavramı yanlış lanse edilmeye çalışılsa da gerek Türkiye’de gerekse İslâm aleminde bilinen manada şeriat Kur’an ve hadistir. Kur’an Allah’ın, hadis ise Resulüllah’ın kelamıdır. Kur’anı anlamada hadis birinci kaynaktır. Yani hadis Kur’anın tefsiridir ve bize açıklayıcı şekli diyebiliriz. İşte bu tasavvufta o şeriat-ı uygulamaktır. Mesela Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de: “ Kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur” buyuruyor. Şimdi bunu nasıl biliriz? Herkes ayet-i kerimeyi okuyor ama nasıl anlıyoruz? Nasıl işte? Uygulamayla, yaşayarak o belli olabiliyor. Kalb-i huzura erebilmek için Allah’ı zikretmemiz lazım .
- Seyyidim, Seyda Hz.lerinin; “Bir medrese talebesini binlerce sofiye değişmem” sözünden maksat nedir?
İşte görüyorsun bir medrese talebesi binlerce sofiye üstün geliyor. Medrese talebesinden maksat ilimdir. Burda ilme önem veriliyor, şahsa değil . Çünkü ilim farzdır . Söylenilen ilimdir ve ilme teşviktir. Onun için yanlış anlamamak gerekiyor.
Bazen soruyorlar: Farzdan önceki farz nedir ? Cevap olarak ilimdir diyorum. Feraiz’i bilmemiz gerekmeyebilir ama, oruç, namaz ve helal-haramı vs. bilmek farzdır. En azından ilmihallerden farz kısmını bilmek zorundasınız. Fakat ilmin tamamını bilmek şart değildir. Sadece farz kısmını bilmek yeterli.
İlmin geniş ve kapsamlıca bilinmesi ancak ve ancak belli bir eğitim sürecini yaşamakla elde edilebilir. Muhakkak zahiri ilim olmadan batıni ilim de olmaz. İslam tasavvufun zırhı derken bunu kastediyoruz. Onun için kim çoban olmak istiyorsa zırhını da alması lazımdır.
Dikkat ederseniz Nakşibendi tarikatındaki mürşitler de zahiri ilmini bitirmeyen halifeler yoktur. Belki vardır, olmuştur ve adapsızlık olmuş, o da sönmüş gitmiştir. Yani cahil Nakşibendi tarikatının halifesi kesinlikle irşad yapamamıştır. Alim denilen bir insan hadis ilmi, tefsir ilmi, fıkıh ilmi gibi ilimleri bilmeli ki alim olabilsin. Bu ilimleri bilenlere alim deniliyor. Sadece dünyevi ilme sahip olanlara alim denilmiyor. On ila onbeş sene devam ettiğim medrese hayatımda, medrese Hocamın daha Menzil’e intisap etmediği zamanlarda onun bir kelimesi vardır. Diyordu ki :
Bu kapıda otuz-kırk senedir İslamın dışında birşey görmedim.
Hatta Medrese Hocam önceleri Şeyh Maşuk’a bağlıymış. Şeyhi vefat ettikten sonra bir mürşide bağlanmak için yola koyuluyor ve Seyda Hz.lerini ziyaret ediyor İşte o anda neler oluyorsa bir güneş ışığı gibi bir ışığın göğsünden çıktığını görüyorcasına etkilendiğini anlattı bizlere. Bir seferinde de istihareye yatmış ve istiharede Seyda Hz.lerinin iki memesinin altından iki tane güneş çıkıyor gibi görmüş ve o haliyle iki ışığı gördüğü an Seyda Hz.lerine demiş ki:
“Bana da doktorluk yap.”
Yani intisap etmek istemiş. O arada eski Şeyhi, yani vefat eden Şeyhi gözükmüş, durmuş ve utanmış. Bunlar tabii istihare ile oluyor ve derken Seyda Hz.lerini intisap etmek nasip oluyor.
Seyda Hz.lerinin göğsünden çıkan iki ışığı ilme de yorabiliriz. Seyda’mız zaten medrese ilmini bitirmişti. Medrese ilminden sonra, yani zahiri ilmi bitirmiştir ki, bilahare yalnızlıktan dolayı devam ettiremedi. Sadece manevi ilme başladı. O ilm-i kal’den ilm-i hal’e geçti. Malumunuz ilmin de iki çeşidi var:
-İlm-i kal (zahiri ilim)
-İlm-i hal (batın-ı ilim)
Bildiğiniz gibi, Cüneydi Bağdadi Hz.lerine sormuşlar.
- Falancı şeyh nasıl ne kadar büyüktür, işte uçuyorda.
Demiş:
- Yok. Büyüklükse kuşta uçuyor.
- İşte falan zat suyun üzerinde yürüyor.
- Yok kurbağa da yüzüyor.
- İşte , falan zat da maşrıktan mağrıba gidip geliyor.
- Yok. Şeytan da maşrıktan mağrıba seyrediyor, tarzında sorulara cevap veriyor.
Yani büyüklük ölçüsü İslama uygunlukla anlaşılır. Hatta Şah-ı Nakşibendi’ye sormuşlar:
- Kurban büyük mürşidi nasıl bilirsiniz?
Şah-ı Nakşibendi (k.s.), aynı Cüneyd-i Bağdadi Hz.lerinin cevabını vermiş:
-İslama bağlılığından bellidir.
Mürşidin bizim elimizdeki tahlili ehli sünnet çizgisine ittiba etmesiyle idrak ederiz. Şimdi bu kapının gerçekten İslama bağlılıkları tartışılmaz. Eğer Kuran ve sünnete bağlı kalınmasaydı Sadat-ı Kiram’ın yolu bu denli ilerleyemezdi. Bugün bu topluluğun buraya toplanması onun meyvesidir. Aslında büyüklük ölçüsü kalabalıklada ölçülmez, sayıca çoklukta muteber değildir. Sadece bir muteber olan bir husus vardır: İslama uygunluktur.
- Seyyidim, Gavs-ı Sani Hz.leri genç yaşlarda hasta olduğu halde, Gavs Hz.leri O’nu hem medrese ilmi öğrenmek için Van’a gönderiyor, hem de orada tevbe vermesi için görevlendiriyor. Sizce “hastalık , ilim ve irşad” üçünü birarada yürütmesi mümkün mü ?
- Bunun üçünü bir arada götürmesi sevdikleri iş olduğu içindir, hatta on tanesini de götürebilirler. Nasıl ki, insan sevdiği yemeğin beş çeşidini de yiyebiliyor, fakat hasta olduğu zaman da mide sevmediğinden bir tanesini bile kaldıramıyor. Aynen öyle de bir insan, bir işi yapacağı zaman sevmesi ve inanması lazım. Bu büyük zatlar aynı duygularla yüklü olduklarından dolayı, onlara zor gelmiyor. İşte verem hastalığı vardı kendisinde. Kesinlikle hastalık sürecinde bile gece namazlarını ihmal etmemişlerdir. Artık hayatları ahlak olduğu için bu halleri yaşam şekline dönüşmüş.
Seyyid Abdülbaki Hz.leri hapiste kaldı. Yanılmıyorsam bir ay civarında. Bu durumu haber alan Dayım Seyyid Sıdkı gözyaşlarını tutamayarak Gavs Hazretlerine anlatmış. Gavs (k.s.) demiş:
- “Ağlama. Bu da Sadatlar’a mutabaattır. Bütün Sadatlar hapse girmiş, sürgün olmuş, idam edilmiş. Bu bir ay hapse girmiş çok mu? Şükür et .”
O zatlar varis oldukları için o çile biraz da ordan dağılacak mecbur. Eğer bu gibi hadiseler olmasaydı, Seyyid Taha Hz.leri Seyyid Abdullah (k.s.)için bakın ne söylemiş:
S. Abdullah’ın bir yönünden şüpheye düştüm. Herkes O’nu seviyor, fakat ona muhalefet eden yok. Düşünebiliyormusunuz Sadatlardan ender de olsa muhalefet durumla karşılaşmıyanları merak konusu olabiliyor. Çile bu yolda artık mutabaat olmuş. Çile ile bu şekilde örnek oluyorlar. Daha doğrusu bize sabır tesellisi oluyorlar. İşte bu büyük zatlar Resul-ü Ekrem bile çile gördü diye bizim imanımızı korumaya alıyorlar. Bunlara eziyetle biz korunmaya alınıyoruz aslında.
- Seyyidim, biraz da Gavz-ı Sani Hz.lerinin bel ağrılarından bahsedebilir misiniz?
- Bel ağrıları şiddetli derecede seyrediyordu. Hatta ameliyat olmadan önce çok hastaydı, kırk güne kadar yatakta kaldı, ameliyat olmak istemedi. Çok sıkıştırdık yine ameliyat olmadı. Bu durumunun camiiye gidip gelmesinin engel olmıyacağını ve böyle de idare edebileceğini buyurdular bize. Fakat artık ayakları zayıflamaya başlamıştı. Gerçekten tehlikeli noktaya gelmişti. Seyda Hz.leri O’nun yanına geldi, dedi ki:
“-Ameliyat ol, takdir-i ilahi neyse olur.”
Seyyid Abdulbaki (k.s.) cevaben :
“- Valla kurban ağrıdan değil de, bunun için...” dedi. İçindeki tam o niyetini söyleyemedi. Yani camiiden ve taatından olurum endişesini dile getiremedi. Derken nihayet Seyda Hz.lerinin o telkininden sonra ameliyat oluverdi.
Elhamdülillah, bugün hiç olmıyacak şekilde irşad faaliyetlerine devam ediyor. O ameliyattan sonraki günlerde de yine bel ağrılarının nüksetmesine rağmen hiçbir şikayetini ne gördük ne de duyduk. Yani oh’dur, ah’dır, bu da hastalıktır serzenişine rastlamadık. Hastalığını bile doktora söyleyeceği zaman utanarak söylüyor. Belki o da bizim zorlamalarımızla oluyordu.
Yanılmıyorsam Şeyh Muhyiddin Arabi Hz.leri bir hastalanmış. O’na demişlerki :
“- Doktora git...”
Cevaben demiş ki :
“-Zaten doktor evimi yıkmış. Rabbü’l Alemin takdir etmiş, ne doktoru...”
Tabii doktordan çare bulmak adetullahtandır ve sünnettir. Muhyiddin Arabi Hz.lerin ne doktoru falan demesi aslında çare bulmayı reddetmek anlamında değil. Bence onlar hallerini şikayete dönüştürmemek içindir. Seyyid Abdulbaki Hazretleri dinlenme için Afyon’a gelmesi bahanedir. Sebebi irşad faaliyetleri ve Ümmet-i Muhammediye’nin hidayeti içindir. Hatta Seyda Hz.lerinin makamı içindir, boş kalmaması dolayısıyladır.
Fakir insanlar çoktur, Menzil’e gelemiyor. Onların en büyük ıslahatı irşad faaliyetlerini yoğunlaştırmasıyla istirahat etmektir. Nasıl ki, en büyük azab iki sevmiyen insanı biraraya getirmekse, en büyük rahatlık da seven insanların bir arada olmasıdır. Araştırmalar ve ilim adamları da bunu teyid ediyor. Seyda Hz.leri için de romatizma ağrıları dolayısıyla Afyon’a gidiyor deniliyordu. Ama şunu bir kere daha beyan edeyim ki; kesinlikle irşad faaliyetleri içindir, bizim anlamamız içindir.
- Gavs-ı Sani Hz.lerinin Seyda Hz.lerine beyatı nasıl oldu ?
- Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin, Seyda Hz.lerine beyatı 21 gün sonra gerçekleşti. Tabii Gavs Hz.leri hakikaten çok değişik bir mürşiddi.. Kasrik hep eşkıya, soyguncu bir mekandı. Onun için O’nu çok gören kesinlikle Gavs Hz.lerinden ayrılmazdı. Hırsız olsa bile hırsızlığından dönüyordu. Seyda Hz.leri ve Gavs Hz.lerinin müsbet faaliyetleri etkili oldu. Burda babamı da çok seviyorlardı, küçüktü, hastaydı. Hele hele Gavs Hz.lerinin ona olan şefkatı, sofilerin ona olan muhabbeti ve ayrıca Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin kendine özgü yönü her daim dikkat çekiyordu o zamanlarda. Hasılı Gavs (k.s.)’ın şefkatı yediden yetmişe herkeste sevgi iklimi oluşturuyordu.
Gavs Hz.leri vefat ettikten sonra tabii ki en büyük Seyda Hz.leri vardı. Seyyid Abdulbaki Hz.leri yanılmıyorsam yirmi bir güne kadar tevbe alıp intisap edememişti. Ama bize kendisi söyledi; kesinlikle bu halim Seyda Hz.lerine karşı olan itirazından dolayı değildi .
Ki o sıralar ben 11-12 yaşlarında idim . Gavs Hz.leri zamanında küçüktüm. Vefatı bizim ailede ağır gelmiş ve biraz şok olmuştuk sanki. Bence o şokun etkisinden babamın intisabının geciktiğini düşünüyorum. Tabii bazı hulefalar babamın bu tutumuna baskı yapmışlar, fakat o onlara aldırış etmeden hepsini reddetmiş. Hatta bazı halifeler Seyda Hz.lerine de bu durumu şikayet etmişler. Seyyid Abdulbaki Hz.leri bütün bu şikayetlere hiç aldırış etmeden, hakikaten herşeyini bırakarak Gavs Hz.lerinin kapısına yapışmıştı.
Tabii ki dünya çekemezliği ne kadar varsa, ahiretin de çekemezliği vardı. Hiç farkı yok, aynı ticaret gibidir. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu halini çekemiyenler oldu. Hatta birgün Seyda Hz.lerinin yanında Gavs (k.s.)’ın halifelerinden biri laf söylemiş, bu yüzden bir halifesini dövmeye kalkışmıştı bile. Tabii intisap ettikten sonra bu tür olayları bize anlatmıştı. Seyda Hz.leri tutmuş O’nu:
“- Seyyid Abdulbaki otur” demiş. O da herşeyden vazgeçerek işte o an Seyda Hz.lerine beyat ediyor. Hatta ve hatta hatırlıyorum bize ve annemize şöyle bir hatırlatmada bulunarak:
“- Siz gitmek istiyorsanız gidin.”dedi.
Biz tabii köydeki bazı olaylardan dolayı bir iki kere gitmek istedik, buna bizatihi yaşadık. Babam bir kez daha :
“- Beni dinlerseniz gitmezseniz. Ama gidiyorsanız gidin, ben gelmiyorum, hiçbir yere ayrılmıyorum.” Diye kendi ile mürşidi arasında hiçbir perde kalmadığını beyan etti. Yine bazı olaylardan dolayı birgün babama dedim ki :
“- Kurban, Allah hakkı bilmez mi?”
Seyyid Abdulbaki Hz.leri cevaben :
“- Oğlum, Allah imanımızı, herşeyimizi bu zatın eline vermiştir. O’nun hakkı herşeyi onda bulmakla mümkün ve buna inanın.” Dedi.
Yani, babam imanına vesileyi mürşidden biliyordu. Onun için Seyda Hz.lerinin irşad yıllarında en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki Hz.leri oldu. Gerek medrese faaliyetlerinde, gerekse Menzil’in işlerinde aktif olarak faaliyet gösterdi. Ondan sonra da amele başlayınca bu seferde iki büklüm olarak yap dedi yaptı, yapma dedi yapmadı. Yani tabiri caizse sekiz şarttaki ölüm rabıtasında ölü yıkayıcısının elinde teslim olduğumuz gibi, babam da mürşidinin elinde ölü ve cansız gibiydi. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin halifelik dönemlerinde bizim zahiri gözle gördüğümüz bir yanılma olmamıştır bu konularda. Gavs Hz.leri vefat ettikten sonra babamın zahiren Seyda Hz.lerine çok desteği oldu.
- Seyyidim , Nakşibendi Tarikatının mürşidleri arasında fark var mı ?
- Nakşibendi Tarikatının mürşidleri olsun, sofileri olsun insan nefesleri kadar değişik meziyetleri ve meşrebleri vardır. Tabii bunları birbirine tercih etmek son derece yanlıştır. İşte Şah-ı Nakşibendi mi daha büyük, yoksa şu mu daha büyük? gibi sorularla meşgul olmak abesle iştigaldir. Haşa o bizim haddimize düşmezde.
Sanatkâr yaptığı işten belli olur. Tabii ki, sanatkâr sanatkârı yetiştiriyor ve işte o zaman sanatkârlık belli oluyor. Netice de hepsi Resulüllah Efendimizin (s.a.v) büyüklüğüdür. Allah dostları Resulüllah (s.a.v.)’in bahçelerinden yetişen güllerdir. Hepsi o bahçeden yetişiyorlar. Burda esas olan hangi bahçıvan bahçeyi daha iyi bakıyorsa, işte o en güzeli ve en büyüğü olabiliyor. Hepsi büyük ama, büyük devamlı kendinden daha tecrübe demektir. Bir mürşidde mevcut bulunan tecrübenin mürşide aktarıldığında, yani bir sonraki mürşidin tecrübesine tecrübe ilave edildiğinden dolayı, sanki bizlere daha büyük gözüküyor gibi geliyor, ama bence hepsi dediğim gibi aynıdır. Yani bu büyüktür, şu küçüktür diye mütalaada bulunmak yanlıştır. Önemli olan bu irşad faaliyetinin halen yürütülüyor olması ve irşadın kıyamete dek süreceği gerçeğidir.
- Seyyidim, irşad sürecine baktığımızda, Gavs Hz.leri zamanında tek tek tevbe, Seyda Hz.leri zamanında 10-15 kişiye tevbe ve Gavs-ı Sani Hz.leri döneminde ise hiç de alışık olmadığımız irşad metodu dikkatimizi çekiyor. Bu durumu izah edebilir misiniz?
-Bazı şeyhler Seyda Hz.lerinin 10-15 kişiye bir anda tevbe vermesine itirazda bulundular. Niye 10-15 kişiye veriliyor diye. Şimdi de Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin 75-100’e yakın kişiye bir anda tevbe verdiğini müşahade ediyoruz. O’nların mevcut şartlara göre bazı imkânları faaliyete geçirmesini yanlış anlamamalı. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin şeritle vermesi hakikaten bir imkandan kaynaklanıyor. Gerçi ben Afyon’da değildim ama, duyduğum kadarıyla orası artık o kalabalığı kaldıracak yükte değilmiş. Onun için araştırdık, inceledik şeritle Sadatlarda biat vermiş ve yanılmıyorsam Abdullah Dehlevi Hz.leri’nin halifelerinden biri tevbe vermiş. O yazılardan derledik, topladık Afyon’a gönderdik. Hatta sorduk şerit’e kaç kişi alabilir diye, 75-100 kişi arasında olabilir dediler. Nasıl ki, Seyda Hz.lerinin 10-15 kişiye bir arada tevbe vermesine itiraz edenler olmuşsa, Abdullah Dehlevi Hz.lerinin halifelerinden birinin şeritle vermesine de itiraz etmişler. Aslında bu günümüzde Nakşibendi tarikatının ikinci meyvesi oldu.
Dikkat ederseniz Gavs Hz.leri Menzil’in ismini Buhara koymuş. O kadar hicret hayatından sonra buraya geldiği zaman Menzil’in ismini Buhara’ya çevirdi. Menzil’in ismi aslında Buhara’dır. Bazı itirazlardan ve o günkü ortamların müsait olmayışından dolayı o ismi pek kullanılmadı, ama Menzil’in adı aslında dediğim gibi Buhara’dır.
Bu Buhara Şah-ı Nakşibendi’nin Kasr-ı Arifanı’dır. Bence Buhara ikinci Nakşibendi tarikatının alevleyişidir. Bu da mecbur ki, artık o zaman Resul-ü Ekrem Efendimiz’e bu tarihe kadar yapılan irşadın hepsinin tekrar yeşermeye başladığı mekânın adıdır:Buhara... Onun için bize normal geliyor. Çünkü bu zatların büyüklüklerinden bu ismi alıyor.
- Seyyidim, Gavs-ı Sani Hz.lerinin Türk Cumhuriyetlerine ve Orta asyaya olan ziyaretinden bahsedebilir misiniz?
- Benim şahsi inancım Türk Cumhuriyetlerine yapılan seferde tüm o sadatlarla görüştü. Kesinlikle her yerde oldu ve bir kere şahit oldum. Birgün Şah-ı Abdulhalık-ıl Gücdivani Hz.lerinin türbesindeydik. Türbenin etrafında bir kez dönerken, herhalde farkında olmasam gerek sırtım o an merkada gelmiş, nasıl gelmiş doğrusu ben de bilmiyorum. Babam derhal beni hemen çağırdı yanına, dedi ki:
“Sırtını merkada dönme.”
Bu halimi düzeltmeye çalışırken, bu seferde sırtım Seyyid Abdulbaki Hz.lerine doğru geliverdi. Herneyse ben anladım ki, kesinlikle orada onların hepsiyle buluştular. Bazı şeyler var anlatılamıyor. Nasıl ki, suyun tadı nasıldır? sorusuna cevap verilemiyor ancak suyu içerek anlıyorsak, gerçekten de orda bazı yaşanan hadiseler söylenilmiyor, yaşamak lazım. Oraya gidenlerin hepsine ve hangisinden sorarsan sor, bence bu cevabı verirler. Yani kelimelerle ifade edilemiyor o yaşadıklarımız..
Şah-ı Abdulhalık-ıl Gücdivani Hz.lerinin merkadında benim içimde acaip bir sıkıntı vardı. Bakıyorduk insanlar mahsun bir halde hep ağlıyor. Üstelik bizde acaip bir tutkunluk vardı. Şah-ı Nakşibendi (k.s.)’ın türbesine gittik, üstelik geceydi. Yine aynı acaip haller burada da devam etti. Tabii rabıtadayız, bir an gözümü açtığımda bir baktım, sanki Seyyid Abdulbaki Hz.leri Seyyid Fevzeddin’in kafasını elinin arasına almış, onu havaya kaldırmış gibi gördüm. Daha ben Fatiha duymadan gözümü tekrar kapattım, bir baktım bu sefer ellerinin arasında ben varım. Gerek Seyyid Fevzeddin’in gerekse bizim sakal koyuşumuz bu topraklarda Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin elleri arasında gerçekleşti. Çok değişik bir haldi, anlatılamıyor, hem de anlatamayız da. Ordaki insanlara da sorarsan hepsinde bir haller oldu ama, kimse ne olduğunu gerçek manada bilmediği kanaatindeyim.
Seyyid Fevzeddin dedi ki :
“Ben Şah-ı Nakşibendi Türbesine kadar, kesinlikle sakal koymak gibi düşünce kalbimde yoktu. Her ne olduysa orda oldu.”
devam edecek.

Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
SELİM GÜRBÜZER
Dile kolay, hem de ‘Gül Neslin’ büyük evladının gözü önünde alıp götürmeleri, yine onu kaybetmenin hüznünü yaşaması da öyle. Bu evlat Seyyid Fevzeddin Erol’dan başkası değil elbet. Malumunuz tarihler 18 Temmuz 1983’ü gösterdiğinde Seyda Hazretleri'ni Menzil'den alıp Gökçeada’ya götürdüler. Adına sürgün demişlerdi. Oysa yıllar sonra sürgün edemediklerini anladılar. Kendilerince sürgün ettiler de ne oldu, o hala Gönüller Sultanıdır zaten.

Bakın büyük oğlu Seyyid Fevzeddin Hz.leri babasını Gökçeada’ya götürdüklerinde üzüntüsünü nasıl dile getiriyor:

"Şevvalin son günüydü. Öyle ki Ramazan’ın sonuydu, bayram yapmıştık. Yani şevvalin son gecesiydi. Akşam namazı ve yatsı namazını müteakip Seyda (k.s.) eve gelmişti. Biz de o ara eve geliyorduk. Bir baktım Adıyaman Emniyet Müdürü ve Jandarma Alay Komutan Yardımcısı vs. bunların hepsi bizim avluya gelmişler. Dediler ki: Seyda’yla görüşeceğiz. Bunun üzerin dedim ki:

"-Hayırdır, hangi konuda?"

