D Ü Ş Ü N C E Ö Z G Ü R L Ü Ğ Ü VE İ S L Â M

D Ü Ş Ü N C E Ö Z G Ü R L Ü Ğ Ü VE İ S L Â M
ALPEREN GÜRBÜZER

DEĞİŞMEYEN HAKİKAT: VAHYE TESLİMİYET
Batının filozları, akıldan hareketle ilginç sonuçlara var¬mışlardır. Bakın J.J. Rousse: “Tefekkür hali, tabiata aykırı olup, in¬san soysuzlaşmış hayvandır” der. Montaigne ise in¬sanı hasta hayvan, Marks insanı, kol ve kas gücünden ibaret gö¬rerek adeta hepsi koro halinde insanı hayvan olarak ilan ederler.
Akıldan hareket eden batı mütefekkirleri kendi aralarında anlaşmışcasına insanı; hayvanın seviyesine indirmekte yarışıyorlar. Bunun yanısıra, Avrupa’da Henry Linck, Alex Carrel gibi müsbet düşünen aydınlar da var. Henry Linck “dine dönüş cağrısı” yapar adeta. Dr. A. Carrel ise insanlara “uyanın çağrısı” yaparak hürriyete davet eder. İslâm, zaten ta baştan insanı “Eşref-i mahlûkat” olarak ilan etmiştir. Vahiy, böylece insanı hürriyete kavuşturur. Filozoflar beşeriyeti hayvan olarak nitelemekle hümanist olduklarını sanıyorlar. Üstelik ahlâksızlık, özgürlük olarak takdim ediliyor. Oysa bu hürriyet değil, düpedüz nefsin hürriyetidir. Bazı aklıevveller toplumca kabül görmüş kaide ve kuralların tarih boyunca değişme¬den yoluna devam ettiğini bilmedikleri için özgürlüğün sınırsız olduğundan dem vuruyorlar. Bu arada neymiş o değişmeyen normlar diye sual edebilirler. O halde buna verilecek cevap; değişmeyen bazı normlar sadece toplumun temel direği denilebilecek nitelikte ki iffet, namus, ahlak, inanç vs. gibi kavramlar olsa gerektir. En az sınırsız özgürlüğü savunmak kadar, bu kavramların içini boşaltmakta cinayettir.
Batı aklın egemenliğini kurdu ama, inanç daha fazla aklın kölesi ol¬maya dayanamadığından dolayı, batı insanı geçte olsa ruhunda birşeylerin eksik olduğunu hissetmeye başlayarak düşünce köleliğinin madde köleliğinden daha tehlikeli olduğunun farkına vardılar nihayet. Gerçekten de düşüncesini ve ruhunu esir eden her kim olursa olsun şahsiyetinden eser kalmayacağı muhakkak. İslâmiyet’te insan Allah’a “abd” olmakla şahsiyet kazandığı gibi, gerektiğinde kâinata meydan bile okuyabilir. Nasıl mı? İman insanı sultan eder çünkü. İmandan yoksun akli donanım ise insanı köle yapar. Demek ki; tek hakikat, Vahye teslimiyettir. Vahy, insanı kayıtsız şartsız denilen “Mutlak Hürriyet”e yelken açtırır bir kelebek misali. Şu fani dünyada her şey değişir, ama değişmeyen ve eskimeyen tek olgu ise hakikat güneşidir. Derler ki; İslâm toplumunda felsefe yoktur, doğrudur. Felsefenin olmaması bir eksiklik değil ki. İlla da fel¬sefeden söz edilecekse müslümanın felsefesi ancak vahiydir deriz. Vahiy her şeyi kuşatır gerçeği varken aşağılarda oyalanarak boşuna ömrü heba etmeye ne gerek var ki.
Tabular ve düşünceyi mahkûm etmek devri gerilerde kaldı artık. Tabu¬ların düşünce hürriyetinin önünde en büyük engel olduğu anlaşılmalıydı oysa. Bugünümüzü ve yarınımızı tabular üzerine kuramayız çünkü. Herşeye angaje olmamız, ya da tabuların esiri olduğumuz için hür olamadık malesef. Cemil Meriç; ‘’Tabular, tabular, tabu¬lar her adımda şuura dur emrini veren jandarma neferleri...’’ der¬ken ne kadar haklıymış meğer. Tarih hem tabu dikme hem de tabu yıkma serüveni yaşıyor. Bilge insan Sokrat, ta¬bucu zihniyetlerin kurbanı oldu ama, bugün o düşüncesiyle yaşıyor. Maalesef Sokrat düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm edilmiştir. Tabular birer birer yıkıldıkça insanoğlu çok daha hür hissedecektir kendini. Şahıslar ya da kurumları her ne varsa tabulaştırma girişimleri özgürlükleri yok ettiği gibi, bu arada toplumun inançlarına da büyük bir darbe vuruluyor. O halde gerek resmi tarihi gerekse resmi ideolojiyi tabulaştırmamalı veyahut ta tek hakikatmiş gibi dayat¬mamalı. Önemli olan ön görülen fikrin halkın kabülünü kazanıp kazanmamasıdır. İşte bu noktada diyoruz ki; gerçek demokratikleşme özgürlüklere kota koymamaktan geçer. Demek ki fikirlerin konuşulmasın¬dan korkulması, ya da düşünceye karşı yasak kurallar konulması hürriyetsizlik doğuruyor. Tek tip düşünce mekanizmaları oluşturmak çoğulcu demokrasiye darbedir, aynızamanda geleceğimizi karartmaktır. Artık güçlü fikirlerin serbest ortamda gelişebile¬ceğini anlamamız gerekiyor. Gerçek hürriyet bu noktada düğümlüdür. Şöyle ki; Rasûlullah (S.A.V.) Medine sözleşmesiyle, farklı düşüncede ve farklı kimliklere sahip topluluklarla beraber nasıl yaşanabileceğinin formülünü vermiştir insanlığa. Peygamberimiz (S.A.V.) Medine’de gayri müslimlerle bir arada yaşama ahdini gerçekleştirdiği za¬man, müslümanlar, sayıca yüzde 10’a tekabül ediyordu. Müslü¬manlar bu durumda, diğer zümrelere nazaran azınlıkta idi. Bu nokta da Resûlüllah’ın (S.A.V.) azınlık durumunda iken nasıl yaşanılır, nasıl ilişkiler kurulabilmenin metodlarını “Medine Vesikası” ile kayıt altına almıştır. Mekke’nin fethi ile ise yüzde yüz müslümanların hâkim olduğu belde haline gelince bu durumda Peygamberimiz (S.A.V.) inananların kendi aralarında kardeşce nasıl hayatlarını idare edilebileceklerinin me¬todlarını ve uygulamalarını vahiy ışığında göstermiştir. Demek ki temsil noktasında Mekke yüzde yüz müslümanların, Medine ise yüzde doksan fark¬lı kimliklere sahip topluluklarla birarada bulunmanın ve onlarla nasıl yaşanabileceğinin örneğini teşkil eder. Şu halde bu gerçeklerden hareketle günümüzde de var olan çeşitliliklerimizi hayata ve siyasete yansıtmaktan ve farklı eğilimlerin varlığından korkmamak gerekiyor. Burada dikkat edilmesi gereken bütünü karşıt hale getirmeden bir arada karşılıklı saygı çerçevesinde yaşayabilme ortamını hazırlamayı başarabilmektir. Maalesef dünyaya tek pencereden bakıp tekelci görüşlerin etkisiyle kendi kendimizi “sevr”e mahkûm ediyoruz adeta. Üstelik tek tip düşüncelerle geleceğimizi aydınlatamadığımız gibi, habire tota¬liter anlayışların türemesine bilerek veya bilmeyerek de olsa yardımcı oluyoruz. Öteden beri totaliter rejimlerde çoğulcu fikirlere özgürlük tanınmadığı bir sır değil, onların genlerinde mevcut kazınamaz da, bari onların değirmenine su taşımaktan uzak kalalım, o bile faydalı olur sanırım.
Allah (C.C.) Kur’an-ı Ke¬rim’de, “Renklerinizin birbirine uymaması Allah’ın ayetlerinden¬dir” (Er-Rum 12) buyuruyor. Bütün bu gerçekler ışığından hareketle farklılıkları tabii karşılamalı. Özgürlük insan şahsiyetinin güç¬lenmesini sağlayan en etkili unsur olup, tek hakikat benimkidir duygusundan sıyrılarak kendi dışındaki insanları da anlamaya çalışmasını sağlar. İslâmiyet’in özgürlükle problemi yok, bilakis fikir hürriyetini irşâd vasıtası olarak görür dinimiz. Birlik ve bütünlük güzel bir olgudur. Aynı zamanda birlikte olmak farklılıkların bir bütünüdür. Sosyal hayatta farklı düşünceler, fark¬lı fikirlerin olması tabiidir, mavcutta olacaktır her daim. Çoğunluğa dayanan fikirler azınlıklara karşı tahakküm ve dayatma kurmaya kalkıştığında, orada ne fikir özgürlüğünden ne de de¬mokrasiden bahsedilebilir. O halde hürriyet ortamını oluşturmalı ve özgürlük uygulamalarına bir an evvel geçilmeli ki; aklı hür, vicdanı hür nesil doğabilsin. Aslında problem özgürlükte değil, tüm mesele devletin birey karşısında kendisini güvence altına alıp, ama bireyin devlet karşısında özgürlüğünü tam anlamıyla elde edeceği yasaların çıkmamasında, ya da çıkan yasaların tat¬bikata konulamamasında kilitli.. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız “Medine Vesikası”ndaki mesajı iyi anlamak gerekiyor. Osmanlı, Resûlüllah’ın (S.A.V.) özgürlük uygulamalarını kavrayabilmiş ve farklı kim¬likteki toplulukları 600 sene idare edebilmiştir bu sayede. ABD’de de Osman¬lı’yı örnek almıştır. Amerika’da 167 din, bir o kadar da dil’i olan insanı bağrında taşımaktadır. Etnik farklılıklar bölücülük olarak telakki edilmemeli bu yüzden. Azınlıklar bir bütünün parçaları olarak algılan¬malıdır. Elbette alt birimler tek başına millet olamaz, ama azınlıkların da varlığından gereksiz yere endişe ve kaygıya kapılmamalı. Yasak kurallarla bir yere varılama¬yacağını ve dayatmacı yöntemlerin kitleler üzerinde tahrik edici etki yaptığını idrak etme¬liyiz artık. Fikirlere pranga vurmakla düşman etkisiz duruma gelmez, aksine yeraltına çekilmelerini¬ ve örgütlenmelerini sağlamış olursunuz. Nasıl ki Anadolu da dokunan her bir kilimin ayrı ayrı desenleri varsa, her ülkeninde farklı kimliklere sahip topluluklarının da olması tabiidir. Madem kilim üzerindeki farklı desenleri normal karşılıyoruz, o halde bir milletin bağrında yaşayan fark¬lı kimliklere ve farklı kültürlere sahip topluluklara da aynı gözle bakmak mecburiyetindeyiz, hepimiz insanız çünkü. Farklılıkların, bölücülük olmadığı ya da ayrı-gayrı nitelenmediği ortamlar, sağlıklı ve daha çoğulcu demokratik ortamlar¬ olduğu gerçeğini yaşamak bugün değilse, şu halde ne zaman?
