KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYAN

KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYAN

ALPEREN GÜRBÜZER

Avrupalının asırlardır İslâmiyet'e bakışı hep ön yargılı olmuştur. Onların gözünde, "İslâmiyet" din olarak anılmaz, "Muhammediler" ya da Muhammedinizm şeklinde nitelenir. Daha baştan İslâmiyet’i bile ağızlarına almazlar, Muhammed'in dini olarak telaffuz ederler sürekli. Sanki yeminli gibidirler anmamaya. Kur'an-ı Kerim'i, Muhammed'in eseri deyip, geçiştiriverirler ve Allah'ın kelâmı, kabul etmezler. Oryantalistlerin bu iddiaları tabiî ki bizi bağlamaz, onlar söyleye dursunlar biz işimize bakıp Kuran’ın soluğu ile hayat bulmaya çalışalım, bizim için önemli olanda bu zaten.
Haçlı seferlerinin sebeplerinden biri de bu sakat anlayıştır. Öyle ki, Voltaire bile itiraf etmek mecburiyetinde kalarak; "Kuran’da hiçbir zaman mevcut olmayan abesleri, Kuran’a isnat etmişiz. Keşişlerimiz Yeniçeri'den daha kalabalık çok şükür" demiş. Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere bir hayıflanma seziliyor, eeh ne yapsınlar? Ellerinden gelen bu, ne yazık ki İstanbul'un fatihlerine posta koymak için çareyi bu tür entrikalara başvurmakta buluyorlar. Aynı zamanda Voltarie; Ben Tanrıya inanmam ama kölelerimin ve hizmetçilerimin Tanrıya inanmasını isterim demiş. Bu da çok enteresan tabi. Biliyor ki Tanrıya inanmanın sorumluluk getireceği, dolayısıyla Tanrıdan korkmak adına hizmetçilerin işlerini savsaklamayacağını bildiğinden bunu söyleme ihtiyaç duymuş böylece.
Evet, şu bir gerçek Haçlı zihniyetin İslâm'a bakışı düşmanca olmuştur, olacakta. Çünkü gayeleri İslâmiyet'i tanımak değil, yıkmaktır. İçlerinden hep şunu düşündüler:
"Biz ellerinden Kur'an'ı almadığımız müddetçe, İslâm âlemini çökertmemiz mümkün olamayacak. O halde ilk iş, ellerinden Kur'an'ı almak" diye düşlerler. Bu düşünce en yetkili ağızlardan bile itiraf edilmiş, hayal mahsulü değil bir gerçeğin tarifidir bu. Hele şükür günümüzde haçlı seferleri yok, ama şimdilik tefsirlerimize girmiş olan "İsrailiyat"ları var.
İsrailiyyat kelimesi, İsrailli bir kitap veya kaynaktan aktarılan kıssa ve hadise anlamına gelir. Bilindiği gibi İslâm'a ve genellikle tefsirlere girmiş olan Yahudi, Hıristiyan ve diğer dinlere ait bilgi kalıntılarının yanı sıra, Hz. Peygambere ve Ashabına dayandırılarak günümüze kadar uzanan her türlü haber, İsrailiyyet kapsamına girer.
Rabbül Âlemin, Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyanda: "(Ey! Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in ümmetleri) sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şeriata tabi) tek ümmet yapardı" (El-Maide 48) buyurmaktadır. Elbette ki, İslâmiyet Ehl-i Kitabı kabul eder. Fakat Ehl-i Kitabın zaman içinde bozulduğunu da belirtir. Bu duruma rağmen yine de tahrip olmuş Ehl-i Kitaba, saygı duyulur. Edgar Quinet bu konuda şöyle der: "Dinler, aynı büyük kitabın zamanla açılan sayfalarıdır." E. Quinet, dinleri incelemiş ve kanaatini bu şekilde söylemiş bir aydın. Tek talihsizliği İslâmiyet'i yeterince tanımaması. Kuran’ı da inceleme fırsatı bulabilseydi, Edgar Quinet gibi aydınlar batıda hızla çoğalabilseydi peşin hükümleri silmek mümkün olabilirdi pekâlâ. Bugün hala İslâmiyet'i, "Muhammediler" diye lanse ederler, bu tutumları onların Kur'an'la buluşmasını geciktirmektedir. Oysa Kur'an, kendinden önceki dinleri kabul eden mucizevî tek kitaptır. Ayrıca Ehl-i Kitabın gerçek hüviyetlerini ve kimliklerini ortaya koyan tek kaynak.