Cevaben dediler ki:

"-Bir ifadesi varda onun için. Adıyaman'a götüreceğiz. "

Bunun üzerine şöyle karşılık verdim;

"-Tamam, madem öyle biraz bekleyin Seyda'ya haber vereyim"

"-Yok, biz de geleceğiz" dediler.

Bu kez cevaben:

"-Ama ev müsait olmayabilir."

Dediler ki;

"- O zaman, biz kapıda bekleriz."

Şöyle bir baktım:

"-Peki ya derdiniz ne? Ben sizleri tanıyorum. Sizler de beni tanıyorsunuz. Siz buyurun Adıyaman'a, ben babamı alayım, taksiye bindireyim, ben önde siz arkada beraber gideriz."

"-Yok, öyle şey olmaz, haber ver gidiyoruz.

Artık kararlı oldukları besbelliydi, derhal Seyda (k.s.)’a gidip durum vaziyeti haber verdim.

Tabii babam hiç tereddütsüz:

"-Olur" dedi.

Ve yerinden doğrulup elbiselerini giydi. Ondan sonra hazırlığını yaptı, peşi sıra onlarla beraber indim. Polislerin arabasına bindi, baktım bir Jeep orada duruyor. Jeep’in içinde sıkıyönetim komutan yardımcısı da var. Komutanla göz göze geldiğimde çok telaşlıydı. Ve bana şöyle dedi:

"-Endişelenmene mahal yok, bir şey olmayacak. Bu bir ifade meselesi, ama bu söylediklerimi kimse bilmesin. Bunu sana güvendiğim için söylüyorum. Sadece mecburi ikamete tabi tutacaklar.

Yine bu arada komutan sözlerinin devamında; eşya filan varsa, şayet başka birisi onlarla beraber gidecekse (babanla beraber)" deyince kendim tekrar eve geri dönüp vAbdulgani’yi babama refakat etsin diye beraberinde uğurladım. Derken Seyda Hazretlerini buralardan alıp götürmüş oldular. Fakat gözüm hep yollarda kaldı, ikinci gün, üçüncü gün, dördüncü gün baktım herhangi bir ses seda yok, kendi kendime bu iş tamam dedim. Ama şu da bir gerçek ki, kim hakkımızda ne düşünürse düşünsün her şeyden önce gerek Gavs Hazretleri, gerekse Seyda Hazretleri olsun her ikisi de bizlere şunu söylemişlerdi; "Bizim tankımız ve topumuz, misvak ile tespihimizdir."

Evet, gücümüz misvak ve tespihtir. Malumunuz misvak, Resulullah (s.a.v)’in sünneti seniyyesidir. Dolayısıyla misvak ve tespihin haricinde ne tankımız, ne de topumuz var. Devletin güvenliğini tehdit edecek en ufak bir şeyimiz yoktur, olmaz da. Kaldı ki Seyda Hz.lerinin bundan sonraki yaşayacakları bizim açımızdan bir hicrettir. Öyle ki; Gökçeada'da her sabah, her gün emniyette deftere imza atıyor. Ve bu durum tam iki sene böyle devam eder de.

Hatta bir gün Polisler Seyda (k.s.)’a dediler ki:

"-Efendim biz defteri sana getirip evde attırırız, siz yeter ki yorulmayın, üstelik şekeriniz var, hastasınız da."

Seyda (k.s.) bu durumda:

"-Hayır. Madem devletim emretti, her gün bizatihi kendim geleceğim. Değil polis, en ufak bir bekçinizi bile gönderseniz, mesafe 1000 kilometrede olsa gelirim. Polis, jandarma, asker fark etmez, devletin tek bir bekçisi bile bana emretse yayan (yürüyerek) gelirim" diye karşılık verir. Polisler bu sözlerden Seyda Hz.lerinin çok ince ruh seciyesine sahip bir zat olduğunu sezer. Gerçekten de Seyda (k.s.)’ın bu ince anlayışını görmemek mümkün mü? İşte devlete sadakat budur.

Malum, onlar milleti öldürme, milleti birbirine düşürme ya da anarşiye teşvik için gelmemişler. Bilakis insanların ıslahı, milleti birleştirmek ve kaynaştırmak için gelmişler. Onlar asla kin, nifak ve ayrılık için var olmamışlar. Ümmet-i Muhammede rahmet için gelmişler. Milleti her türlü zulümden ve kötülükten koruyup Allah’a, Peygambere, Devlete ve Millete kazandırmak için varlar. Tüm irşat faaliyetleri bunun içindir. Düşünsenize öyle insanlar var ki sarhoş, sürekli içki içiyor, ne evine, ne de çoluk çocuğuna bakıyor. Yani hiçbir hayırlı işle alakadar değiller. İşte bu tip insanlar geliyor, ama tövbe ediyorlar. Tövbenin akabinde bir bakıyorsun babasına, anasına, ailesine, topluma ve milletine hayırlı birer evlat oluyorlar.

Şayet gelen insanlar bu yolun adabını bilir ve onları birde kendine örnek alırsa, elbette ki o insanlar devlete asi olmayıp hizmetkâr olacaklardır. Aslında Allah dostları devlete, topluma ve insanlığa faydalı insan yetiştiren irşat edicilerdir. Zaten Seyda Hz.lerinin yaptığı da efendi olmak değil hizmetkâr olmaktır. Seyda (k.s)’ın hayatına şöyle bir bakın kendini hep Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna adamıştır. Çünkü yol böyle kurulmuş, nitekim Sahabe-i Kiram malını, mülkünü ve hayatını hep bu uğurda harcamış. Yetmedi insanları bir araya getirmek, kaynaştırmak, birleştirmek için uğraş vermişlerdir. Hem madem sahabe böyle yapmış, Seyda Hz.leri yapmış çok mu? Maalesef sahabe ahlakı tam anlaşılamadı. Türkiye’ye ve Ümmet-i Muhammed’e kimin ne kadar büyük bir faydası var, umarım inşallah bir gün bu durum zamanla anlaşılacaktır. Fena mı olurdu, Seyda Hazretleri gibi daha pek çok irşat edici olsaydı da bugünkü anarşi, nifak ve belalarla uğraşmasaydık. Biz biliyoruz ki onlar ümmetin ahlakını güzelleştirmek için varlar. Öyle ki Seyda (k.s) "Nedir bu kadar mühimmat, bir bekçi bize haber gönderseydi, kendi arabamla, kendi çocuklarımla gelirdim. Nedir bu kadar masraf, nedir bu kadar benzin yakmaya, üstelik işinden geri kalıp bu kadar zaman harcadılar ve vakti boşa harcadılar. Oysa birisi bana yazılı bir kâğıt getirseydi, biz o yazılı emrin gereğini yapıp yerine getirirdik" demekten kendini alamazda.

İşte bu müthiş hikmet dolu sözlerden anlaşılan o ki; Allah ona öyle bir sabır vermiş ki, sıratı müstakimden milim taviz vermemişlerdir. Allah’a öylesine kendisini adamıştı ki onu gören onda dirilmiştir. Dahası “öyle örnek insan olmalı ki bize gelen bizde dirilsin” ölçüsünce gayret etmişlerdir.