Başkalarını cennetlik görmedikçe, kendimizi cehennemlik endişesi kaplayacak, hakeza başkalarını cehennemlik görmekte, kinimizin ve öfkemizin dışa yansıması anlamına gelecektir. Bu yüzden İslâm tasavvufunda, “her geceyi Ka¬dir bil, her gördüğünü Hızır bil” düsturu esasdır. Başkalarını cehennemlik görmek düşüncesi kararmış ruhun bir yansıması olarak meydana gelen bir hürriyetsizliktir. İnsanları Hızır olarak algılamakla insan şahsiyetinden değer kaybetmez, bi¬lakis yücelir, kelebek misali ötelere uçarız. Hatta Hızır algıladığımız kişilerden biri Hızır çıkarsa, çok da faydasını görürüz. Nasıl mı? Arifler der ki: Veliyi görende Velidir.” Bu güzel veciz söz, müjde niteliğinde olup, etrafımıza, çevreye ve Allah dostlarına hüsnü bakışımızın velayete sebep teşkil edilebileceğinin ifadesidir. Batının sözde hümanistle¬rinin bizim engin tükenmez sevgi dolu kaynaklarımızdan birçok alması gereken insanlık dersleri var. Hala Batı klasikle¬rinde geçen başkaları cehennemlikdir düşüncesi hâkimdir. Nitekim Marksizm batı klasiklerinin daha da ilerisine giderek, başkasının ölmesinde hayat buluyor ideolojisini. Başkaları da bu öğretilerden yola çıkarak ister istemez düşüncelerini silah namlularının üzerine kuruyor. Bu yüzden Devrim kanla yazılır sloganına sarılmışlardır. Vahyin ışığında müslümanların bakışı böyle değil, Onlar en son rahmet Peygamberinden aldıkları feyizle “başkalarını cennetlik görmedikçe, kendilerini cennetlik görememek” düşüncesini ilke edindiler. Onun için diyoruz ki, bütün insanlığın İslâm’a ihtiyacı vardır. İnsan yanlız İslâmiyet’te eşrefi mahlûkattır, yani yaratılmışların en üstünüdür. Mevlana’nın Kur’an ışığında insanlığa; Ne olursan ol Yine gel çağrısı yapması manidardır. Gerçek manada Hümanizm de bu¬dur zaten.
HÜMANİZM

Batı, kaybettiği dinlerin yerine bir put icad etmiş, o da hümanizmdir. Çirkinliklerini, işledikleri sayısız cinayetleri ve zulüm¬leri örtbas etmek için ileri sürdükleri bir kavram oysa. Kavramdan çok bir kılıf, istediği ortama göre renk ve şekil alan kelime sanki. İslâmiyet’te insan Allah’ın bir mukaddes emaneti olup, balçıkla ilahi ruhun birleşiminden meydana gelmiştir. Allah (C.C.) meleklere, ‘’Yeryüzünde kendime bir vekil yaratacağım’’ beyan buyurarak insanın görevini belirlemiş böylece. Bu ilahi hitab karşısında insan bir cihetiyle zirveye (ruha), bir yönüyle de aşağılığa (çamura) gi¬den yol ayırımında, o halde tercihini ve tavrını ortaya koymak zorundadır. Allah’a kul olmanın idrakinde olan bir insan yüceliğe, maddeye tapınma durumda olan insan ise çürü¬meye ve durgunluğa meyleder. O halde ne yapmalı? Elbetteki insanın biricik yapması gereken ‘’Emribi’l maruf’’tur. Allah insanı iki kutuplu yaratıp sonra ona isimlerini öğretmiştir. Artık insan, bu isimler sayesinde eşrefi mahlûkat olabilmiştir. İşte ateşten yaratılan meleklere üstünlüğü bu noktada düğümlüdür. Bu noktada insana üstünlük kazandıran sırrın isim sahibi olmasından dolayıdır. İsim, aynı zamanda bilgi demektir. İnsan iyi analiz edildiğinde Allah’ın isimlerinin tecellisini insanda görmek mümkündür. Kul mümin olunca gerçek kimliğine kavuşur çünkü. Beşeri münasebetlerde tek başına mevki ve makam belirleyici üstünlük değildir. İnsana üstünlük veren sadece takvadır. Dilenciyi halifeye eşit kılan güzellik, insanın mü’min olmasında gizli. Yani Mü’mini mü’mine eşit kılan müslüman olma şerefidir. İn¬san eşref-i mahlûkattır diyor zaten İslâmiyet.
İnsanlaşmak ırk ve kan kanunlarından sıyrılmak demektir. Allah Rasûlü (S.A.V.), Veda Hutbesinde; ne Arap’ın Acem’e ne de Acem’in Arab’a üstün olamayacağını bildirmiş ve tek değerin ‘’Takva’’ olduğunu vurgulamıştır. Humanizm biyolojinin hego¬manyasından kurtulduğu takdirde bir değer ifade eder. Hâlâ insanları ırkı, dini ve kültürel farklılıklarından dolayı kınanıp bu uğurda kan dökülüyorsa, hüma¬nizm kavramı bir maske olmaktan öteye geçemez. Oysa kan ve ırk daha çok biyolojik mefhum. Kardeşliğin ölçüsünü kan ve ırk belirleyemez, yığını millet yapan kan değil, inançtır bu böyle biline. Şeytan yüksek bir tepeden Âdemoğluna bütün ihtişamını göstererek şöyle çağrıda bulundu; ‘’Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin olsun’’ diye. Hele şükür Hz. Âdem (A.S.) bu çağrıya boyun eğmedi, ama günümüz in¬sanı Adem (a.s)’ın karşı tavrından ziyade şeytanın sesine kulak veriyor sanki. Gerek İzm’lerin türemesi gerekse maddeye bağımlı insanların çoğalması, şeytanı rehber al¬malarına neden oluyor. Marksizm, kapitalizm ve faşizm gibi ideolojiler fikir kulübü olmaktan öte, herbiri şeytanın çağrısını kabul etmiş ürünler olarak misyonlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Bu yüzden eko¬nomik buhranların ve maddi ihtirasların çocuğu olan ideolojiler, insanlığa kan, zulüm ve gözyaşı getirmekten başka bir şey katamıyorlar. Kapitalizm burjuva sömürüsünü örtbas için, komünizm köleciliğini saklamak için, faşizm de lidere tapınmayı gizlemek için hep bir ağızdan koro eşliğinde ‘’Hümanist’’ olduklarını beyan etselerde inandırcı gelmiyor kitlelere. Kimileri ‘’yenidünya düzeni’’, kimileri de ‘’glasnot-perestroika’’ sloganlarıyla hü¬manist tavır sergiliyorlar. Nitekim Kapitalistler kitlelerin ‘’özgürlük’’ ih¬tiyaçlarını, sosyalistler de ‘’sosyal adalet’’ isteklerini istismar ederek bugüne kadar bu işi yürütmeyi kısmende olsa başarabildiler. Şimdiler de ise yeni istis¬mar kaynakları bulmuşlar olacaklar ki kan ve revan içinde yüzen insan¬lığın huzur ihtiyacını gidermek adına ‘’hümanizm’’ kılıfı ile kitleleler yönlendirilmeye çalışıyorlar. İslâm insanı komünizm gibi cemiyete kurban etmemekle beraber, burjuva patronlarına da esir bırakmaz. ‘’Allah’ın eli toplu¬luk üzerine’’ diyerek toplumculuğu, ‘’Mü’minler omuz omuza yas¬lanmış binalar gibi’’ buyurarak da fertçiliği esas almıştır. İslâ¬miyet ne sırf toplumcu, ne de fertçidir. Her ikisinin de birlikte, bir arada işlerlik kazanması İslâm’ın tasvibidir. İnsanlar kabiliyetleri çerçevesinde değere hak kazanmalı. Sosyalistlerin, liyakatları gözardı ederek tam eşitliği savunmaları abesle iştigaldir. Zira realite eşitlik kabul etmez, fırsat eşitliğinden söz edilebilir ancak. Faşizmde ‘’führer’’ kabul ettiği lideri tabulaştırarak insanların insanlarla ilgisini kesmeye çalışmıştır. Çağımızda Faşizm ve Nazizm özentilerine benzer hareketler yeniden ‘’şefe tapınma’’ duygusunu doğurabileceğe benziyor. Tarih tekerrür ediyor, bir yandan put dikme bir yandan da put yıkma şeklinde tezahür ediyor. Lider sultacılığının hüküm sürmesi, geleceğimizi karar¬tıyor. Eskiden insanların kendi eliyle yaptıkları heykellere tapınma duygusu, şimdilerde lidere tapınma şekline dönüşmüş gibi. Batı, rönesansla aklın hâkimiyetini kurdu. Fakat in¬anç aklın egemenliğine dayanamadığından sonunda batı hümü¬nizm putuna sarıldı. Hümanizm kuru kavram görevi ifa ettiği için insanlığın susuzluğunu gideremiyor hala. Batı inançtan boşalan yeri hümanizm ve politika gibi kavramlarla doldurmaya çalışıyor habire. Bir türlü ‘’vahy’’e yönelemiyorlar. Aklın esaretinden çıkıp da akıl üstü hakikatı göremiyorlar birtürlü. Yine de birtakım sinyaller, insanlığın yeniden “din”e döneceklerini gösteriyor. Resûlüllah (S.A.V.); ‘’Bir gün gelecek bütün insanlar müslüman olacaktır’’ buyuruyor. Bernad Shaw ise ‘’Müstakbel Avrupa’nın dini İslâm’dır’’ diyor. Bernad Shaw’¬ın aksine ‘’biz hayvanız korosu’’ çalan aydınlar da var. Nitekim J.J. Rousseu, tefekkür halinin tabiata aykırı olduğunu, insanı soysuz¬laşmış hayvan olarak niteler. Montaigne de; ‘’insan hasta hayvan’’ der, V. Freud ise insanın yüce değerlere doğru meylini patolojik olarak değerlendirir. Psikoloji dalında ün yapmış İvan Pavlov ise ruh, şuur, düşünme gibi kavramların yerine şartlanmayı oturt¬muş, Marksistler de insanı kol ve bilek gücünden ibaret görmüşlerdir. Bütün bu olumsuz beyanlara rağmen Hunry Zinck gibi ‘’Dine dönüş çağrısı’’ yapan düşünen aydınlar ile Dr. Alex Carrel gibi ‘’Ey İn¬sanlar uyanın’’ çığlığıyla seslenen bilge dahiler de var. Düşünen insana hürmetimiz sonsuz. Ama şartlanmış ve programlanmış insana asla. Resûlüllah (S.A.V.), bütün sahte mabudlardan insanlığı kur¬tararak yüzümüzü Allah’a döndürmüştür. İnsanların gönlüne hâkim olama¬yan sahte ‘’hümanist’’ler insanın bedenini hayvanla eş değer muame¬leye tabii tutmaktadırlar. Oysa insan tek başına fuar gibi, hem nur hem de nardır. Şeytanların hepsi isyankâr, insanlar ise hem asi hem de itaatkârdır. İnsan bir isim değil pekçok isimlerin mu¬hatabı. Onun için melekler hep masum ve günahsızdırlar. Yani insanı melekden ve şeytandan ayıran nokta hem celal hem de cemal sıfatlarına sahip olmasıdır. Şeytan yanlız celal sıfatına haiz, melekler ise cemaldırlar. İnsan dünyaya teşrif eder etmez cemal Habil’de, celal ise Kabil’de zuhur etmiş. Hz. Mevlâna bu konuyu şu güzel sözleriyle açıklıyor: ‘’İnsanın ruhunu iki emdiren unsur var; biri melektir, biri de şeytandır.” Gerçekten, insanı sırf hayvan olarak görmek isteyen bir kısım maddeci batı aydınlarıyla, insanı bütün yönüyle eşrefi-i mahlûkat olduğunu açıklayan Mevlâna çok farklı. Yine Mevlâna; ‘’Hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile kur¬tuldu. İnsan ise ikisi arasında yalpalayıp duruyor.’’ beyanıyla meseleyi vuzuha kavuşturuyor.
