MÜMİN’İN MİRACI NAMAZ

MÜMİN’İN MİRACI NAMAZ
ALPEREN GÜRBÜZER

Namaz sadece bu ümmete mahsus değil, bilakis her peygamber’in ümmetinde bu vecibe var zaten. Şöyle ki; sabah namazı Adem (a.s)’a, öğle Davut (a.s)’a, ikindi Süleyman (a.s)’a, akşam Yakup (a.s)’a, yatsı Yunus (a.s)’a farz kılındı. Ümmet-i Muhammed’e ise Peygamberimizin Miraç dönüşü tüm vakitler farz kılındı.
Adem (a.s) cennet yurdundan yeryüzüne indiğinde gece idi, dolayısıyla karanlıktan dolayı paniklemiş, ama sabah aydınlanınca içi ferahlamış ve Allah’a şükretmiş, hemen iki rekat namaz kılmış, böylece ilk sabah namazı kılma şerefine nail oluverdi. Adem (a.s) karanlıktan ürküp gökte iki tarafı karanlık dörtgen bir çizgi şeklinde beliren bir beyazlığı görmesi ile Fecr-i Kazib’e şahit olmuş, yani yalancı fecire (gece hükmündendir aslında), hemen akabinde sabaha karşı doğu ufkundan yayılmaya başlayan bir aydınlık dediğimiz fecri sadık’ı görünce secdeye kapanmış ve böylece bir şeri hükmü ifa etmiş oldu. Zira fecr-i kazib ufukta beliren bir beyazlık olup hemen o beyazlığın ardından kaybolması sebebiyle bu vakitte oruç yiyilebilir, ama fecri sadıkta oruç dâhil tüm şeri hükümler geçerliliğini korur, nitekim uygulamak zorundayız da.
Rahmeten lil Âlemin (s.a.v), Miraç’tan dönerken ümmetine hediye olarak ne götüreyim diye Rabbü Teala’ya münaaat eyleyüp, karşılığında Allah (c.c); Senin hediyen namazdır buyurdu. Böylece Miraç’la; görülen âlemden görülmeyen âleme yolculuk yapılmış, dönüşte de bu ümmete beş vakit namaz farz kılınmıştır. Miraç mümin’e namaz kılarken fani dünyadan çıkıp ötelere kanatlanmamızı öğretti. Ümmeti muhammediye’ye öğle namazının ilk bildirilen namaz olmasının sebebi ise, Cibril Emin’in ertesi gün öğlen gelerek Rasulullah’a imam olmasından dolayıdır. Rasulullah’a imam olduğunda güneş tam tepede iken değil, gökyüzünün ortasından batıya meylettiği anda gölgenin iki misli olduğu zaman dilimi arasında öğle namazı eda edilmiştir. Bu yaşanan süreç içerisinde vakitleri belirlemek adına güneşe karşı dikilen herhangi bir sopa (çubuk) sayesinde gölge kısa ise zevaldan önceki zaman, gölge uzamayıp belli bir noktada ise istiva zamanı, gölge uzamaya başlayınca zeval vakti (öğle vakti) olduğu tecrübe edildi. Ya da başka metotlar keşfedilerek, ya da kıbleye karşı durularaktan güneş sol kaşın üzerinde ise zeval yoktur, sağ kaşının üzerinde ise zeval olduğunu pratik olarak anlaşılmış oldu. Gölgenin iki misli olmasıyla öğlen vakti sona ereceğinden dolayı ikindi devreye girer ve ta ki güneşin batmasına az zaman kalıncaya kadar bu durum devam eder. Böylece ikindi namazı bu zaman diliminde eda edilebilir. İki gündüz iki gece arasında olduğu için ikindiye orta namaz da denilir. Bu arada akşam ve yatsı vakitlerine değinebiliriz. Malum olduğu üzere güneşin batmasından şafak’ın (şafaktan amaç kızıllıktır.) kaybolmasına kadar süre akşam namazı içindir, şafakın kaybolmasından sabaha kadar ki zaman dilimi ise yatsı ve vitir için söz konusudur.
Denilebilir ki, kutup bölgelerinde namaz nasıl eda edilecek, bu yerlerde yaşayanlar vakitlerini kendilerine en yakın bulunduğu meskûn bölgelere göre ayarlayıp takdir etmelidir. Mesela; Sovyetlerin kuzey kutbu soğuk ve karanlık olan Bulgarda şafak kayıp olmadan fecir doğar, dolayısıyla yatsı ile vitir için vakit takdir edilir. Bu arada vakit namazın şartı deyüp, o bölgede yaşayanlardan namaz düşer şeklinde görüşlerde var. Bazı âlimlerde o namazları kaza şeklinde kılar diye fetva vermişlerdir. Vakit yok diye vücub ortadan kalkmaz görüşü daha ağır bastığından, ihtiyata uygun İmam Şafii’nin içtihadı esas alınabilir. Ki; bu ictihad gereği sınırlı şeylerde vakit takdir edilir, dolayısıyla dört mevsimin günlerinin uzunluk ve kısalığına göre vakit belirlenebilir.