Bakın, Gül Neslin evladı Seyyid Fevzeddin Hz.leri Türkiye gazetesine verdiği röportajda birlik beraberliğe nasıl vurgu yapıyor, hep birlikte bir göz atalım:

BİRLİK İÇİNDE OLMALIYIZ

Fevzettin Erol, 1957 Siirt doğumlu. Muhammed Raşid Erol'un büyük oğlu. 1971 senesinde ailece göç ederek Adıyaman'ın Kâhta ilçesinin Menzil köyüne yerleşirler. Fevzettin Erol, 1983'den beri Ankara'da oturuyor. Beş kardeşin en büyüğü olan Fevzettin Erol ile iftar için geldiği İstanbul'da konuştuk. Kevser Vakfı'nın verdiği iftarda ziyaretlerinin amacını sorduk. İşte cevabı:

-Amacımız Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sağlanmasıdır. Gerek hayır amaçlı kurumlar olsun, gerek vakıflar olsun hepsinin gayesi Müslümanları bir araya getirmek, bütünleştirmektir.

Vakıflar ve diğer kuruluşların birlik ve beraberlikten sonra en fazla önem verecekleri husus ilimdir. İlimsiz hiç bir yere gidilmez. Hazret-i Resulullah buyuruyor ki, 'İlmi talep edin, isterse Çin'de olsun.' Bugün her şeyimiz var sayılır. Türkiye'de her şeyimiz güzel, ancak ilim müesseselerimiz eksik ve yetersizdir. Hem dini hem de müsbet ilimlerde yetersiziz. Bir memlekette, bir toplumda ilim bittiği zaman her şey biter. İlim olmalı ki cehalet bitsin.

KENDİMİZİ YETİŞTİRMELİYİZ

-İstiklallerine kavuşan Türk Cumhuriyetleri'nin maddi ve manevi açıdan çok şeylere ihtiyaçları var. Hem devlet, hem fertler olarak onlar için neler yapabiliriz?

-İster Avrupa olsun, ister Amerika, ister Ortadoğu ve Türk Cumhuriyetleri olsun, oralarda bir şeyler yapabilmek için ilk önce kendimizi iyi yetiştirmemiz lazım. Yeter ki gittiğimiz ülkelerde iyi örnek, dört dörtlük insan olalım. Her şeyden önce maddeten ve manen kendimizi düzeltmemiz şart. Ki, bu zamanda maneviyata çok büyük ihtiyaç vardır. Çünkü bu alanda çok büyük boşluk var. Biz bir ara gezi yaptık, hakikaten büyük ihtiyaçları var. Bütün vakıflar ve dini kuruluşlar oralara gitmeli. Devlet olarak, millet olarak, vakıf ve diğer kuruluşlar olarak hepsi bu konuya bir an evvel el atmalı. Herkes kendi çabası, kendi gücü nisbetinde yardımcı olmalıdır. Buna hakikaten ihtiyaç vardır.

KÜLTÜRÜMÜZ YOK OLDU

-Batı bloklaşıyor. İslam dünyasında tam olarak bir araya gelemiyor. Bu hususta birlik ve beraberlik için görüşleriniz nelerdir?

-Yine bunu ilme bağlıyorum. Bizim ilmi eksikliğimizden kaynaklanıyor. Ecdadımızın yolunu bırakmamızdan kaynaklanıyor. Osmanlı İmparatorluğu 600 sene hükümran olmuş. Viyana'nın kapılarına kadar dayanmış bile. İranlıyı, Suriyeliyi, Iraklıyı, diğer insanları birleştirmiş ve idare etmiş. Bu adil idareyi nasıl sağladı? Bu milletler nasıl birleşti? Hiç kuşkusuz ilimle birlik-beraberlik sağlandı. Şimdilerde bu bitme noktasında. Bir bakıyorsun, birkaç cahil insan bir araya gelince ya küfür ediyorlar ya da birbirini vuruyorlar. Şayet içimizde ilim sahipleri olsaydı biz bu hale düşer miydik? Bunu bilhassa kültürümüzün ve manevi değerlerimizin yok olmasına bağlıyorum.

-Kaybolan manevi değerlerimizi, güzel geleneklerimizi, geri getirmek için neler yapılabilir?

-Elhamdülillah Türkiye artık o yöne doğru yavaş yavaş evriliyor. Şuan yaşım belki küçük ama 20 sene öncesiyle kıyas ettiğimizde çok büyük ilerlemeler kaydetmişliğimiz söz konusu Sevindirici noktaları görüyoruz da. Ancak tüm bu gelişmelerin 1–2 senede hal yoluna koyulması pek mümkün gözükmüyor. İnşallah zamanla olacak. Hz. Resulullah'ın buyurduğu gibi en nihayetinde zafer Müslümanların ve İslam’ın olacak. Buna inancımız tamdır. Bunu bekliyoruz da.

DOĞU'YA BEYAZ SAYFA

-Siz Ankara'da oturuyorsunuz ama Adıyamanlısınız, Doğu'yu da biliyorsunuz. Doğu'daki bölücülük fitnesinden kurtulmak için düşünceleriniz nedir?

-Biraz gecikmiş olsa da inşallah zamanla hallolacak. Bu konular ve bu tip sorular çok soruldu, biz de defalarca teşhisimizi söyledik. Doğuda hem devletimize hem bizlere de iş düşüyor. İlim adamlarımız ve işadamlarımız başta olmak üzere hepimize düşen görevler vardır. Sadece devletimize iş düşmüyor. Bugün oraya ilim adamlarını, işadamlarını kültür elçilerini de göndermemiz lazım. Bilhassa Milli Eğitim Bakanlığı'nın daha fazla gitmesi lazım.

Malumunuz Doğu Anadolu eskiden ilim merkeziydi. Bunu kimse inkâr edemez. Her köyde en az 20–30 talebe, başlarında da bir hoca vardı. Her köy kendi ilmiyle meşguldü. Hocasına güveniyordu. Bu yüzden diğer ideolojik akımlar giremiyordu. Maalesef bu medreseler 1970'lerden bu yana yavaş yavaş kalktı. Bunlar kalkınca dış akımlar buralara girdiler. Halk boşta kaldı. İlim bitti, neredeyse âlimler de tükendi...

Doğudaki insanlarımızın eğitimi zaten yetersizdi. Medreseler de kalkınca tamamen eğitimsiz kaldılar. Şu anda bütün Doğu Anadolu'yu arayıp tarasan bir talebe bulamazsın. İlim yuvalarını bulamazsın. İlimsiz olan bir yer her zaman çoraklaşmaya mahkûmdur.

Doğu Anadolu'da önce ilimle, ekonomi ile sonra tertemiz bir siyasi sayfa açmalıyız. Bu hususta ümit varız da, yine de hiçbir şey yapılmıyor da diyemeyiz, rehaveti bırakıp o vatandaşlarımızı bir an önce ilme, refaha kavuşturup birlik beraberlik içinde olmalarını sağlamalı. Allah'tan temennimiz budur. İnşallah olacaktır da.

Unutmayalım ki Doğu'da gerek ağaların, gerek hocaların, gerekse manevi irşatçılarının çok büyük etki gücü vardır. Kimse bunu inkâr edemez. Onun için doğru dürüst teşhis konulup doğru tedavi yapılırsa daha güzel günlere kavuşacağımızı söyleyebilirim. Allah'tan temennimiz de budur.

-Son olarak zor durumdaki İslam ülkelerinin, özellikle de Çeçenistan'ın durumunu değerlendirir misiniz?

-Müminlerin birlik ve beraberlik içerisinde kardeş olup, nifak ve ayrılıktan kaçınması lazım gelir. Zira Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, bölünüp parçalanmayınız buyruluyor. Eğer Müslümanlar birlik-beraberlik içerisinde kardeş olsaydı, hiçbir İslam ülkesi düşmanlarına karşı bu hale düşmezdi. Başı eğik ve zelil olmazdı. Bizi zayıflattıkları için bu duruma düştük.