Bugünün insanını imandan alıkoymak için önüne konulan her türlü tuzaklara rağ¬men, inanan insanı yok edemediler. Müslüman sonsuzluğa vurgun¬dur, tabiki yok edemezler. Kutsala dönüş olacak mı sorusuna, Daniel Bell; ‘’Hiç şüphem yoktur.’’ cevabını vermiştir. İşte bizim hümanizmden anla¬dığımız bu sözlerde gizli. Kutsala dönüş elbet olacak ve Allah (C.C.) nurunu tamamlayacağını vaad ediyor çünkü.

BUHRANLARIN VE TEZATLARIN ÇOCUĞU BATI DÜŞÜNCESİ
Hz. Mevlâna mesnevide özetle şöyle der: ‘’Düşünce kınan¬maz” (muafaze edilmez). İnsan içi hürriyet âlemidir. Düşünceler latiftir, onlar hüküm olunamaz: ‘’Biz görünene hükmederiz, sırları ancak Allah bilir’’ (hadis) buyrulmuştur. Düşünceler, içimizde ol¬dukça adları sanları ve alametleri yoktur. Bu yüzden de onların ne kâfirlikleri ne de müslümanlıkları hakkında hüküm verilmez. Hiçbir kadı var mıdır ki? —Sen içinden böyle geçirdin (yahud) gel, içinden böyle düşünmediğine yemin et desin. Diyemez. Çünkü kimsenin içine hükmedilemez. Düşün¬celer havadaki kuşlar gibidir. Cümle, ibare ve söz haline geldiği andan itibaren iyiliğine ve kötülüğüne hükm olunabilir. Allah (C.C.) ise bütün âlemlerin fevkiindedir ve ne içte ne de dıştadır. Hindli, Kıpçak, Anadolu ve Habeş hepsi de mezar¬larında bir halde ve aynı renktedirler. “En güzel şekil olan insan şekli arştan da üstündür, düşün¬ceye de sığmaz. ‘’(Mesnevi, C.1) Mevlâna, ne güzel ifade ediyor. Mesnevi okuyucuya, in¬sanlığa hürriyet dersi veriyor ve insanın iç dünyasını hürriyet âlemi olarak ilan ediyor. Adeta düşünce dersi veriyor, düşüncenin kınanmayacağını vurguluyor. Ancak, düşüncelerin söz cümle, ke¬lime, yazı haline geldiğinde hakkında yorum yapılabileceğini be¬lirtiyor. Ayrıca bütün etnik farklılıkların toprakla aynı renge bürüne¬ceğini ve insanın düşüncenin de ötesinde olduğunu bildirerek, gerçek ‘’Hümanizm’’i ortaya koyar. Batıda hümanizm sözde insanlık olarak ileri sürülür. Kelimeden çok bir oyun sanki. Belkide tarih boyunca işledikleri cinayetleri örtbas için uydurulmuş yeni bir put. Batı, ilk önce aklın kuyruğuna takıldı. Sonra aklın hâkimiyeti altında köle olunca kaybettiği ruhun yerini dolduracak bir meta aradı. Güya aradığını buldu; Hümanizm! Vahye inanmayanlar ister istemez bir din peşinde koşacaklardır, bu kaçınılmazdı. Bu gidişle ilahi dinlerden uzaklaşan insanoğlu suni dinler icad etmeye devam edeceğe benziyor, Komünizm, faşizm, hümanizm vs. gibi. Şu bir gerçek ki; ‘’islamiyet’’ sönmeyen ışık olarak kıyamete kadar devam edecektir. Kur’an düşüncedir, ışıktır, musikidir. Ondan bütün insan¬lığın alacağı ışık vardır her daim. Ruhunun susuzluğunu gidermek için Kur’an’ın kelamına ihtiyaç var. Kur’an kelamı önce Hira’da ‘’oku’’ emri ile yankılandı, Mekke’de kıvılcımlandı ve oradan da bütün Asya’yı aydınlatmış, şimdi de bütün dünyayı aydınlatıyor. Kur’an, bütün âlemi susuz¬luktan kurtaran, milyonlarca insanı kurtaran engin kaynak. İslâm, ırk¬lar arasında, inançlar arasında birarada nasıl yaşanabileceğinin formüllerini asırlar öncesinden ilan etmiş ve böylece yetiştirdiği ulemaların hemen hepsi insanlığın gönül sultanı olmuşlardır. Bizdeki insan sevgisi şuuru ile batıdaki hümanizm (sözde insa¬niyetci) anlayışı çok farklı. Batı hümanizmi; kaba, yapmacık olup, düşünceleri dünyanın dörtte üçünü kirlettiği kölelik siste¬mi üzerine kuruludur.
Vahy’in soluğu, sevgilinin bakışlarındaki pırıltı, gönüllerdeki heye¬can ve karşılıksız sevgidir. İşte gerçek hümanizm budur. Doğu’yu batıdan ayıran bariz fark sevgidir. Yani, sevgi yüksüz akıldan mahrumiyet batının içine düştüğü çıkamadığı bir kuyudur. Oysa sevgisiz akıl neye yarar ki? Hatta bizde Cebir’in, batı da ise Geometrinin neşvünema ve filiz vermesi bunun ispatıdır. Anlaşılan biz şekilden ziyade öze önem vermişiz.
Osmanlı tefekkürde ‘’tek’’di. Dolayısıyla düşünceye ihtiyacı yoktu, Kur’an ve sünnet Ona fazlasıyla yetiyordu. Osmanlı yaptığını kaleme, yazıya dökmemiş, ama teşkilatıyla, icraatıyla, fiiliyatıyla, yaptıklarıyla ‘’düşüncesini’’ ortaya koymuştur. Bir nevi düşünce uygulaması göstermiştir tüm dünyaya. Osmanlı da sadece düşünce adamına sıkıntılı dönemlerde yani çöküş sürecinde ihtiyaç duyul¬muştur.
Osmanlı gevezeliği vakarına yakıştırmaz, daha çok ‘ayinesidir iştir, lafa bakılmaz ’’ düsturunu esas almıştır kendine. Kelimenin tam anlamıyla Os¬manlı, düşünce kalıbına da sığmaz, düşüncenin üstüne de çıkmayı bilmiştir. O bir ahlâk ve icraat dersi verir insanlığa adeta. Onun için Osmanlı’nın düşünceye mahkûm değildir. Hatta kullandığı argümanların hiçbiri düşünce taşımıyordu, sadece fikir ihtiva ediyordu. Fikri de zikrinin gülü olarak değerlendirip irşâd vasıtası olarak görüyorlardı. Cemil Meriç; ‘’Düşünce, buhranların ve tezatların çocuğudur’’ derken bu gerçeğe işaret eder. Avrupa, buhranlı ve tezatlı dönemlerin girdabında yaşadığı için sürekli bir yandan filozof, diğer yandan da felsefe ürettiler. Ürettikçe de şüphe girdabından çıkamadılar. Doğu’da ise şüphecilikten pek eser görülmez, Pey¬gamber nefesi ve kokusu doğu insanına yetiyor, artıyor bile. Onun için bir tarihçi; ‘’Peygamberler Asya’nın, yorumcular Avrupa’nındır’’ der. Avrupa kesretten vah¬dete ulaşamadığından huzursuzdur hep. Doğu gönlünde vahdeti yaşamıştır hep. Nitekim Osmanlı’nın yükselişinde vahdet sırrı söz konusudur. Batı’da ki fi¬lozofların birçoğunun hayatı incelendiğinde herbirinin zıtlıklarla dolu ortamın ürettiği çocuklar olduğu görülecektir. Onların kurdukları sistemlerde zaten çelişkiler üzerine kurulu olduğu için insan¬lık ellerinde oyuncak misali huzura kavuşamadığı gibi har vurulup harman savruluyor. Felsefeleri adeta yalanlar zinciri ağı ile örülü. Her icad edilen felsefe bir öncekini yalanlayarak kuruluyor çünkü. Böylece yalan ve uyduruk reçetelerle oyalatılıyor insanlık. Felsefe, belki aklı fethetti, ama gönlü fethedemedi. Zaten isteseler de fethedemezler, kalpler katılaşmış çünkü. Bu yüzden akıl gönlü idrak edemez, vahiy değil ki. Vahiy her şeyi kuşatır, akıl bütün değil parça(cüz)dır. Kur’an aklı, düşünceyi fethettiği gibi, gönlülleri de ihata eder. Dolayısıyla gerçek bilgeliğin marifet, vuslat ve aşk olduğunu Kur’an sayesinde ögrendik. Demek ki; kurtuluş kesretten vahdete geçişle mümkün olabiliyor. Hasılı; Huzur Vahdette.