Şüphesiz Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan ebedül ebet, değişmeyecek ve tahrif olmayacak tek kitaptır. Allah (C.C.): "Kur'an-ı biz indirdik. O'nun koruyucusu da şüphesiz ki biziz" (El-Hicr 19) beyanıyla kıyamete kadar, hiçbir gücün, O'nu bozamayacağını ilan ediyor. Allah'ın (C.C.) vaadi garantimizdir. Allah (C.C.) vaadinde hulfetmez. Şeytan sözünü yemezken, hâşâ Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah mı (C.C.) sözünü tutmayacak? Malum şeytan, Allah'a (C.C.) kullarını kıyamete kadar saptıracağım demiş ve elinden geldiği kadar saptırmaya da çalışıyor. Şeytan ve onun kolları dünya da var oldukça vazifesine devam edecektir elbet. Şeytanın görevidir karıştırmak ve insanların fıtri tertemiz ruh dünyalarını kirletmekle vazifelidir sanki. Şeytani cephede durum bu iken, peki biz Müslümanlar ne alemdeyiz? Gerçek manasıyla Kur'an'a sarılıyor muyuz? Yeterince Ayet-i Celililerin hikmetlerini anlamaya gayret ediyor muyuz? Bu ve benzeri soruları Müslüman’ım diyen her kişinin dikkate alması gerekiyor.
Kur'an-ı Kerim, çağlara ferman okuyan tek Mu'ciz'ül Beyan. Onun için hiç bir kitabın açıklamalarına ihtiyacı yoktur. Kur'an hiç bir dile sığmaz da, O Allah kelamıdır. Kur'an düşünce, Kur'an ışık, Kur'an tecvit, Kur'an makam… İşte bu sonsuz özelliklere sahip Kur’an herhangi bir dile çevrilemez. Çevirmeye kalkışmak da bir sığ zihnin idrakiyle sınırlamak demektir. O, akıl üstü, erişilmez, beşer zihnin üstünde bir Vahiy'dir, tercüme edilemez, ancak mana ve anlam çıkarılmaya çalışılır. Kur'an-ı Kerim'le ilgili tefsirlerin yazılması, sadece belli bir çabanın ürünüdür. Şayet Kitab-ül Mu'ciz'ül Beyanı, tam anlamıyla açıklığa kavuşturmak mümkün olsaydı, her devirde tefsir çalışmalarına gerek kalmazdı. Allah Kelamı, her devrin insanının idrakine takdim edilmiştir çünkü. İnsanlık, kıyamete kadar, O'ndan ışık alacak ve Kur'an'ı anlamaya çalışacak ve onla soluk almanın yollarını arayacaktır, bu kaçınılmaz.
Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan'ın, zahiri (dış) manasını anlamak için dahi, çok büyük çaba sarf etmek gereği vardır. Dış ve çıplak manasını anlamak için çok yoğun, daha önceden çetin hazırlıklara ihtiyaç var. Nitekim Cafer-i Sadık Hazretlerine atfen , "Allah'ın kitabında dört şey var" deniliyor:
1- İbaret (Kelime manası),
2- Letaif (İç manası),
3- İşaret (Neye işaret ettiği),
4- Hakaik (Gerçek manası) diye.