Müminler tek bir vücut gibidir. Bu vücudun bir parçası koparsa onun acısını bütün azalar duyar. Çeçenistan bir kolumuzdur. Koparılmak istenen kolumuzun acısını hepimiz duymamız lazım. Bugün muhtelif İslam ülkelerinde yüzlerce kardeşimiz gidiyor, hiç haberimiz bile olmuyor. Neden? Çünkü zayıfız. Bu zamanda Müslümanların birlik ve beraberliğe ihtiyacı var. Birliği sağladığımız an bu gibi olaylar cereyan etmez. Allah (c.c) bütün İslam âlemine birliği ve dirliği nasip eylesin. Ben birlik ve beraberlik içinde Allah'ın dinimize, milletimize ve devletimize refah, ferahlık ve güzellikler nasip etmesini temenni ediyorum.

Keza Seyyid Fevzeddin Hz.leri Kamer Vakfı Bülteninde ise şöyle beyanda bulunmuşlardır:

O, HİÇBİR ZAMAN HZ.RASULULLAH (S.A.V)'İN YOLUNUN DIŞINA ÇIKMAMIŞTIR

Niyet üzerine Gavs (k.s) Hazretleri bir gün şöyle buyurdu:

"Şah-ı Hazne (k.s.)'in bir sohbetinde bulundum. Eğer Şah-ı Hazne (k.s.)'ın kendi ağzından işitmeseydim inanmazdım. Şöyle buyurdu: "Ben kendimi bildim bileli şu yaşa kadar her ne iş olursa olsun, gerek dünya işi olsun gerek ahiret işi olsun ilk önce Allah rızası için niyet getiririm. Dünya işi olsun, ahiret işi olsun niyetle işe başlamışımdır hep."

Zaten niyet Allah rızası olduktan sonra dünya işi de olsa hiç farketmez, o amelden sayılır. İşte bu niyet üzerine inşaatını da yaparsın, dükkanının çalışmasını da. Yeter ki işi başlamadan önce halishane "Yarabbi, bu senin rızanı kazanmak içindir’ diyebilelim. Ne için? Elbette ki taat ve ibadete dönüşmesi için, İslam'ı ayakta tutmak için, İslam'a hizmetkar olmak için. İşte bu gayeyle işe başlıyorum dediğin an bütün dünya ve ahiret işlerinin hepsi salih amel olur.

Düşünebiliyor musunuz bu niyet üzere ömür boyu hayat geçirmek o kadar zor bir iştir ki, bizatihi babam ta buluğ çağından vefatına kadar her daim bu niyet üzere olmuştur.. Hiç kuşkusuz hizmetler Allah rızası olduğu zaman, Allah (c.c)’da dostunu muvaffak kılıp yolunu devam ettirir de. Madem öyle her şeyde Allah'ın rızalığını kazanmak tek amaç olmalıdır. Yok eğer gaye dünya menfaati, gaye gösteriş, gaye makam mevkiyse bu tür niyetler kısa bir zamanda sahibini helak edip bitireceği muhakkak. Menfeaat üzerine olan ilişkilere şöyle bir göz gezdirin insanlar ne birbirini tanıyor, ne de hak hukuk biliyor. Bir gün dünya menfaati kesildiğinde bir bakmışsın o çok güvendiği suni beşeri ilişkilerin tozduman olduğunu görürsün. Beşeri ilişkiler ancak Allah rızasına dayandığı zaman mana kazanabilir. Bakın Seyda (k.s.)'ın Gavs Hazretlerinin vefatından sonra irşada başladığı ikinci sene çok büyük bir kalabalık ve çok büyük bir izdiham oldu. O izdihamda çok aşırı kalabalıkla başladı. Araplar ve diğer kavimlerden olsun çok büyük akınlar başladı. Tabii bunun üzerine o dönemin devletlüleri tarafından baskılar oldu. Şikayet konusu oldu. Fitne kol gezince çok büyük tedirginlikler yaşandı. Bunun üzerine sene 1973-74 arasında bir tane muvazzaf subay arkadaşımız bir gün köyü bastı. Hem de yatsı namazı sonrasıydı. Seyda (k.s) namazdan çıktığında:

"O muvazzaf subay arkadaş sizi istiyor" dediler.

Gittim durumu arzettiğimde oturmaları için iki sandalye koydu. Karşılıklı ikisi de oturdu. Tabii o muvazzaf subay arkadaşımız Seyda Hazretlerine şöyle dedi:

"-Muhammed Raşit! Sen genç ve yakışıklısın, güzelsin. Ne diye bu gençliğini heder edip bu işe koyuluyorsun? Bakın bu işin sonu yoktur, bir faydası da yoktur. Üstelik hiç bir şeyin de yok. Gel bu işten vazgeç. Böyle yaparsan biz senden vazgeçeriz, seni rahatsız etmeyiz de."

Bu sözün üzerine Seyda Hazretleri dönüp şöyle dedi:

"Bak komutan biraz sabır et. Eğer bizim gayemiz Allah rızası ise bu iş devam eder gider, böylece ne sen, ne şu, ne bu hiçbir insan bu topluluğu dağıtmaya gücü yetmez. Zaten gayemiz Allah rızası değilse, sabr et birkaç güne kalmaz kimse benim kapımı çalmaz. Kimse de senin yanına şikayete gelmez. Hiç kimse de ne bizi ne de seni rahatsız eder. Her ikimiz de kendi evimizde rahat ederiz.

Gerçekten de gaye Allah rızası olunca bu kapının devam ettiğini görüyoruz.. Taa irşadın başladığı günden vefatına kadar da nisbet durmadığı gibi baskılarda durmadı. Tabii gaye Allah'ın rızası olunca çilede beraberinde gelmektedir. Bütün maksad ve gaye Allah içindi. Bütün hal ve tavırlarında, bütün düşüncesinde oturmasında kalkmasında ve konuşmasında hep Allah rızasını kazanmak vardı. Hiç kuşkusuz Allah’ın muamelesi de ona göre tecelli etti.

Elbette eziyet görmüştür. Elbette çok izdiham olmuştur. Bütün bu eziyetlerin hiçbirisi Hazreti Rasulullah (s.a.v.)'in gördüğü eziyet kadar değildir. Zaten Hz. Rasulullah (s.a.v.)’in ümmeti olduğumuz içindir Seyda Hazretlerinin varlığı bizim için en büyük tesellimizdir. Öyle ya, gaye Allah'ın rızası olduktan sonra o eziyetler, o yapılan baskılar bir noktadan sonra bir hiç mesabesindedir. Madem ki gaye Allah'ın rızası idi, O da gereğinin yapıp zerre miskal Hz. Rasulullah (s.a.v.)'in koyduğu kuralların, hadislerin ve fıkhın dışına çıkmamıştır. Hz. Rasulullah (s.a.v.)'in yolunu yol bilmiştir. Böylece Allah’ta yar ve yardımcısı oldu. Madem öyle, bizler de bu hal üzere olmamız icab eder, hem madem bu kapıya gitmişiz o halde bizde O'nun izini iz bilmemiz gerekir.

Şayet gaye Allah içinse, Allah'tan yardım alacaksın demektir. Fakat Allah’la arana ‘ben yaptım, ben ihya ettim, ben bir araya getirdim’ dediğinde egonu ortaya koymuş olursun. Benlik davası gütmeyin ki yapacağınız her şey Allah rızası çerçevesinde seyretsin. Gayeniz rıza-el lillah olsun ki, Allah (c.c) her işte muvaffak kılsın. Her yerde yolunuzu açıp dikleşmeden dik durabilesiniz. Yeter ki gaye Allah'ın rızası olsun, o zaman hiç bir mesele kalmayacaktır. Eğer gaye Allah'ın rızasını kazanmak değil de dünya ve siyasi menfaatse vallahi ruz-i mahşerde bunun cezası ağır olup hem Allah katında hem Hz. Rasulullah (s.a.v.) hem de Seyda Hazretlerinin yanında mahcub duruma düşeceğiz demektir. Bu sebeple ahiret yolunda çok dikkatli olmamız şarttır. Yapacağımız hizmetlerde zerre miskal kendi nefsimizden bilmememiz gerekir. Sırf rıza-el lillah için olmalı ki Sadatların ve Seyda Hazretlerinin himmeti ve bereketiyle Allah bize yardım etsin, Hz.Rasulullah’da şefaat etsin.