İsl¬âm düşüncesinin en büyük zaferi, değişmeyeni kavra¬masıdır. Batıda felsefeler sürekli değişmiştir. Denemedikleri bir şey kalmadı, bir türlü ideale ka¬vuşamadılar. İslâm ise tek değişmeyen hakikat olmuştur. Bütün çağlara hitap eden ve çağlar üstü şemsi bir güneşdir. İnsan, İslâmiyet sayesinde ahsen-i takvime (yaradılmışların üstünü) yükselip, batının felsefesiyle de esfel-i safiline (hayvandan da aşağı) inmiştir. Hayvan ruhu, hayvani aşkla, insan ruhu ilahi aşkla dirilir. Allah aşkı varoluş sebebidir. İnsan kendi ‘’ego’’sunda boğulmak için yaratılmamıştır. Allah’a ‘’abd’’ olmak var oluşdur aynı zamanda, gerçek hürriyette budur zaten. Felsefeciler bugüne kadar bol bol ideoloji ürettiler de ne oldu? Her üreti¬len ideoloji barış ve huzur getiremedi insanlığa. Onların savaşının yemişi kan’dır. Bizim savaşımız ise Nizam-ı âlem’dir, barış ve huzurdur. Batıda inançtan boşalan yeri felsefe ve ideoloji ile telafi edilmeye çalışıldığından dolayı kanayan yara devam edeceğe benziyor. İdeoloji¬leri bir vasıtalar bütünü olması gerekirken, günümüzde fikirleri, ülkeleri maşa ve alet olarak kullanılan bir silah adeta. Belki de insanlığın kultuluşu ideolojilerden ve ‘’izm’’ illetlerinden kurtulmakla sağlanacaktır. Bütün ‘’izm’’lerin korkusu İslâm’ın yeniden medeniyet olarak doğma endişesi galiba, İdeolojilerin bütün telaşı bu. Çünkü izm’ler özden mahrum oldukları için insanlığa huzur veremiyorlar. Nasıl versin ki, metafiziği yok, üstelik ufkuda kilitleyen bir sürü ellerine tutuşturulmuş bir sürü broşürleri var. İdeolojiler her zaman hakikatin söylenmesine izin vermezler de. Çünkü düşünceleri yalan üzerine kurulu. Kurdukları sistemlerle dünyayı gözyaşına, kan gölüne vs. çevirdiler. İzm’ler yönetiyor insanları, namlular tek ko¬nuşan rehberleri. Aydın hep ezberlediği nakaratları durmadan tekrarlıyor. Oysa evren çok sesli senfoni: Aydının tek bildiği şey, kendi çalıp kendi dinlediği çalgısı, Va¬hiyden bihaberler!
Düşünce tek tip olamaz, alemşümüldür. Düşünce yerli olamaz, hem alınır hem verilir. Bizim düşüncemiz; Vahiy, batı düşüncesinin ise felsefe üzerine kurulu olduğunu belirtmiştik. Batıda fel¬sefe, doğuda aşk, sevgi, müzik ve ruha ait herşey. İşte batı ile doğuyu ayıran iki çizgi; biri fıtri olanı, diğeri sonradan icad edileni ölçü alması. İlla da felsefe deniliyorsa, yukarda da belirttiğimiz gibi, bizim felsefemiz Vahiy’dir. Batıda felsefe vardı da neyi halletti ki? Grek medeniyetinde düşünce gelişmiş, ama adalet geliş¬emedi, insanlık kan ağlıyor hala. Adalet ancak İslâmiyet’le mümkün, cahiliye dönemi katı kalpli Ömeri adalet timsali yapan ruh İslamın tılsımıdır. GELECEK İLİM VE TEFEKKÜRDEDİR Düşünce bütünü kucaklayabilirse bir anlam ifade eder. Bütünü kucaklayamayan fikirler düşünce olmaktan çıkar zıvane rol oynarlar. Tek tip düşüncenin tek meşalesi gevezelik olur sadece. Düşünce, dünü yarına bağla¬yabiliyorsa İslâmiyetin kabulüdür. Bütünlükten mahrum düşünce sistemleri birbirini yalanla¬yarak ideoloji üretmişler sürekli. Karalama yoluyla hiçbir yere varılamaz. Batının nassları akıl, ideoloji, felsefe vs. İslâm’ın nassları ise Kur’an ve hadistir. Aslında her ikisi de nass (prensip) sahibi, ama Kur’an ve hadis bütünlük arz eder, yani dünü yarına bağlar, diğeri ise bütünden bihaber! Her devirde batı düşünce sisteminin her biri ayrı bir ekol, köksüz ve ge¬lenekten uzak nass’lardır. Oysa yaşayan toplum ‘’kökü mazide olan ati’’dir. Toplum bile herzaman bütünlük arz eder. Öyleyse, bütüncül fikirler topluma nakşedilmeli. İnsanı hiçe sayan ideolojilerin varacağı tek yer, insafsız avcıya hizmet olacaktır elbet.
Batı, Hümanistleri tarif ederken Yunan metinlerini tercüme eden arayıcılar olarak tanımlar. Hatta Rönesansın, Hümanistler sayesinde gerçekleştirildiğinden bahsedilir. Doğruluk payı var olmasına var ama, bir şey eksik Hümanistlerin sözkonusu metinleri kimden aldıkları gerçeği.. Bilindiği gibi Roma Yunan’ı mahvetmiş, barbarlar da Roma’yı yık¬mış. Dolayısıyla Hümanistler bu iki yıkılan Roma ve Yunan medeniyete ulaştırıcı vesikaları Araplardan alarak ülkelerine taşıdılar, şayet o kaynakları kendi ülkelerine taşımasalardı Rönesans gerçekleşemeyecek dal budak salamayacaktı. Oysa Rönesans bizim eserimiz olmalıydı. Avrupa, ortaçağında Rönesansını gerçekleştirirken, biz gelişme çağlarında ortaçağımızı hazırlayarak inişe geçmişiz. Batı, bizim klasikleri¬mizi tercüme ederek dirilişini gerçekleştirirken biz ise medeniyet bilincimizin kaynakları olan kla¬siklerimizi kütüphanenin tozlu raflarına kendi ellerimizle itiverdik. Avrupa’yı yeni fe¬tihlere kanatlandıran El-Bruni gibi Harzemşahların tercüme eser¬leridir oysa. Batı bu klasikleri büyük aşkla okudu, okudukça da ufukları açıldı ve gelişmenin merkezi oldular. Malum olduğu üzere Rönesans ortaçağ zihniyetine tepki idi. Esasen batı medeniyeti Grek-Romen-Hıristiyanlık üçgeniyle üçlü bir sentezdi. Bizim yapımızda ise Avrupa özü yok, fakat dokumuzla batıya yapışığız hala. Bakın Japonlar, hiyeroglif alfabesini ve şintoizm olan dinlerini değiştirmediler, ama bugün gelinen noktada adından süper devlet olarak sözettiriyorlar. Bizim yarı aydınlarımız batıyı tek örnek, tek rehber olarak görmeye devam ediyorlar hâlâ. Onlar Margaret Thatcher’in şu sözlerin¬den bile uyanmazlar birtürlü. Bakın Thatcher; ‘’Güttüğüm ekonomik po¬litika tamamı ile Hıristiyan ilkelerine uygundur’’ diyor. Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere her me¬deniyet dine dayanarak ayakta duruyor. O halde yeniden, kendine dön¬meye ve gelişmeye Rönesans (yeniden doğuş) diyoruz. O halde tekrardan Türk-İslâm Ülküsünü hayata geçirmeli ve çaba sarfetmelidir. Nasıl ki, batı kendi greko-latin kültüründen güç alıp Rönesansını kurdu iseler, pekâlâ bizde kendi Nizam-ı Âlem kültürümüzden kuvvet bulup yeniden doğuşumuzu gerçekleştirebiliriz. Neden olmasın ki? O halde tarihi genlerimizde mevcut olan gerçek hürriyetin ne olduğunu cümle âleme göstermeliyiz. Türkiye’yi hangi hür fikir kurtarır? Soruları hep soruldu durdu, bu soruların karşılığını bulması açısından denemediğimiz reçete kalmadı. Her görüş kendi dar dünyasını tek hakikatmış gibi ileri sürüp karşıt fikirleri yok saydılar hep. Hatta zorla tepeden inmeci yöntemlerle fikir dayatmalarına tevessül edilip jakobence uy¬gulamalar servis edildi topluma. Jakobenvari tavırlarla hürriyeti zindana attılar, düşünceye de kement vurdular. Bir yandan da hem insan kafası ile düşünür, kalbi ile inanır derler, hem de ardından da düşüneni bir kaşık suda boğarlar. Sonra da bizde ilim adımı yetişmiyor serzenişinden bulunurlar. Bu kafayla tabii ki düşünce adamı ye¬tişmez bizde, fikir özgürlüğü verilmezse olacağı buydu. Bir rejim sadece polis kuvvetiyle ayakta kalamaz. Güveni sağlayacak özgürlüğe de ihtiyaç vardır. Ne yapıp edip yeniden özgür dünyanın hür düşünce merkezi olmalıyız. Nasıl ki dünyaya bir zamanlar ‘’Nizam- âlem ülküsü’’ gereği adalet götürmüşsek, bugün de hür tefekkürün ve Mutlak Hürriyetin metodlarını insanlığa sunabiliriz pekâlâ. İslâm gelişme içinde hürriyeti telkin eder sürekli çünkü. ‘’Mutlak Hürriyet’’ bizim zengin kaynaklarımızda mevcut zaten. Asr-ı Saadet’te düşünce adamı yoktu. Niye olsun ki? Gerekte yoktu. Çünkü Kur’an ve Allah Rasulü onlara yetiyordu. Herşeyi birinci kaynaktan kana kana içiyorlardı. Bu yüzden Ashabın hayatında bu¬nalım görülmez. Bu örnekden dolayı düşünceye karşı tavır gibi anlaşılmasın. Zaten istesek de düşünmeden edemeyiz. Çünkü zaten dünyanın bugünkü şartları ‘’Asr-ı Saadet’’ gibi değil ister istemez düşünmek ve fikir üretmek zorundayız. Bu şartlarda geleceğimizi sloganda değil ilim ve tefekkürde aramalı! İs¬lâm’ın buyruğudur ilim. Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan da Allah (C.C.); ‘’İnananlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, daima Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaradılışı hakkında ince¬den inceye düşünürler’’ (Al-i İmran/191) beyan buyuruyor çünkü.
