TEKNOLOJİ VE İSLAM

TEKNOLOJİ VE İSLAM
ALPEREN GÜRBÜZER
Tekniğin kelime olarak kaynağı Latince’ye dayanır. Teknik kavramı da diğer kavramlar gibi, farklı manalara gelen tarifleri vardır. Asıl bilmemiz gereken husus tekniğin Allah’ın (c.c.) Sani sıfatına karşılık geldiğidir. Sani, yaratan ve sanat eseri olarak meydana getiren demektir...
Batılı aydınlar her türlü kavrama yüklediği manayı tekniğe de yüklemişler. Spengler, Mekânda kıpırdamaya başlayan, her şey hayat kadar eskidir.” tarzında dile getirirken, Toynbee, “Tabiat insana ramiden hile” şeklinde izah etmiş Hakeza Hindistan’ın Gandhi’si ise, Diş temizlemek için kullanılan kürdan bile bir teknik, bir makinedir demiştir. Demek ki, teknik deyince sadece modern hayatın kullandığı araçlar akla gelmemeli, ihtiyaç halinde kullanılan her şeyde teknoloji kapsamına giriyor. Kur’an-Muciz’ül Beyan dikkatle incelendiğinde bir takım kavimler zikredilir ve bu kavimlerin malik olduğu tekniklerden de bahsedilir. Allah’ın bahşettiği nimetlere nankörlük yapan kavimlerin bin bir türlü belalara duçar oldukları ve helake uğradıklarını Kur’andan öğreniyoruz. Ad ve Semud kavmin başına gelenler bu durumu teyit ediyor zaten.
Hz. Nuh(A.S.) in gemi yapması hem kurtuluşun simgesi hem de teknolojinin... Yine Hz. Süleyman’ın (A.S.) Belkıs’ın tahtını Sebe’den getirtmesi olayının izahatları geçmiş kavimlerin teknoloji ile içi içe olduğunu gösterir. Teknoloji yeni değil, her devir için geçerlidir. Sadece biçim değiştirmiş, şimdi ise modern teknolojiden bahsediliyor.
Fatih’in İstanbul’u fethetmek için kullandığı topların bizatihi kendisinin balistik muayenesini yaptığını düşünürsek, teknolojiye açık bir millet olduğumuzu anlarız. Tabii bu örnekler yükseliş dönemimize ait... Öyle devirlerimiz de var ki, minareyi bidat sayarak teknolojiyi adeta horlamışız ve ardından da düşüş kaçınılmaz olmuş. Kınalı zade Ali Efendi Resulüllah’ın (S.A.V.) “Rızkın onda dokuzu ticarettedir” hadisi şerifini ticarete fesat gireceği endişesiyle Müslümanların ticaretten uzak kalmasını telkin etmiş ve bu sayede ekonominin azınlığın eline geçmesine vesile olmuştur. Kazasker Kınalı zade Ali Efendi Kanuni devrinde kısa sürede olsa Şeyhülislamlık yapan zattır.
Dün uzağında kaldığımız ticarete, bugün hızla koşun diyebiliyoruz. Geç de olsa ekonominin gücünü fark edebildik. Özal’ın Türkiye’ye getirdiği en büyük reform, ufkumuzu ekonomiye ve teknolojiye çevirme hadisesidir. Artık, Orta Asya’da okul açma, İstanbul’da finans kurma gibi teşebbüsleri görüyor, ihracatımız rekorlar kırıyor ve bütün bu atılımları sevindirici gelişmeler olarak telakki ediyoruz. Ankara’ya mahkûm kalmakla teknolojik hamle yapılamayacağını yeni yeni anlamaya başladık.
Müslümanlığı ibadet planında ele alıp, teknolojiye gözlerimizi kapamak artık çok gerilerde kaldı. Minareyi yapan ruh ile fabrika bacasını yapan ruh birleştiğinde gerçek manada teknolojik hamleye kavuşacağımız muhakkak. Okulla camiyi birleştiren anlayışlar çoğaldıkça bu konuda ümit varız. Neden geri kaldık? Sorusu her zaman zihinlerde yankılanır. Kimimiz Osmanlı’nın Viyana’dan geri çekilişine bağlar, kimi tüm kabahati Medrese’ye yükler, kimi de değerlerimizden taviz vermemizi neden gösterir. Bütün bu cevaplardan çıkacak sonuç; belki de doğruya bulmamıza yardımcı olacaktır. Viyana’dan çekilmeyi kahramansızlık addedip, Plevne’deki mücadeleyi kahramanlaştıran halet-i ruhiyemiz var. Oysa Viyana ‘da ki ile Plevne’de ki kahraman aynı ruha sahip, sonuç itibariyle yenilen yine biziz. Demek mesele o kadar basit değil. Hakeza Balkanlarda mağdur olan da biziz. Demek ki; tarihi süreci incelerken, vakaya sadece kahramanlık olarak bakarsak objektif tarih anlayışını elde demeyiz. Düşüşler ve yükselişlerin perde arkasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri boyutların da farkına varmalıyız. Tarih herkesin istediği türden gelişme kaydetmiyor çünkü.