Düşünebiliyor musunuz? Ayet-i kerimeler başucumuzda ama her ayette dört unsur gizli. Yani İbaret denilen kelime anlamının muhatabı; avam (halkın genel seviyesi), işaret manası; havas (âlim) için, letaif dediğimiz iç-batın manası; evliya için, hakaik (gerçek) anlamı ise; Peygamber idrakine (anlayışına, kapasitesine) sunulmuş. Avam'ın Kuran’dan anladığı mana ile havas arasındaki fark, okumuşla okumamış arasındaki fark gibidir. Yüce Peygamberimiz onun için; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu demiş. En son kâmil manayı çözecek güç, vahyin soluğunu bizatihi ruhunda yaşamış Yüce Peygamberimize ait. Ki; bu makama kimse erişemez. Bu Makamı Mahmude denilen mertebedir ki, Nebiyi Ekremin dışında herhangi bir kişinin bu makamın davasını gütmeye kalkışması küfürdür. Demek ki, Kur'an-ı anlamak beşerin bulunduğu mevkie ve konuma göre biçim alıyor. Elbette mürekkep yalamış bir insanla, yalamamış insanın ayetlerden alacağı mana farklı olacaktır. Ayeti Celililerin dış manaları için ilim tahsil eden havas ile manaları bizatihi nefsinde yaşayan evliyanın batın ilmi (ledün ilmi) farklı olması gayet tabiidir. Evliyaullah, tabiri caizse, teoriği pratiğe geçiren Allah (C.C.) dostlarıdır. Kaldı ki evliyalar da kendi aralarında makam itibarıyla çeşit çeşittir. İçlerinde hem zahiri hem de batini (iç ve dış) ilme sahip olanları da vardır. Yani, iç ve dışın sentezini gerçekleştiren Kâmilin mükemmeller de mevcut.
Günümüzde habire Kur'an tercümeleri yapılmaktadır. Şurasını iyi anlamak gerekiyor ki, hiç bir tercüme ayetin şümullü, (kapsamlı) anlamı değildir. Yapılan çalışmalar, sadece kelime tercümesidir. Kapsamlı anlama çabası ve açıklama gayreti, "tefsir" adını alır ki, tefsir yapabilmek için de Müfessir olmak lazım. Üstelik her müfessir de hatadan ârı değildir.
Bu arada şunu belirtmek gerekir; "tercüme" ayrı "meal" ayrıdır. Başta da değindiğimiz gibi, Kur'an'ın tam tercümesi mümkün değildir. Kur'an, Allah kelâmıdır. Bir İngilizcenin veya Fransızcanın, Türkçeye tercümesi gibi düşünemeyiz. Çünkü Kur'an beşer idrakinin fevkinde(üstünde)dir. Dolayısıyla Kur’an’ı hakkıyla tercüme söz konusu olamaz. 1931 yılında Cemil Sait’in, Fransızcadan çevrilmiş Türkçe tercümesiyle, Yere batan Camisisinde namaz kıldırılıp, arkasında "uydum imama" diyen cemaat bulamaması düşündürücüdür. Nitekim Mehmet Akif Ersoy, tercüme lafı bir kenara atılıp, meal ağza alındıktan sonra ancak "meal" hazırlamayı kabul etmiştir. Akif Mısır'da Kur'an-ı Kerim Meali hazırlığını yaparken, Türkiye'de Türkçe ibadet tartışmaları bir hayli mesafe kat etmişti. Mehmet Akif, Mısır'dan İstanbul'a dönerken, meali dostlarından Yozgatlı Hoca İhsan Efendi'ye teslim etmiş ve demiş ki:
"- Ben, dönüp gelirsem bunu senden alırım. Öldüğümü duyduğun an, bu emaneti yak!" diye vasiyette bulunmuş. İşte Akif'in mealinin yayınlanmaması bu vasiyetin gereğidir. Yerebatan'da, Fransız çevrili tercüme ile namaz kıldırmaya kalkışılması, ister istemez Akif'i derinden etkilemiştir. Çünkü O, "dönemezsem yak" diyecek kadar büyüklük örneği göstermiştir. Bütün mesele bu noktada düğümlüdür.