Düşünce hürriyeti ile mevzumuzu Kâfirun Suresini meâlan zikrederek bağlayalım: “Ey Muhammed! Sana bir yıl bizim put¬larımıza ibadet et. Biz de senin ilahına bir yıl ibadet edelim, diyen kâfirlere de ki; ey inkâr eden kâfirler! Ben sizin tapmakta olduğunuz putlara tapmam. Siz de benim ibadet etmekte olduğum (Allah)a ibadet edicilerden değilsiniz. Zaten ben, sizin tapmış olduklarınıza tapan değilim. Siz de (hiç bir zaman) benim ibadet etmekte olduğuma ibadet edicilerden değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana.”

D Ü Ş Ü N C E Ö Z G Ü R L Ü Ğ Ü VE İ S L Â M
SELİM GÜRBÜZER
Batı filozları kendi egosunu ve aklını rehber edinerek aslında kendi varlığını ve kendi hür iradesini inkar eden ilginç sonuçlara varmışlardır. Bakın, J.J. Rousseau “Tefekkür hali tabiata aykırı olup, insan soysuzlaşmış hayvandır” tanımlamasında bulunurken Montaigne ise insan hakkında hasta hayvan tanımlamasında bulunmuştur. Marks’ta malum insanı proletarya sınıfının üyesi olarak addederekten kol ve kas gücünden ibaret bir varlık olarak görmüştür. Böylece her bir feylesof ve ideolog insanı hayvan ilan etmekten imtina etmemişlerdir. Adamlar sanki daha önceden kendi aralarında anlaşmışçasına hep bir ağızdan insanı adeta iki beygir motor gücünde kızağa koşturulmuş hayvan benzetmesinde bulunmayı marifet sanmışlardır. Yine de fazla haksızlık etmeyelim, batıda insanı kızağa koşturulmuş hayvan olarak değil bilakis gayet aklı başında kendi hür iradesini kullanabilecek kabiliyette varlık olarak gören bilge aydınlar da var elbet. Örnek mi? Mesela batı dünyasında Henry Linck insanlara “Dine dönüş çağrısı” yapan bir aydın olarak göze çarparken Dr. Alexis Carrel’de adeta insana kendine dön dercesine “Uyanın çağrısı” ile dikkat çeken bir bilge düşünürdür. Mesela bizde ise Mevlana “Ne olursan ol yine gel” çağrısıyla insanların gönüllerini fetheden isim olarak göze çarparken Yunus’ta “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” çağrısıyla dikkat çeken bir sevgi bülbülümüzdür.
Ama gel gör ki feylesof aklı bu ya, kerameti kendinden menkul bir takım koca koca kelli felli adamlar bu gün olmuş hala inadım inat eşref-i mahlûkat insana hayvan gözüyle bakmaktalar. Tabii bakış açısı bu olunca da tıpkı kendileri gibi toplumun değerlerini hiçe sayan bir takım kendini bilmez insanların ahlâktan mahrum taleplerini özgürlük olarak takdim etmekte hiçbir beis görmüyorlar da. Baksanıza adamlarda din, iman, hayâ denen hiçbir kıymet değer kalmamış ki, elbette ki özgürlük kılıfı altında insanları sınırsız ihtiras ve arzuları peşinde koşan hayvan konumuna düşürmekte herhangi bir sakınca görmeyeceklerdir. Oysa bu düpedüz insan nefsinin azıya alınaraktan ruhunun tutsak kılınmak istenildiği özgürlük şarlatanlığının tâ kendisi bir havariliktir. Hem bu nasıl özgürlük havariliği kesilmekse bir bakıyorsun İstanbul sözleşmesini bahane ederekten güya ‘toplumsal cinsiyet eşitsizliği’ adı altında sinsice aileyi yok etmeye yönelik talep ve gösterilere çanak tutulabiliyor. Birde üstüne üstük çanak tutarlarken de bu arada ‘Söyle bakalım neymiş o değişmeyen değerleriniz’ şeklinde alay edici bir üslupla topluma gözdağı vermeyi de ihmal etmezler. Onlar topluma ayar çeke dursunlar şunu iyi bilinsinler ki bu yaptıkları yanlarına kâr kalmayıp bir gün mutlaka hevesleri kursaklarında kalacaktır. Nitekim biz biliyoruz ki dün olduğu gibi bugün, yarın ve gelecekte de toplumları yine ‘inanç, iffet, namus, ahlak’ gibi değerler ayakta tutacaktır. Kaldı ki bu değerler sonradan kazanılmışta değil, zaten insanın yaratılış mayasında var olan fıtri değerlerdir. Bu yüzden insanın yaratılış mayasıyla oynamaya kalkışmak bir anlamda insanı insan yapan değerleri linç etmek demek olur ki, hiç boşa heves etmesinler buna çokbilmiş feylesoflar da dâhil hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Hem özgürlük kim onlar kim, baksanıza adamların suratlarında özgürlük sırıtıyor da. Bu gerçeğe rağmen birde üstüne üstük hiç utanmadan özgürlük havarisi kesilebiliyorlar.
Peki, özgürlük havarisi kesilen bu adamların kuyruğuna takılıp kananlara ne demeli. İşte görüyorsunuz kanmanı bedeli olarak sınırsız heva ve heveslerinin kölesi oluverdiler. Gerçekten de ruhunu nefsinin sınırsız istek ve arzularının boyunduruğu altında köleleştiren bir insanın hür iradesinden ve şahsiyetinden eser kalmayacağı muhakkak. Bakınız İslâm’da bir insan ancak Allah’a “abd” olmakla gerçek manada hürriyetine kavuşabiliyor. Ki, böylesi bir hürriyet kazanımı insana Allah’tan gayrı sahte mabutlara meydan okur bir konuma getirir de. İyi ki de İslam’la şereflenmişiz. Aksi halde nefsin sınırsız istek ve arzularına yenik düşüp ruh köklerimizi tutsak halden hürriyete kavuşturmamız mümkün olmayacaktı. Anlaşılan o ki, gerçek manada insanın hürriyetine kavuşması Allah’a kul olmaktan geçmekte. Allah’a abd olmak aynı zamanda kanatlanmış kelebek misali ötelere yol almak demektir. Nasıl ötelere yol alınmasın ki, bikere şu fani dünyada her şey değişir değişmeyen tek şey Allah ve Resulünün hakikatleridir. Dikkat edin felsefe için hakikat demedik. Niye derseniz, gayet her şey açık ortada, mesela felsefe tarihine baktığımızda bugüne kadar gelen her bir feylesofun kendinden önceki feylesofların fikirlerini yalanladığını görürüz. İşte bu gerçekliğe rağmen illa felsefeden söz edilecekse de Müslüman’ın felsefesi bellidir, o da Allah ve Resulünün hakikatleridir. Hiç kuşku yoktur ki, Allah Resulünün dilinden sadır olan her bir kelam vahyin süzgecinden geçmiş kelamdır. Nitekim vahyin kuşatıcılığı belirli zaman dilimle sınırlı olmayıp ebedidir. Madem vahyin kuşatıcılığı mekândan ve zamandan bağımsız olarak değişmeksizin ebediyete akıp gitmekte, o halde durduk yere felsefeyle oyalanıp ömrümüzü boşa heba etmeye hiç gerek yoktur. Hakeza ideolojilerle oyalanmakta öyledir. Neyse ki tarihi süreçte batı patentli tabu hale getirilmiş bir takım felsefi akımlar ve ideolojiler eski hızını kaybetmiş durumda.. Hatta miatlarını tamamlamış gözüküyorlar da. Yinede bu adamlar boş durmayacakları malum, bu kez bir başka tabuyu dikte edeceklerdir. Gönül ister ki bizde bu arada her seferinde bize dikte ettirilip dayatacakları tabular karşısında uyanık olup kucağına düşüvermesek, hiçte fena olmaz elbet. İşte Cemil Meriç bu nedenledir ki “Tabular, tabular, tabular her adımda şuura dur emrini veren jandarma neferleridir” demekten kendini alamaz da. Belli ki, tarihi süreç içerisinde insanoğlu vahye teslim olmak yerine daha çok kendini jandarma neferlerine teslim etmekte. Şayet bu gün gelinen noktada gerçek anlamda fikri hür vicdanı hür nesillerden söz edilemiyorsa biliniz ki statükocu zihniyetin insanlığın gelecek tasavvurları üzerine adeta karabasan gibi çökmesi yüzündendir elbet. Bikere adı üzerinde statükocu zihniyet, yani her devirde hür düşünceyi zindana hapsetmiş zihniyetin ta kendisidir. Örnek mi? İşte Batı dünyasında Sokrat’ın hür düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm edilişi bunun en çarpıcı örneğidir zaten. Peki, Sokrat statükocu zihniyet tarafından ölüme mahkûm edildi de ne oldu, sonuçta bugün o hür düşüncesiyle yaşıyor ya, bu yetmez mi. Gerçekten de tarihten bugüne statükocu zihniyetin hür düşüncenin önünde en büyük engel olduğu artık bir sır değil elbet. Hele toplumlar statükocu zihniyet tarafından idare edilmeye bir görsün okuyacağı tarih resmi tarihtir, savunacağı ideolojisi ise postal ayak sesleri eşliğinde marş marş türünden resmi ideoloji olur artık. Sıkıysa halkın içinden biri bu komutlara uyuvermesin derhal icabına bakılıp demokles’in kılıcı başına indirilirde. Şimdi gel de bu durumda kapana kıstırılmış toplumun yerinde biz olsak ne yapabilirdik ki, öyle ya tepeden inmeci bir anlayış ve dayatmayla ellerine tutuşturmuşlar ‘al oku’ diye, başkaldırsalar başlarına bin bir türlü bela açacakları muhakkak. Hiç kuşkusuz aynı akıbet bizi de vuracaktı.
Peki, topluma zorla resmi söylem, zorla resmi ideoloji, zorla resmi tarih dayattılar da ne oldu? İşte görüyorsunuz aba altından sopa göstererekten “gerektiğinde üzerinden bin yıl geçse de 28 Şubat bitmeyecek” dedikleri post modern darbeci zihniyet sahipleriyle birlikte siliniverdiler. Üstelik arkalarından bir Allah’ın kulunun hayırla yâd etmeyeceği şekilde toprağın kara bağrına isimleriyle cisimleriyle gömülerek yok oluverdiler. Hem Allah aşkına insanlıktan nasibini almamış böylesi merhametten yoksun statükocu zihniyet nasıl yâd edilebilirdi ki. Baksanıza nasıl bir zihniyetse arkalarından kendilerini unutturmayacak ne şahika bir eser ortaya koyabilmişler ne de insan ufkunu açacak doğru dürüst bir fikri neşriyat. Hani Ziya Paşa “Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri” diyor ya, aynen onun gibi post modern darbe zihniyeti de bu vatan toprağının her karış toprağında şühedanın karnıyla yoğrulmuş Can Türkiye’miz de irtica yaygaraları eşliğinde kendi halkına zulmeden bir süreç yaşatmıştır maalesef.