Resulü Kibriya öğlen namazını soğuk şiddetli oldumu erken kılardı, şiddetli sıcak olduğunda ise geciktirirdi. Bu hususta; Muhakkak ki sıcağın şiddeti cehennemin kükremesindendir. Binaenaleyh sıcak şiddetlendi mi namazı serinliğe bırakın buyurdular. İkindiyi de güneş gözü kamaştırmayacak şekilde tehiri faziletlidir. Akşam ise ezan ile kamet arasında üç ayet miktarı kadar bir dilimde kılmak evladır, yıldızların göründüğü vakte geciktirmek Yahudilere benzemek olacağından hoş görülmez. Yatsıyı da gecenin 1/3 üne geciktirmek müstehaptır, ancak yazın ise vaktin evvelinde kılmak evladır. Rasulüllah (s.a.v); Sabah namazını aydınlık zamanına bırakmak çok daha sevabı büyüktür buyurdu.
İkindiyi güneş sararıncaya kadar geciktirmek, akşamı yıldızların göründüğü veya çoğaldığı zamana bırakmak kerahat vakti olacağından tahrimi mekruhtur. Hakeza ikindi farzından sonra nafile kılmakta mekruhtur.
NAMAZDA KERAHAT VAKİTLER
Mekruh; iğrenç, nahoş görülen şey yani şeriatın haram etmediği fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş demektir.
Çeneği göğse dayayarak güneşe bakmalı, eğer güneş ufuktan yükselmiş olmasından dolayı görülmezse kerahat vakti çıkmış demektir. Zira üç vakitte, yani güneş doğarken, tepe noktada iken ve batarken namaz kılmak men edilmiştir. Çünkü güneş doğarken şeytanın iki boynuzu arasında doğar, tepede iken cehennem ateşi yakılır, battığı zamanda şeytanın iki boynuzu arasında battığından dolayıdır. Hatta batarken, ya da doğarken güneşe tapanlara benzememek içindir. Şayet güneş doğarken ve batarken ister kaza, ister vacip, ister cenaze namazı, ister tilavet secdesi olsun bunları eda etmek tahrimi mekruhtur (harama yakın mekruh), fakat bu durumdan ikindi namazı hariç tutulur. Bir kimse ikindi namazını kılmakta iken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazını kılmakta iken güneş doğsa namazı bozulur. Yine sabah namazının farzından sonra güneşin doğmasına az kalıncaya kadar ve ikindinin farzından sonra güneşin rengi değişmesine az bir zaman kalıncaya kadar nafile namaz kılmak mekruhtur. Rasulü Kibriya Efendimiz; ‘İkindiden sonra güneş kavuşuncaya kadar, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılınamaz’ buyuruyor. Yine kerahat vaktinde salâvat getirmek Kur’an okumaktan efdaldir der ulemamız.
ÇOCUKLAR İÇİN NAMAZ DURUMU
Resulü Kibriya (s.av); Çocuklarınıza yedi yaşına geldiği zaman namazı emredin, on yaşına vardıklarında namaz için onları dövün diye buyurdu. Çocuk namazı eğer abdestsiz kılarsa tekrar kılması için ikaz edilir. Fakat orucunu bozarsa emr edilmez, çünkü çocuk için orucun tekrarında zorluk vardır. Dövmekten kasıt üç tokatı geçmeyecek şeklinde algılanmalı, yani darp manasına değil. Kaldı ki talebe okutan Hoca dahi bu kapsamla sınırlı tutulmuştur. Anlaşılan dövmenin sınırları var, namazın haricinde bile sopa ile dövmeme hükmü apaçık ortada iken, her nedense bu konunun istismarcıları inatlarından vazgeçmiyorlar. Rasulüllah (s.av) Mirdase; Sakın üç tokattan fazla vurma! Zira üçten fazla vurursan Allah senden kısas alır ikazını yapmıştır çünkü. Namaza kesinlikle taviz verilmez, hatta bir kimse hiç kılmayacak durumda ise kaşıyla kılacak, ima ile kılacak, harp esnasında bile kılmama yönünde fetva verilmemiş, demek ki namaz bu kadar mühim. Gavs-ı Bilvanisi; Sahabeden cemaata yetişemeyipde namazı cemaatla kılmayan kimse o kadar üzülürdü ki evine kapanır. Hatta sanki ailesinden ölen varmış gibi matem tutardı. Onun üzüntüsünü gidermek için teselli edilirdi buyuruyor.