1698'de Papaz Maracci, Kur'an-ı Latince ye çevirmeye kalkışmış, buda yetmezmiş gibi bir de reddiye döşeyerek Padova'da bastırmış, böylece kinini ve öfkesini ortaya koymuştur. Tercümesinde birçok hatalar bulunmasına rağmen o güne kadar yapılan tercümelere nispeten en az kusurlu olanı diyebiliriz. Demek ki, batı tercümelerinde bile reddiye döşemeyi ihmal etmemiş bir zihniyet örneği sergilemiştir. Görüldüğü gibi Batı, "Muhammediler" ön yargısından bir türlü çıkamıyor. Hakikati görememekte ısrarlılar. Artık güneşin balçıkla sıvanamayacağını anlamaları gerekiyor. Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan bütün bu ön yargılara rağmen, bir hakikat güneşi olarak tüm insanlığı aydınlatmaya devam ediyor, edecekte.
Salman Rüştü ve Teslime Nesrin gibilerin, yıkıcı faaliyetleri boşunadır. Gözden kaçırdıkları tek nokta, propaganda ile hakikat arasındaki farkı anlayamamalarıdır. Nasıl mı? Malum olduğu üzere propaganda hızlı başlar, ama ömrü kısadır. Hakikat, öyle değil, yavaş ilerler ama ömrü uzundur. Propaganda, yaşanan zamana hitap eder, kısa vadede başarı gösterse de geçicidir, hakikat ise hem zamana hem de bütün çağlara ferman okur.
Salman Rüştü ve Teslime Nesrin gibileri tarihte çoktur. Her devirde böyleleri gelmiş geçmiş, ama en nihayetinde hepsi tarihin harabelerine gömülmüşlerdir. Işık Mekke'de daha doğar doğmaz ilk damgasını vurmuş. Kur’an’ıl Mu'ciz'ül Beyan insanlığa takdim edildiğinde, iki büyük imparatorluk (Bizans ve İran) Ona boyun eğmek zorunda kalmış ve yüceliğini kabul etmişlerdir. İslâm'ın temel inançlarından biri de ehl-i kitaba ve diğer peygamberlere hürmet ve onları tasdiktir. Hatta Kur'an ehl-i kitaptan olan kadınlarla bile evlenilebileceğine dair cevaz bile vermiştir. Hakeza İslâmiyet, Bedir Savaşı'nda esir alınan savaş esirlerine her on Müslüman’a okuma yazma öğretmek kaydıyla serbest bırakma hürriyeti tanıyan tek dindir. Bu uygulama fidye-i necât (kurtuluş bedeli) olarak adını almıştır. İslâm, propaganda gibi, kısa vadeli oyuncaklarla oyalanmamış, hakikat ne ise aynen harfi harfine kitlelere aktarılmıştır. Hz. Ömer (R.A.), Hıristiyan olan hizmetçisine İslâm'ı anlatmış, o da her defasında bu yöndeki telkinleri kabul etmemiştir. Bu duruma rağmen Hz. Ömer (R.A.) üzülmemiş, dayatma yapmamış, "Dinde zorlama yoktur" (El-Bakara 256) derdi. Hatta Ölürken bile zımnilerin haklarına dikkat edilmesini vasiyet eden Hz. Ömer (R.A.)’dir. Hizmetçisinin bu tavrına rağmen, Hz. Ömer (R.A.) vefatı anında onu azat etmiştir. İslâmiyet'in bu engin hoşgörü örneklerinden, bütün insanlığın ibret alması gerektiği muhakkak. Batı, her şeyden önce peşin yargılarını bir kenara atıp, biran evvel İslâmiyet'e "Muhammediler" gözüyle bakmasından vazgeçmesi kendi yararına olacaktır.
Avrupa'nın, Hz. Peygamber'in (S.A.V.), hasta olan gayri Müslimleri ziyaret ettiğinde gösterdiği erdemlilikten bilmem haberleri var mı? Bir gün Hz. Peygamber (S.A.V.) kendisine su veren Yahudi’nin verdiği suyu içmiş ve şu duayı yapmıştır: "Allah seni güzelleştirsin!" Bu duanın yüzü suyu hürmetine, o kişinin yüzünde ölünceye kadar beyaz kıl görülmedi. (Et-Teratib I - 2)
Velhasıl, Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan, tüm insanlığın ışık kaynağıdır. Vesselam.