Zaten bir fikri düşünce toplum vicdanında kabul görmüyorsa anlayın ki o fikir, fikir değil tabudur. Kaldı ki fikirlerin serbestçe konuşulmasını yasaklamak ya da kendi dışındaki düşüncelere pranga vurmak hürriyetsizlik doğurmaktadır. Belli ki topluma dayatılan tek tip düşünceler çok büyük huzursuzluklara ve zulümlere yol açmakta. Hatta işin daha da vahim yönü geleceğimizi karartmaktalar. Her neyse onca yaşanmışlıklardan sonra artık gardrop statükocu zihniyetinde kendilerine çeki düzen verip tek tip ideolojilerini topluma dayataraktan yol alamayacaklarını bir şekilde idrak etmelerinde fayda vardır. Hem kaldı ki dünyanın geldiği noktada çoğulcu anlayış hâkimken statükoculukta çivili kalmak kimin ne işine yarar ki. Statükocu zihniyet değil dünyanın bugün geldiği noktayı okuyabilmeleri, Resûlullah (s.a.v)’in tâ asırlar öncesinde Yahudiler ve Arap müşriklerle yaptığı Medine sözleşmesiyle farklı düşünce ve farklı kimliklere sahip topluluklarla beraber nasıl yaşanabileceğinin uygulamasından bile bihaberdirler. Şöyle ki; Peygamberimiz (s.a.v) Medine’de yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve Arap müşriklerle bir arada nasıl yaşanılacağının ahdini gerçekleştirdiği zaman Müslümanlar sayıca %10’luk bir sayıya tekabül ediyordu. Yani, Müslümanlar diğer topluluklara nazaran azınlık sayılırdı. İşte bu nokta da Resûlullah (s.a.v) azınlık durumunda çoğunluğun yanında nasıl yaşanılır, nasıl beşeri münasebetler kurulabileceğinin metotlarını ahdine sadık âlemlere rahmet bir peygamber olarak ortaya koyduğu Medine Vesikasıyla ispatlamıştır. Mekke’nin fethi gerçekleştiğinde ise malum sayıca %100’lük Müslümanların hâkim olduğu bir iklim doğmuştur. Derken azınlıktan hâkim duruma geçişte Peygamberimiz (s.a.v) bu kez vahiy ışığında inananların kardeşçe bir arada nasıl yaşanabileceğinin metot ve uygulamalarını tatbik ederek ispatlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Mekke %100 Müslümanların nasıl bir arada kardeşçe yaşanabileceğinin göstergesi simge bir şehrimizdir. Medine ise toplamda %90’ tekabül eden farklı kimliklere sahip topluluklarla sayıca %10’luk konumda Müslümanların bir arada nasıl huzur içerisinde yaşanabileceğinin göstergesi bir simge şehrimizdir. Madem bize ışık tutacak önümüzde biri Allah’ın haremi Mekke şehir modeli, diğeri de Gül Nebevinin haremi Medine şehir modeli var, o halde sınırların eskisi kadar pek ehemmiyeti kalmadığı şu küreselleşen günümüz dünyasında da uygulayabiliyor olmak çok mühimdir. Tabii burada onca küresel çapta çeşitlilik içerisinde özümüzden hiçbir şey kaybetmeksizin bir arada bulunmanın çok dikkat gerektiren bir husus olduğunu da unutmamak gerekir. Dahası dünya ölçeğinde böylesi küresel çapta bir bütünlüğü karşıt hale getirmeden bir arada karşılıklı saygı çerçevesinde kültürel, sosyal, siyasi ve ekonomik alanda tüm beşeri münasebetleri yürütecek kabiliyeti gösterebilmekte çok maharet gerektirir. Ki, Osmanlı bunu üç kıtada Nizam-ı âlem ülküsü çerçevesinde başarmış bir Devlet-i Aliye’mizdir. Pekâlâ, bizlerde Osmanlının torunları olarak bunu başarabiliriz, neden olmasın ki? Şayet kendi kabımıza çekilerekten bizim ne işimiz var Yemen’de, ne işimiz var Suriye’de, ne işimiz var Irak’ta, ne işimiz var Libya’da, ne işimiz var Ege ve Balkanlar’da dersek bu durumda elbette başaramayız. Bu bakış açısı tamamen dünyaya tek tip pencereden bakmak olur ki, Allah korusun böyle bir basiretsizlikle hem kendi kendimizi “Sevr”e mahkûm etmiş oluruz hem de totaliter ve statükocu zihniyetlerin değirmenine su taşımış oluruz.
Evet, totaliter rejimlerin ve statükocu zihniyetlerin dünyaya bakış açıları tek tiptir. Hatta bu bakış açısının egemen olduğu ülkelerde başta düşünce özgürlüğü olmak üzere diğer temel hak özgürlüklerinin rafa kaldırıldığı artık bir sır değil. Besbelli ki özgürlük sadece lafta var, uygulamada ise kan kusturmak vardır. Delil mi? İşte Fransız ihtilali, Nazi ihtilali, Bolşevik ihtilali, bizdeki 15 Temmuz Hain Darbe girişimi bunun en bariz göstergeleridir. Bu örneklere bakaraktan belli ki darbe zihniyetinin köklerini kazımak öyle kolay bir iş değil elbet. Yine de pes etmemek gerekir, hiçbir şey yapamasak da bari hiç olmazsa onların değirmenine su taşımaktan da mı kendimizi alıkoyamayız. Şu iyi bilinsin ki, fitnenin kol gezdiği günümüz dünyasında at izini it izine karıştırmakta mahir statükocu zihniyetten uzak durmak bile Nizam-ı âlem’e giden yolda hizmet olacaktır. Onlar habire ortalığı karıştıra dursunlar, Allah’ında değişmez bir hesabı var elbet. Zira Yüce Allah’ın (c.c) bu hususta Kur’an’da “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Saaf, 61/8) vaadi var. Ayrıca Yüce Allah (c.c.) Kur’an’da; “Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah’ın ayetlerinden” (Er-Rum 22) diye beyan buyurmakla da bir gerçeğe işarette var. O gerçek farklılıkların ayrılık olmadığı, bilakis zenginlik olduğu gerçeğidir. Ne diyelim, işte görüyorsunuz çoğulcu ferman yücelerden gelmekte, o halde ferman Yüce Allah’ındır demek düşer bize. Hatta ferman gereği tek hakikat benimkidir egosundan kurtulmamız da gerekir. Egolarımızı bertaraf ettiğimizde farklı düşüncedeki insanlarla empati kurmanın pekte zor olmadığı görülecektir. Bu hususta Müberra Dinimiz mesela fikir hürriyetini irşâd vasıtası olarak görmekte.
Ancak fikir hürriyeti derken bir şartla, çoğunluğun azınlığa ya da azınlığın çoğunluğa karşı tahakkümü şeklinde bir fikri dayatılmaya kalkışıldığında iş değişir, o zaman böylesi bir fikir hürriyeti dinimizde asla irşad vasıtası olarak kabul görmez. Öyle anlaşılıyor ki hürriyet ortamını kendi tabii mecrasında iri ve diri tutmak gerekir ki; aklı hür, vicdanı hür nesiller doğuversin. Eski Türkiye’de bilindiği üzere topluma hürriyetin ucu gösterilmişti hep. Kısmi hürriyet tanındı da ne işe yaradı ki, sonuçta ceberut devletçi zihniyet karşısında birey her zaman olduğu gibi yine kendisini güçsüz, yine mağdur durumda hissetmiştir. İşte bu yüzdendir ki Medine Vesikasında verilen mesajı çok iyi anlamak icab eder. Ki, Ecdadımız Osmanlı bu mesajı çok iyi anlayıp üzerine vazife addettiği içindir farklı kimlikteki toplulukları 600 sene hür bir ortamda idare edebilme kabiliyetini gösterebilmiştir. Keza süper gücü Amerika’da geçmişin süper gücü Osmanlı uygulamalarından esinlenerek varlığını devam ettirmeye çalışmakta. Öyle ya, Amerika’da tıpkı Osmanlıda olduğu gibi 167 çeşit din mensubu ve bir o kadar da farklı dil ve lehçelere sahip toplulukları bağrında taşıdığına göre elbette ki Osmanlı’dan esinlenerek halklarını özgürlük meşalesiyle bir arada tutmaya mecburdur. Ancak ABD her ne kadar Osmanlı’yı örnek almış gözükse de bir bakıyorsun özgürlük meşalesi sadece kendi coğrafyası sınırları içerisinde geçerlidir, kendi sınırları dışında ki ülkelerden esirgemiş durumdadır. Tabii Osmanlı öyle değildi hem içerde hem de dışarıda özgürlük meşalesiydi. Yukarıda dedik ya, Osmanlının önünde Resûlullah (s.a.v)’ın farklı topluluklarla bir arada nasıl yaşanacağının göstergesi Medine Vesikası ve kusva adlı devesi üzerinde ne Arab’ın Aceme ne Acem’in Araba üstün olamayacağını ilan eden o müthiş Veda Hutbesi denen örnek model vardı, özgürlük meşalesi olmaya mecburdu zaten. Şayet bizlerde tıpkı ecdadımız gibi Resulullah (s.a.v)’in uygulamalarına bakaraktan izini iz sürseydik gelinen noktada farklılıkları zihin dünyamızda bölücülük olarak değil zenginlik olarak algılayacaktık. Düşünsenize tarih boyunca hiçbir ırk mezheb ve meşreb ayırımı gözetmeksizin Anadolu kilimi üzerinde omuz omuza vererek bir arada huzur içerisinde yaşamayı başarmış bir milletiz. Dün olduğu gibi bugünde farklı kimliklere sahip topluluklarla çatışma alanları oluşturmadan yeniden bir arada huzur içerisinde yaşayabiliriz pekâlâ. Öyle ya, madem kilim üzerindeki farklı desenler bütünlük arz ediyor, o halde aynı vatan sathında aşımızı işimizi paylaştığımız farklı kimlik ve kültürlere sahip toplulukları öteki görmeye hiç kimsenin hakkı olmasa gerektir. Hem haddimize mi öteki görmek, sonuçta hepimiz ben-i âdemiz, topraktan geldik yine dönüş toprağadır. Bakınız toprak bile toprak haliyle her türlü insanı bağrına basmışken, tıpkı bizde doğurgan toprak ana misali yediden yetmişe herkesi Anadoluca bağrımıza basmayalım ki. Nasıl ki kendini cennetlik görüp başkalarını cennetlik görmemek maraz bir illetse, keza başkalarını cehennemlik görmekte aynı derecede maraz bir illettir. İşte bu tür maraz illetlerden kurtulmak için Ariflerin dile getirdiği “Her geceyi Kadir bil, her gördüğünü Hızır bil” düsturunu kendimize yol edinmemiz gerekir. Hiç kuşkusuz bizim dışımızda ki insanları Hızır olarak algılamakla hiçbir şey kaybetmeyiz, tam aksine insanlara tepeden bakan azgınlaşmış egomuzun tekerleğine çomak sokaraktan Allah katında yücelmiş oluruz. Hele birde Hızır algıladığımız insanlardan biri Hızır olarak karşımıza çıkarsa bak o zaman değme keyfine, o Hızır’ın huyundan suyundan ister istemez bizim üzerimize de sirayet edip insanların derdi bizim derdimiz olur da. Hani Arifler diyor ya “Veliyi görende Velidir” diye, aynen bu gözle baktığımızda bizde tıpkı veliler gibi insan dostu oluruz. Sadece insan dostu olmak mı, ayrıca kişiliğimize güzellik katmış oluruz da.