AYNI ZAMANDA NAMAZ BİR ZİYAFET
Namaz, müminlere verilen ziyafet olup, namaz kılanlara yedi kat gök kapıları açılarak adeta Allah’a ait bir mesaj alınır sanki. Namaz ruhu dirilişe geçirir, her rüknü Allah’ı hatırlatır ve mümin namazla ömür boyu kulluk idrakiyle yaşar, bu böyle biline. Namazda zikir, yani okunan Kur’an, gafleti bertaraf eder. Allahü Tela; Kulum farzlarla benim azabımdan kurtulur, nafilelerle bana yaklaşır buyuruyor. Dolayısıyla namazı terk etmek zikri terk etmek gibidir. Rasulü Ekrem; Namaz Din’in direğidir, onu kim kılarsa Din’in direğini diker, kim terk ederse Din’in direğini yıkar buyurdular. Madem, Namaz dinin direği bu yüzden inkâr eden kâfir, terk eden fasık damgası yer. Bir mü’minin namazı terk etmesi düşünülemez. Nasıl ki, bir insana borçlu olduğumuzda borcunu ödemek zorunda isek, Namazda Allah’ın hakkı, kul hakkından önce gelir, bu yüzden fukaha haps bile edilmesinde mahsur görmemişlerdir. Bazıları da namazı hafife alıp önemli olan kalp temizliğidir deyip geçiştiriyor, oysa hiçbir iş farz olan namazların yerine denk gelemez.
DENİZDE KITLIK
Şehre gitmek için deniz kenarına gelen bir Allah dostu, gelen gemiye binerek köyünden ayrılır. Gemi denize açıldıktan sonra denizi seyre dalar, görür ki denizdeki bütün balıklar birbirlerine saldırmaktalar ve yemekteler. Tabii Allah dostu bu durumu tuhaf bulur, gemi kaptanına sorar:
—Ne iştir bu diye.
Kaptan:
—Sebebini bilemem, ama on seneden beri meydana gelen bir durum. Daha evvel böyle birşey yoktu.
Allah dostu bu manzara karşısında etkilenip, Allah’a iltica ederek şöyle yalvarır yakarır:
—Ya Rabbi! Bu ne haldir ki denizde kıtlık olmuş, birbirinini yemekteler balıklar.
Gaibten bir ses:
—Bir gün susamış beynamaz (namaz kılmayan), susuzluğunu gidermek için deniz kenarına geldi, eğilip denizden bir avuç su aldı. Nitekim ağzına su aldığında deniz suyu tuzlu ve acı olmasından dolayı içemeden tekrar denize boşaltıverdi. İşte o gün bugün o namazsızın ağzından denize boşalan bir avuç su yüzünden bu koca denize açlık ve kıtlık verdik, birbirlerine saldırmaları bundan dolayıdır.
Bir tek farz namazı geçirmenin veya zekât vermemenin ya da farz orucunun tutulmamasının cezası beş yüz bin senedir. Ağzından boşalan birazcık su ile kocaman deniz zehirlenirde insanı namaz kılmamakla kendini zehirlediğinin bilmem farkında mı acaba.
O halde Namazın hakkını vermeli. Rasulü Kibriye Efendimiz (s.a.v)’in bu hususta ki hadislerinden bazıları;
Nice namaz kılanların ondan nasibi yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.
Beş vakit namaz kılan, evinin önünde akan, tatlı, gür ırmakta günde beş defa yıkanan gibidir. Bu kişide kir kalır mı? İşte suyun kiri giderdiği gibi beş vakit namazda kebairden başka günahları yok eder.
Sahibini fenalıktan men etmeyen namaz. Onu Allah’tan uzaklaştırmaktan başka birşeye yaramaz.
Yine Rasulüllah Efendimiz namazda sakalıyla oynayan için; Eğer bu kimsenin kalbinde huşu (korku) olsaydı azalarında da olurdu diye buyurdular. Bütün bu hadislerden hareketle ulema namazda dört şeyin şeytandan olduğunu, bunların burun kanaması, uyuklamak, vesvese, esnemek, kaşınmak, birşeyle oynamak, etrafına bakınmak vs. diye zikretmişlerdir. Bundan dolayıdır ki Ömer b. Abdullah Hz.leri; Namazda hatırıma bir şey gelmektense süngülenmek daha ehvendir demiştir. Bu anlamda Hz. Ali (k.v) de mübarek vücuduna saplanan oku çıkartmak için yardım için koşanlara; Hele bir durun namaza durayımda öyle alın buyurmuşlardır.
İmama uyan, cematla namazı eda eden, ezan okuyan, tilavet secdesi yapan, zekâtını vereni gördüğümüzde Müslüman olduğuna hükmedilir. Hatta bir kâfir cemaatla namaz kılarken görürsek mü’min olduğuna kanaat getiririz. Nitekim Resulü Ekrem bu hususta; Her kim bizim kıldığımız namazı kılar ve kıblemize dönerse o bizdendir diye buyurmuşlardır. Kur’anda Rabbül Âlemin kâfirlerin ayetlerimizi işittiğinde secde etmediklerini bildirmiş, dolayısıyla bir kâfir tilavet secdesi yapmakla müslüman olduğu anlaşılır, hakeza namaz için imama uymakla da öyledir. Fakat cemaatle namaz kılarken namazı bozarsa olmaz, ya da yalnız başına kılmakla da Müslüman olmadığı kanaatine varılır.
Bir Müslüman için cemaatle kılınan namazda ise yirmiyedi sevap vardır.
Velhasıl; namaz kurtuluştur.