Aynı zamanda bu temenniden öte Seyda Hazretlerinin de bize bir tavsiyesidir. Allah hepimizin hayırlarını kabul etsin. Allah muvaffak etsin. İnşallah Allah (c.c) hepimizi daha nice hizmetlere eriştirir.

Tabi bitmedi dahası var, Gül neslin evladı Seyyid Fevzeddin Hz.lerinin Afyon’da babasının dilinden aktaracağı en son veda hutbesi asıl en önemli kaynak niteliğinde bir hatıra olarak gönüllerde yankı bulacaktır. Bilindiği üzere Seyda Hz.lerinin vuslat vakti yaklaşmıştı ki, artık Afyon’a dinlenmek için geldiklerinde sıkça sohbet eder olmuştu. Bizlerde o sıralarda genç yaşlarda Afyon’a ziyaretine gittiğimizde Seyda Hz.lerinin hele o avluda ağaca yaşlanıp sofileri nazar edişi var ya hiç unutamayacağımız anılar arasında yer aldı hep. Biliyorduk ki Seyda Hz.leri sofileri çok seviyordu, öyle ki son veda konuşmasında sofiler çok yorulmasın diye ‘Ayakta çok beklediniz inşallah cumaya evde olacağız’ sözleri sofilere olan sevgisinin bir göstergesiydi. Vakta ki Afyon’dan Pursaklara gelip bir müddet sonra hak vaki olduğunda Sultan camiinde cenazesi yıkanır da. Akabinde bir otobüs tahsis edilip boş koltukların üzerine boylu boyuna uzanan tabutuyla sofileriyle birlikte yola koyulduğunda, elbette ki sofiler onu yol boyunca yalnız bırakmayacaktır. Nitekim Menzil yoluna kafileler hareket ettiğinde Allah’a çok şükürler olsun ki bu şerefe nail olmak bize de nasip oldu. Hatta gecenin karanlığında bir ara kafileler mola verdiğinde Gül neslin evladının etrafında sofilerle halka oluşturup otobüsün camından görülen tabuta bir kez daha seyre dalışımız hiç unutulmayacak hatıralarımız arasında yer aldı. Aslında o hatırayı anlamlı kılacak en güzel anı ise hiç şüphesiz Sultan Seyyid Muhammed Raşit Hazretlerinin 10.10.1993 pazar günü Afyon'daki ikametgâhında Menzil'e gitmeden önce yapmış olduğu, yani oğlu Seyyid Fevzeddin Erol Hz.lerinin Türkçe çevirisiyle mana kazanan o müthiş veda sohbeti her şeyi anlatmaya yeter artar da. Bakın Seyda Hz.leri nasıl vedalaşıyor, bir görelim:

VEDA SOHBETİ

DÜNYA İLE MAĞRUR OLMAYALIM

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahşetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazımdır. Bu nimetlerden; oruç tutmak, zekât vermek, sadaka vermek, namaz kılmak vs. Allah’ın (c.c.) bize bahşettiği en büyük nimetlerdendir.

O nimetlerden birincisi ve en önemlisi: Allah (c.c.) bizi Müslüman olarak yaratmıştır. Bizim de bu nimete karşılık Allah’a (c.c.) çok ibadet etmemiz lazım. Bu ibadetlere karşılık Allah (c.c.) Müslümanlara cenneti ve içindeki çeşitli nimetleri hazırlamıştır ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Ona göre ibadetleri arttırmamız lazım gelir.

Allah (c.c.) isteseydi bizi Müslüman değil de kâfir olarak da yaratabilirdi. Zira Allah (c.c) kâfirler için ebedi cehennem ateşi ve azabı hazırlamıştır.

İnsan bir düşünecek olursa, bir mum alevine bile parmağını tutsa ateşinin acısına dayanamaz. İnsan bilerek bir ateşin bile parmağını tutamazken nasıl olur da ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan kaçınmaz ve ibadet yapamaz? Bunu düşünerek ibadetleri arttırmalıyız. Allah (c.c.) bütün dünyanın servetini bize vermiş olsaydı Müslüman olabilmenin bedelini gene de karşılayamazdık.

Allah’ın (c.c.) bize sunduğu ikinci büyük nimet: Allah’ın (c.c.) bizleri en son ve en büyük Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmeti olarak yaratmış olmasıdır. Nasıl ki Hz. Muhammed (s.a.v) peygamberlerin en efdali ve üstünü ise Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmeti de ümmetlerin en üstünü olarak dünyaya gelmişlerdir.

Hz. Musa (a.s.), Levh-i Mahfuz'a baktığı zaman orada Hz. Muhammed (s.a.v.)'in öyle hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş ki: "Ya Rabbi, keşke beni de Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir şey istemezdim" buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular: "Benim ümmetimin evliyaları, Ben-i İsrail'in peygamberleri gibidir. (Bu, büyüklük bakımından değil hidayet bakımındandır.)" Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı sadece kendisini irşat etmiş, bir kısmı sadece kendi aile fertlerini, bir kısmı kendi içinde bulunduğu kabilesini, bir kısmı da sadece bulunduğu köyü irşat edebilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ümmetinin evliyaları Mürşid-i Kamiller ise daha fazla irşatta bulunarak daha çok kimselerin (insanların) hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.

Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmetini son ümmet olarak yaratmış, bizleri de ümmetin en son kısımlarında yaratmıştır. Diğer ümmetler binlerce sene toprak altında (kabirde) yattıkları ve günahkâr olanların kabir azabı çektikleri halde, bu son ümmet az bir süre toprak altında yatacaktır ve (günahkârlar için de) azapları da çok kısa olacaktır. Kabir azabı da çok kısa bir zaman sürecektir.

Rabbül Âlemi’nin nasip ettiği üçüncü büyük nimet ise Nakşibendî Tarikatıdır. Ebubekir Sıddık (r.anh.) ümmetin efdali olduğu gibi, onun tarikatı da diğer tarikatların efdalidir.

Hz. Muhammed (s.a.v) Miraç'a çıktığı zaman, Allah (c.c.) Peygamberimiz (s.a.v.) ve ümmeti için her gün 25 vakit namazı farz olarak kılmalarını emrediyor. Miraç'tan dönüşte Peygamber (s.a.v.) gökte Hz. Musa (a.s.)'in ruhaniyeti ile görüşüyor. Hz. Musa (a.s.) 25 vakit namazın çok olduğunu, ahir zaman ümmetine ağır geleceğini, Allah'tan azaltılması için niyazda bulunmasını, peygamberimize söylüyor. Resulullah (s.a.v.)’de tekrar Allah (c.c.)'ın huzuruna varıp, 25 vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için niyazda bulunuyor. Allah (c.c.) 5 vakit azaltarak farz namazlarını 20 vakte indiriyor. Resulullah (s.a.v.) geriye dönerken tekrar Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşıyor. Hz. Musa (a.s.) yine çok olduğunu, ümmetinin buna takat getirmeyeceğini söylüyor ve azaltılması için tekrar Allah (c.c.)'ın huzuruna gitmesini söylüyor. Bu gidip gelmeler neticesinde 5 vakit namaz Muhammed (s.a.v.) ümmeti üzerine farz kılınıyor.

Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Musa (a.s.)'ın bizzat kendisi ile değil, ervahıyla görüşmüştür. Tabii ki Allah (c.c.)'ın dostları ölmez, yalnızca nakil olur, yer değiştirir. Onların himmeti, yardımı her zaman vardır.

Hz. Musa (a.s.) Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.)'ın yanındaki değerini Levh-i Mahfuzda gördükten sonra: "Ya Rabbi, Hz. Muhammed (s.a.v)'in ümmeti olamadım, ümmetini bari görenlerden olsaydım" diye arzu ediyor. O arada İmam-ı Gazali (k.s)'ın ruhaniyeti oraya geliyor ve Musa (a.s.) ile görüşüyorlar.

Musa (a.s.):

-Sen kimsin diye sorunca, İmam-ı Gazali:

-Muhammed oğlu Hamid oğlu İmam-ı Gazali'yim diye cevap veriyor.