Belli ki, Batının sözde hümanistleri “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” diyen bizim Yunus velimizden öğrenmeleri gereken daha nice insanlık dersleri var elbet. Onlar hala işin lafındalar, oysa biz biliyoruz ki kendi dışındaki başkalarının canı onların hiç umurunda bile olmaz. Baksanıza halen bugün olmuş dünyayı kana bulayarak beslenmekteler. Hatta fazla uzaklara gitmeye gerekte yoktur. Örnek mi? İşte bir zamanlar Türkiye’de Marksist öğretilerden yola çıkan solcu gençler düşüncelerini namlularının üzerine kurup ‘Devrim kanla yazılır’ sloganıyla ortalığı kana bulamaları bunun en bariz tipik örneğidir zaten. Tabii böylesi bir metodu hiçbir mümin asla kendine örnek alamaz. Bizim örnek alacağımız adres bellidir, Peygamberimiz (s.a.v)’in öğretilerinden yola çıkarak bize ancak “Başkalarını cennetlik görmedikçe, kendimizi cennetlik göremeyiz” düsturunu metod edinmek yaraşır. Bu yüzden ümmeti olarak haksız yere kan dökmeyiz de. Zira bizim için Allah’ın verdiği canı ancak yine Allah alır hükmü esastır. İşte İslam’da gerçek manada can emniyeti yaşama hürriyeti budur, bunun dışındaki slogan varı söylemlerin hepsi laf-ı güzaftan başka bir şey değildir elbet.
BUHRANLARIN VE TEZATLARIN ÇOCUĞU BATI DÜŞÜNCESİ
Hiç kuşkusuz dini yaşama hürriyeti, mal mülk edinmek hürriyeti ve yaşama güvenliği olmayan bir ülkede düşünce hürriyetinden dem vurmak akla ziyan bir tutumdur. Bakınız Hz. Mevlâna Mesnevisinde düşünce hürriyetinin önemini nasıl dile getiriyor: “Düşünce kınanmaz (muafaze edilmez). İnsan içi hürriyet âlemidir. Düşünceler latiftir, onlar hüküm olunamaz: “Biz görünene hükmederiz, sırları ancak Allah bilir” (hadis) buyrulmuştur. Düşünceler, içimizde oldukça adları sanları ve alametleri yoktur. Bu yüzden de onların ne kâfirlikleri ne de Müslümanlıkları hakkında hüküm verilmez. Hiçbir kadı var mıdır ki?
—Sen içinden böyle geçirdin (yahut) gel, içinden böyle düşünmediğine yemin et desin.
Diyemez. Çünkü kimsenin içine hükmedilemez. Düşünceler havadaki kuşlar gibidir. Cümle, ibare ve söz haline geldiği andan itibaren iyiliğine ve kötülüğüne hüküm olunabilir.
Allah (c.c.) ise bütün âlemlerin fevkindedir ve ne içte ne de dıştadır. Hintli, Kıpçak, Anadolu ve Habeş hepsi de mezarlarında bir halde ve aynı renktedirler.
“En güzel şekil olan insan şekli arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz.” (Bkz. Mesnevi, C.1)
İşte görüyorsunuz yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere Hz. Mevlâna insanın iç dünyasını hür âlem olarak ilan etmekle düşüncenin kınanamayacağına dikkatimizi çekmiştir. Ta ki düşünce bir kelime, ta ki bir cümle, ta ki bir söz ya da bir yazı hale gelir, işte o zaman hakkında yorum yapılabileceğini dile getirir. Keza Mevlana Mesnevisinde bütün etnik farklılıkların toprakla aynı renge bürüneceğini ve insan faktörünün düşüncenin de ötesine taştığını bildirip gerçek manada insan olabilmenin erdemliğini, yani gerçek hümanizm nedir onu da ortaya koymuştur. Bakmayın siz öyle Batıdaki bir takım aklı evvellerin ikide bir hümanistlikten dem vurmalarına, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil, bikere onların dünyasında bir insan ancak tükettiği kadarıyla değer kazanmakta. Üstelik dillendirdikleri hümanizm kavramı kavramdan çok bir kılıf, yani tarihten bugüne işlemiş oldukları insanlık cinayetlerini örtbas için kullanmaktalar. Onlar kılıf olarak kullana dursunlar, gelinen noktada artık insanlık sözde değil özde ruhunun susuzluğunu giderecek bir kaynak peşindedir. Aradığı o kaynak ise hiç şüphe yoktur ki, pek çok ayetin başında “Ey İnsanlar” hitabıyla insanı muhatab alan Kur’an kelamından başkası değildir elbet. Mukaddes kelam-ı kadim önce Hıra mağarasında “oku” ayetiyle yankılanmış, sonra Mekke’de kıvılcım alıp Medine’ye uzanmış en nihayetinde Mekke’nin fethiyle birlikte kemale erip oradan da tüm cihana yayılmıştır. Ve kıyamete kadarda tüm âlemi susuzluktan kurtaran tek yegâne ilahi kaynak olarak yol alacağına inancımız tam da. Nasıl yol almasın ki, bikere İslamiyet ırk ve inanç farkı gözetmeksizin bir arada nasıl yaşanabileceğinin formülünü asırlar öncesinden ilan etmiş bir dindir. İşte görüyorsunuz Batı hümanizmi; kaba ve yapmacık olup tüm düşünce sistemini dünyanın dörtte üçünü kanla kirlettiği sömürü sistem üzerine kurmuştur. Biz ise fikriyatımızı “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” ekseni üzerine inşa etmişiz. Ki, Vahyin soluğu insanların gönlünü fethedecek ve hiçbir maddi menfaate karşılık gelmeyecek Allah için karşılıksız sevmeyi gerektirir. İşte gerçek hümanizm budur. Doğu’yu batıdan ayıran en bariz fark sevgi selidir. Batıda vahye teslim olmamış akıl söz konusudur. Oysa vahiyle soluğunda sevgiyle taçlanmamış akıl insanı öze değil şekle yöneltir. Nitekim Batı da Geometrinin, Doğuda da daha çok Cebir’in neşvünema bulması bizi Batı dünyasında ayıran en belirgin farkımızdır. Bu demektir ki biz şekilden ziyade öze daha çok merakızdır. Nasıl mı? İşte Osmanlı bunu nen tipik örneğidir zaten. Öyle ki, Kur’an ve sünnet Devlet-i Aliyye’ye fazlasıyla yetiyordu. Osmanlı düşüncesini pek kaleme, yazıya dökmemiş ama teşkilatıyla, icraatıyla, fiiliyatıyla, medeniyet perspektifiyle, yani değim yerindeyse düşüncenin özünü ve pratiğini ortaya koymuştur. Dahası ceddimiz şekle değil öze itibar etmiştir hep. Düşünce adamına daha çok darda kalıp sıkıntıya düştüğü dönemlerde ihtiyaç hissetmiştir, bunun dışında Osmanlı kendisine “Ayinesi iştir, lafa bakılmaz” düsturunu esas almıştır. Kelimenin tam anlamıyla ecdadımız hiç yoktan gevezeliği kendi vakarına pek yedirmeyip düşüncesini pratiğe dökmeyi yeğlemiştir. Dahası Osmanlı elinde avucunda her ne varsa hiçbirini düşünce kalıpları içerisinde değerlendirmiyordu, bilakis fikir–zikir-şükür ekseni üzerinde hareket ederek değerlendiren bir yapısı vardı. Bölesi bir yapıyı ve ruh hamlesini anlamak için de bilhassa Cemil Meriç’in “Düşünce, buhranların ve tezatların çocuğudur” tespitine kulak vermemiz icab eder. Öyle ya, Batı dünyası habire filozof yetiştirip felsefe üretti de ne oldu, çelişkilerle dolu bir hayat serüveni içerisinde bir türlü şüphe girdabından çıkamamışlardır. Dikkat edin Doğu’da şüphecilikten pek eser görülmez. Niye derseniz, her şey gayet net açık ortada: Peygamber nefesi ve kokusu Doğu insanına ziyadesiyle yetmiştir zaten. Bu yüzden yine Cemil Meriç “Doğu bütün vahiylerin kaynağı, Peygamberler Asya’nın çocuğu, yorumcular Avrupa'nın..” demekten kendini alamamıştır. Elbette ki, Batı dünyası da tıpkı Osmanlı gibi kesretten vahdete bir yol izlemiş olsaydı buhranların ve tezatların çocukları konumuna düşmeyeceklerdi. Ki, Osmanlı’nın yükselişindeki sır vahdet iksirinde gizlidir. Gerçektende Batı filozoflarının hayatı incelendiğinde her birinin çelişkiler yumağıyla örülü dünyaların kucağında doğmuş çocuklar olduğu görülecektir. Ve bu çocuklar büyüdüklerinde her biri kendilerini kıyasıya akıl yarışında bulurlar. En nihayetinde birbirlerini yalanlayaraktan bu dünyadan göçüp gitmiş olurlar da.