aponya örneğinden almamız gereken birçok dersler olsa gerektir. Bakın, Japonya başındaki imparatoru dışlamadı ve saygıyla tazimde bulundu. Milli kültürlerine dört elle sarıldılar ve elli bir şekilden oluşan hiyeroglif alfabesini atmadılar. Bunlardan da öte, muhafazakâr ve modern ikilemi oluşturmadılar. İdeolojik modernleşme tartışmalarından uzak kalarak, teknolojilerini geliştirmek çabası içerisine girdiler. Madem Avrupa teknolojide hamle yapıyor, ben de yapmalıyım dediler, sonunda Uzak coğrafyanın bu insanları süper devletlerle boy ölçüşebilmenin mutluluğuna eriştiler. Üstelik Avrupa’yla siyasi problem yaşamadan bütün hızıyla teknolojik üretimi gerçekleştiriyorlar. Bizdeki manzara ise pek iç açıcı değil, ideolojik alışkanlıkların ortaya koyduğu şartlar, birçok düşünen beynin kavgalara kurban verildiğini müşahede ediyoruz. Artık ideolojik kavgalara son verip, uzlaşma noktaları yakalayarak ortak iş yapmanın yollarını aramalıyız. Herkesten öğrenilecek iyi bir şeyin olduğunu kabullenip, teknolojiye yönelebiliriz. Militarizm duygusu insanları teknolojiye hor bakmaya götürüyor.
Batının teknolojik ilerlemeleri karşısında paniğe düşenler, onun teknolojik metotlarını kullanma yerine, sadece kullandığı kavramları moda olarak aldı. İçi boş kavramlar rehber diye takdim edildi. Hâlbuki teknolojik hamleyi ortaya koyan kavramlar değil, onlara yüklenen mana ve fiiller önemlidir. Eşyaya da mana ve fiiller önemlidir. Eşyaya halife olarak tayin edilen insan, bir takım kavramlara kurban verilmekte ve modern bunalımlar karşısında çaresizliğe itilmektedir.
Batı, ortaçağda ilimi engizisyona boğdurmuş ve rönesansla birlikte bilim şuuruna erişebilmiş, ama bilime yüklediği mana beş duyunun algı alanıdır. Objektif kriterler bilimin konusu olurken, nedense sübjektif değerler göz ardı ediliyor. Teknolojik hamleler gerçekleşirken ruhun gıdası olan manevi ilimlere duyarsızlık batı insanını mekanikleştirmektedir. Batı bilimi tarif ederken “beş duyunun dairesine giren maddi ilişkilerin, parçadan bütüne, bütünden parçaya, analiz ve deneysel gibi metotlarla sistematik olarak incelenmesi” tarzında ele alır. Bu tarifin eksik yanı, insan-tabiat ilişkileri göz önüne alınırken, insan-insan münasebetleri dışlanmakta, böylece hareket noktası tabiat ve madde ilan ediliyor, insan ise unutuluyor. Oysa bizim kültürümüzde insan hareket noktasıdır. İnsana küçük alem diyen alimlerimiz olduğu gibi, büyük alem diyen alimler de var. Faziletten, şefkatten, adaletten mahrum teknoloji anlayışlarını doğru bulmuyoruz. Teknolojinin fizik yönünü görüp de, metafizik boyutunu görememek batının açmazı ve handikabıdır. Atomların ve elektronların hareketlerini seyrederken, Mevlana’nın raksını tasavvur etmemek mümkün mü? Bilimin ortaya koyduğu objektif boyutların tevhidi yönünü görmemek mümkün mü? Eğer bilimin metafizik boyutunu idrak edemezsek teknolojinin ve makinenin kölesi oluruz, biz makineye değil de makine bize yön verir. Psikolojik bunalıma düşmemek için sübjektif kriterlere de kulak vermeliyiz. İnsan tabiat ilişkilerine göz atarken, Allah ile olan uyumuna da bakmalı..
İla’yı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem’in gerçekleşmesi İslam’ın öngördüğü ilmi geliştirmeye bağlı. Bilginin İslami kaynaklarla beslenmesi ve aşkla donanması lazım. Yani bilginin tabir caizse İslami kaynaklarla beslenmesi ve aşkla donanmasıyla tabiatın tevhidi okuyuşunu da fark edeceğiz.
Eşyanın maddi dilini anlamaya çalışan ilim adamlarımız, böylece gerçek bilim adamı kimliğine kavuşacaklardır. Tabiatın temel esprisi ilahi ilme, hikmete ve ilahi iradeye dayanmaktadır çünkü. Böyle bir bakış açısı insanı hem teknolojiye hem de imana tevhide kavuşturur. Ne tevhidden yoksun teknoloji, ne de ilimden yoksun iman anlayışı... Her ikisinin bir araya geldiği nokta olan; ilahi kudret, ilahi irade, ilahi hikmet ve ilahi adalet kabulümüzdür. Çünkü, kainatta gerek makro âlem, gerek mikro âlem, gerekse fizik ötesi alem Allahın (c.c.) idaresi, kudreti ve ilmi dışında başıboş değiller. Her kıpırdanış, ilahi kudretin iradesiyle cereyan ediyor. Bilime bakış tarzımız İslami perspektife dayanmalı, modern teknolojik keşiflerin metafizik yorumunu yaparak batının düştüğü kısır döngüden kurtularak farkımızı ortaya koyabiliriz. Batı teknolojik nimetlerden faydalandığı gibi, bir o kadar da zararını görmektedir. Maneviyattan yoksunluk teknolojiye esir kılmaktadır batı insanını. Bunun sebebi, kelimenin tam anlamıyla, batının bilimi sekülerleştirirek, Hıristiyanlığın bir bilgi olmadığını işleyip, sadece günah çıkarma dini telakki etmesidir.
İnsanlık akıl ile kalbi birleştirerek, önce Allah’ı bilecek ve ardından da tabiat ilişkilerini metafizik anlamını idrak etmeli. İman bunalımına düşmemek için bunu yapmaya mecburuz. Bir elde teknoloji, bir elde Kur’an yarınlarımızın teminatı olacaktır. Vesselam.