Bu cevap üzerine Hz. Musa (a.s.):

-Künyeni neden bu kadar uzun okudun? Yalnızca İmam-ı Gazali deseydin yetmez miydi diyor.

İmam-ı Gazali (k.s)'de cevap olarak diyor ki:

-Allah (c.c.), kelam konuşmaya gittiğin zaman sana kim olduğunu sorduğunda sen kendini tanıtırken, "Elinde bastonu, sırtında kepeneği olan çoban Musa’yım diye künyeni neden uzun kullandın, sadece Musa deseydiniz yetmez miydi? sorusuna soru ile cevap veriyor.

Hz. Musa (a.s.) ise:

-Sen Allah (c.c.)'ın büyük peygamberlerindensin. Yani Kelimullahsın. Kitap gönderilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine kavuşmak için künyemi uzattım diyor.

İmam-ı Gazali (k.s) zamanının en büyük âlimi idi. Ama önceleri tasavvufu sevmeyen münkir bir âlimdi. İmam-ı Gazali (k.s)'ın kardeşi ise tasavvuf ehli veli bir zat idi. İmam-ı Gazali (k.s.)'e ilminden dolayı her müşkülü olan fetva almaya geldiği halde, kardeşi tam tersi arkasında bile namaz kılmıyordu.

İmam-ı Gazali (k.s) arkasında namaz kılmadığı için kardeşini annesine şikâyet eder. Annesi bu durumda diğer oğluna camiye, cemaate gitmesi için ısrar etti. Gayesi İmam-ı Gazali (k.s)'ın gönlünü almaktı.

Gazali'nin kardeşi annesine:

—Anne, onun arkasında benim namazım olmaz, dedi.

Bunun üzerine annesi daha fazla ısrar etti:

"-Bak oğlum, o senin büyüğün, sen cahilsin, ağabeyin âlim kişidir, herkes ona geliyor, müşkülünü halledip gidiyor, herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Mutlaka gidip arkasında namaz kılacaksın" diye çok ısrar edince sonunda camiye gidiyor.

O gün İmam-ı Gazali’ye namazdan önce bir kişi geliyor ve hayız (kadınlık hali) hakkında bir sual soruyor.

İmam-ı Gazali de;

"-Namazdan sonra gel, cevabını vereyim" diyor.

Namaza başlayınca İmam-ı Gazali devamlı olarak hayız ile ilgili suali düşünüyor ve namazın tamamını huşu içinde geçirmeyip cevap hazırlamakla geçiriyor. Bu arada İmam-ı Gazali'nin kardeşi ise devamlı tekbir alıp yeniliyor, bir türlü namaza devam edemiyor (Namazda olduğunu hatırlaması için), sonunda namazı bozuyor ve tekrar kılıyor.

İmam-ı Gazali kardeşinin ikide bir tekbir almasına ve namazı bozup, tekrar yalnız olarak kalmasına çok üzülüyor ve annesine yeniden şikâyette bulunuyor.

Annesi: "Oğlum, neden ağabeyinin namazına müdahale ettin, cemaatin içinde mahcup duruma düşürecek hareket yaptın, hani bana söz vermiştin, namazı kılıp gelecektin" deyince, İmam-ı Gazali (k.s.)'ın kardeşi annesine:

— Anne bir insan boğazına kadar kana bulanırsa onun arkasında kılınan namaz kabul olur mu diye soruyor ve " isterseniz bu soruyu birde ağabeyime sorsan fenamı olur" diyor.

Tabii annesi, İmam- Gazali’ye bu soruyu aynen aktarıyor.

İmam-ı Gazali (k.s.), namazdaki durumunu hatırlıyor, namazı hayız meselesiyle uğraşmaktan tam olarak kıldırmadığını ve kardeşinin de keşif sahibi olduğu için haline vakıf olduğunu anlıyor. Gerçekleri görüyor ve daha önce inkâr ettiği tasavvuf ve tarikat yoluna giriyor, gerçekleri gördüğü ve âlim de olduğu için çalışarak kısa zamanda Gavs oluyor (yani zamanın Gavs'ı oluyor).

İşte bu nimete layık olmak için çok çalışalım. Hz. Muhammed (s.a.v)'e layık olmak için çalışalım.

Çünkü padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür.

Bakın Hasan-ı Basri (r.anh.) çarşıya çıkmış, bir dükkâna oturmuş. Bakmış ki bir adam çarşıda elini kolunu sallaya sallaya gururlu bir şekilde durmadan geziniyor. Hasan-ı Basri (r.anh) soruyor:

"-Bu kimdir bu kadar gururlu ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyor?"

Orada bulunanlar:

-Bu şahıs padişahın hizmetçisidir, onun için böyle yürüyor, diyorlar.

Bunun üzerine Hasan-ı Basri (r.anh.):

-Ben de Sultanlar Sultanı Allah (c.c.)'ın kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim dedi ve çarşının içinde elini kolunu sallaya sallaya bir müddet geziniverir.

Dolayısıyla bizim de çok çalışmamız, çok ibadet etmemiz lazım.

Allah (c.c.): "İnsanları ve cinleri bana ibadet etsin diye yarattım" buyuruyor. O'na layık olalım. Allah (c.c.) "Benim bildirdiğim hayırları yapın" diyor. Allah (c.c.)'ın azabı gelmeden güzel amel yapın, onun için acele edin.

Dünyada yapılan günahların azabı, cezası, suali ahrettedir. Ölmeden önce iyi amelde acele edin.

Bir insan tek başına, yalnızken, günah işleme fırsatı olduğu halde Allah’tan (c.c.) korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) çok büyük ecir ve sevap yazıyor. O davranış (günahtan kaçış) onun için en hayırlı iştir. Bu durum imanın kemale erdiğinin alametidir.

Kalabalıktan çekinerek günah işlemeyen kimseye sevap yoktur ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken günahı işlemeyene çok sevap vardır.

Bütün insanlar, kıyamet günü hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete, bir kısmı cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Daha sonra herkes ayrıldıkları yerlerine gitmeden önce anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp, vedalaşıp ayrılmaları 500 sene sürüyor. Vedalaşma bitince melekler geliyor ve "Vedalaşma sona erdi artık yeter, ayrılın" diyecekler ve herkes (anne, baba, çocuklar) hak ettikleri yerlere (cennetine veya cehennemine) gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.):

-Ey insanlar, ben size şeytana ibadet etmeyin, bana ibadet edin, bu gerçek yoldur diye bildirdim, diyecektir.

Allah (c.c.):

-Bugün ağzınıza kilit vuracağım, ellerinizi, ayaklarınızı teker teker konuşturacağım. Nitekim orada hiçbir şey gizli kalmayacak. Allah (c.c.) her yaptığınızı bilir. Allah (c.c.)'ın fazlı, ihsanı çoktur.

İnsanın omuzlarında iki melek vardır: İşlenen bir günahı tövbe edebilir diye sağdaki melek soldaki günah yazan meleğe 24 saat yazdırmıyor, 24 saatten sonra tövbe etmezse bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise her sevap ve iyilik için 10 ile 70 katı sevap yazıyor, beklemeden hemen yazıyor. Bundan daha büyük nimet var mı?

Allah (c.c.) kulunu affetmek için ufak bir bahane arıyor.

Allah (c.c.) öyle istiyor. O halde biz de gayret edelim.

Dünya ile mağrur olmayalım, kandırılmayalım.

Sofiler ayakta çok beklediler. Onun için sohbetime burada son veriyorum. Cuma'ya kadar inşallah eve gideceğim. Allah hepimizi affetsin."

İşte Seyda Hz.lerinin vefatına sayılı günler kala Afyonda yaptığı veda hutbesini Seyyid Fevzeddin Hz.lerinin Türkçe çevirisinin ardından Cuma günü evinde Rahmeti rahmana kavuşurda.

Vesselam.

Kaynak: Türkiye Gazetesi, Kamer vakfı Bülteni, Alperen Dergisi.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2635/gul-nesil-evladin-sabr-i-cemil-metaneti.html