Eyvallah akıl akıldan üstündür, buna itirazımız olamaz zaten. Fakat gelmiş geçmiş feylesofların çoğu birbirini yalanladıktan sonra böylesi üstünlük taslayan akıl yarışı neye yarar ki. Her ne kadar feylesoflar kuru mantık oyunlarıyla insanların aklını çelme mahareti gösterseler de gönüllerini asla çelemeyeceklerdir. Çelebilmek için illa ki Gönül Sultanı olmak gerekir. Nitekim Gönülleri Sultanları kendilerine gelenlere kuru akıl değil zikir telkin etmekte. Zira Kur’an’da buyrulduğu üzere “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile huzur bulmakta” (er-Rad 28), elbette ki zikir telkin edeceklerdir.
İyi ki de İslam’la müşerref olmuşuz. Aksi halde bizde tıpkı feylesoflar gibi vahyin soluğundan yoksun kuru mantık oyunlarıyla habire debelenip duracaktık. Kaldı ki Kur’an sadece aklı ve düşünceyi ihya etmekle kalmaz tüm gönülleri de kuşatır. Hatta bu sayede Vahyin ışığında gerçek bilgeliğin marifet, vuslat ve aşk deryasına dalmaktan geçtiğini de idrak etmiş olduk. Nasıl idrak etmeyelim ki, bikere İslâm düşüncesinin en büyük zaferi, değişmeyeni kavramasıdır. Batıda felsefe sürekli kısır bir döngü içerisinde tepetaklak yuvarlanıp dönmekte habire. Baksanıza adamlar döne döne ellerinde avuçlarında denemedikleri hiçbir bir şey kalmadı gibi. Neyse ki Doğunun böyle yapboz cinsinden denemelere ihtiyacı yoktur, olmaz da. Zira İslam güneşi sadece doğduğu çağa değil, bütün çağları kuşatacak tek değişmeyen hakikat güneşidir. Düşünsenize Adem (a.s)’dan en son Peygamberimiz (s.a.v)’e dek gelen süreçte Yüce Allah’ın emrine tabii olanlar necat bulup Ahsen-i takvim (yaratılmışların üstünü) mertebesine yükselirken, ilahi buyruklara tabi olmayıp kendini feylesofların kollarına atanlarsa helak olup esfel-i safilin (hayvandan da aşağı)mertebesine inmişlerdir.
Felsefeciler tarihten bugüne habire düşünce ürettiler de sanki insanlık felaha mı erdi, tam aksine insanlık bunalıma girmiştir. Bunalıma girmesi de gayet tabiidir. Çünkü batı düşüncesinin yemişi kandır, yani kandan beslenerek insanları bunalıma sürüklemekteler. Elbette insanlığın bu hale düşmesini istemeyiz ama gel gör ki Batı düşünürleri inançtan boşalan yeri ürettikleri deli gömlek düşünce akımlarıyla doldurmaya devam ettiği müddetçe insanlık daha çok bunalımlara gebe kalacak demektir. Böylece kök saldıkları ülkelerin yönetimini o ülkenin insanları değil yerli işbirlikçiler ve namlular belirleyecektir.
Peki, şu yerli işbirlikçi aydınlara ne demeli. Malum bu tip aydınlarda kendilerini destekleyen yazılı ve görsel yayın kuruluşları aracılığıyla halkın sesi olmak yerine batının borazanlığını yapmaktalar. Oysa evren çok sesli senfonidir. Sözde aydınların tek bildiği şey, eline tutuşturulmuş suni reçeteleri ve felsefi düşünceleri kitlelere dikte ettirmektir, Vahiyden bihaberlerdir! Bu noktada illa felsefeden söz edilecekse şayet, şunu iyi bilsinler ki biz Allah ve Resulünün hakikatlerinden başka felsefe bilmeyiz. Zira bizim yemişimiz İ’lay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem ülküsüdür, yani bu ülküden beslenerek mazlumların umudu zalimlerin de korkulu rüyası oluruz.
GELECEK İLİM VE TEFEKKÜRDEDİR
Evet, şu bir gerçek batının düşünce geleneğinde vahyin soluğundan yoksun kup kuru akıl ve idraklere giydirilmiş deli gömlek türünden felsefi ideolojiler vardır. Bizim fikri geleneğimizde Kur’an, hadis, icmai ümmet ve kıyas-ı fukaha ışığında hür tefekkür abidesi olmak vardır. Doğrusu da budur zaten. Nitekim ehlisünnet uleması genellikle fikriyatını dünü yarınlara bağlayacak şekilde bir bütünlük içerisinde ve edille-i şer’iyye kapsamında tefekkür ağıyla örmeyi yeğlemiştir hep. Batının feylesoların da dünü yarınlara bağlayacak böylesi bir bütünlük asla göremeyiz, düşünce zincirlerinin her bir halkasını tamamen birbirinden kopuk ideolocya örgüsü ağlarla örmüşlerdir hep. Neyse ki Rönesans’ı da biz inşa ettik demiyorlar. Yani Rönesans’ı hümanistlere borçlu olduklarını zaman zaman söyleyebiliyorlar. Elbette ki bu söylemlerinde doğruluk payı var ama bir şey eksik, o da hümanistlerin söz konusu metinleri kimden aldıklarını ya unutmuş gözüküyorlar ya da kendi ideolojik hayranlarına söylemekten imtina ediyorlar. Şayet unutmuşsalar da o zaman biz hatırlatmış olalım ki gizli olan açığa çıkmış olsun.
Hiç kuşkusuz bizde Hümanistleri Yunan metinlerini tercüme eden araştırmacılar olarak bilmesine biliriz ama bunun bir öncesi var bir de sonrası. Yani öncesinde Roma’nın Yunan’ı haklayıp mahvedişi var sonrasında da barbarların Roma’yı haklayıp yıkışı vardır. Malum yıkılan her medeniyetin küllerinden yeni medeniyet umudu doğar ya, aynen öyle de hümanistler de bu iki yıkılan Roma ve Yunan medeniyetine ulaşacak vesikaları Araplardan alıp ülkelerine taşıyaraktan batı dünyasının uyanışına vesile olmuşlardır. Yani bizim tercüme eserlerden aldıkları aşılar sayesinde Rönesans doğuvermiştir. Ne var ki bizde gelişme çağlarımızda kendi orta çağımızı hazırlamışız.
Evet, bir kez daha söylemekte fayda var, bugünkü Avrupa gelişmesini İslam dünyasına borçludur. Her ne kadar içimizde ki batı hayranı sözde aydınlar tüm bunlardan bihaber olsalar da, onların bihaber olmaları var olan gerçeği değiştiremeyecektir elbet. Kaldı ki bu batı hayranı aydınlar Japonya’nın süper güçlerle nasıl başa baş yarışır hale geldiğinden de bihaberlerdir. Elbette ki bihaber olurlar Japonlar hiçbir zaman göbekten batıya bağlı kalıp hayran duymadılar ki. Bilakis kendi göbeklerini kendi kesip öyle yol aldılar. Nitekim Japonlar hem hiyeroglif alfabesinden hem de inandıkları Şintoizm dininden taviz vermeksizin batıyla boy ölçüşür hale gelmişlerdir. Aslında sözde aydınlarımız batı dünyasını da tam anlamış değillerdir, şayet tam anlamış olsalardı İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’in “Güttüğüm ekonomik politika tamamı ile Hıristiyan ilkelerine uygundur” sözlerinden şimdiye kadar bir anlam çıkarmış olmaları gerekirdi. Madem anlam çıkaramıyorlar, o zaman biz söyleyelim, dünyanın ilk Demir Leydi’si demek istiyor ki her medeniyet dine dayanarak ancak ayakta durabiliyor.
Her neyse statükocu zihniyet olan bitenlerden bir anlam çıkaramasa da besbelli ki güzelim ülkemizi hangi hür fikirler feraha çıkarır soruların ardı arkası kesilmeyecek gibi gözüküyor. Hatta bu soruların karşılığını bulmak adına bir zamanlar bu ülkede, bilhassa her on yılda bir yapılan darbe dönemlerinde denenmeyen reçete kalmadı da. Öyle ki o dönemlerde statükocu zihniyet kendi sığ düşüncelerini tek hakikatmiş gibi sunup diğerlerini hep yok saymışlardır. Yetmedi hür düşünen insana karşı aba altında sopa göstererekten düşünceyi zindana mahkûm ettiler de. Tabii ki, bu kafayla bizde düşünce adamı yetişmezdi. Madem durum vaziyet bir zamanlar böyleydi, o halde bir şekilde Türkiye’de statükocu zihniyetin yeniden hortlayıp galebe çalmamsı için ezilenlerin gür sesi, suskun dünyanın hür sesi olmak azmimizden ve irademizden taviz vermemiz gerekir. Ki, ezilenlerin gür sesi, suskun dünyanın hür sesi olmak Allah’tan başka tüm sahte mabutlara boyun eğmemeyi gerektirir.
Peki ya azim, irade tüm bunlar iyi hoşta sahabenin hayatında düşünce var mıydı? Sahabenin hayatında elbette düşünce olmazdı. Çünkü onlar Allah Resulünün dizinin dibinde olgunlaşmışlardı, birinci elden Kur’an ve hadisle fazlasıyla iştigal ettiğinden düşünmesine gerekte yoktu zaten. Hatta Ashabın hayatında ruhi bunalım da görülmez, düşünsenize onlar ‘bir lokma bir hırka’ çile hayatı içerisinde bile kendilerini hep huzurlu görmüşlerdir. Sakın ola ki, sahabenin hayatından verdiğimiz bu örnekten hareketle düşünceye karşıymışız gibi bir anlam çıkarılmasın. Hele ki bu yaşadığımız çağda istesek de istemesek de düşünmeden duramayız zaten. Ancak şu da var ki hangi çağda olursa olsun bir mümin için düşünmekten maksat tefekkür babından düşünmek olmalıdır, yani mümin için Allah’ı hatırlatacak olan her ne varsa onu düşünmek esastır. Nitekim Yüce Allah (c.c) Kur’an’da tefekkürünü ibadete çeviren müminleri şöyle över de: “İnananlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, daima Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaradılışı hakkında inceden inceye düşünürler.” (Al-i İmran/191)
Derken en son tahlilde düşünce hürriyetine bakışımızı ise Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu Kâfirun Suresiyle ancak şöyle bağlayabiliriz: “Ey Muhammed! Sana bir yıl bizim putlarımıza ibadet et. Biz de senin ilahına bir yıl ibadet edelim, diyen kâfirlere de ki; Ey inkâr eden kâfirler! Ben sizin tapmakta olduğunuz putlara tapmam. Siz de benim ibadet etmekte olduğum (Allah’a) ibadet edicilerden değilsiniz. Zaten ben, sizin tapmış olduklarınıza tapan değilim. Siz de (hiç bir zaman) benim ibadet etmekte olduğuma ibadet edicilerden değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/dusunce-ozgurlugu-ve-islm-makale,4432.html