KENDİMİZİ KEŞFETMEK

KENDİMİZİ KEŞFETMEK
ALPEREN GÜRBÜZER

Her şey hemen gösterilseydi ardından görecek bir şey kalmazdı diyen Robert Bresson, aslında subjektif dünyamızın yansımalarına ilişkin belkide ipucunu veriyordu.
Hepimiz birseyir içinde kendi iç dünyamızla ister istemez yüzleşiyoruz. Hatta dışımızda cerayan eden hadiselerle ilgilenirken bile, kendi hakikatımızı tanıma ve çözme meyline girmiş oluyoruz. İşte bütün bu süreç kendimizi tanıma yolunda gösterilen çabalar olarak tanımlayabiliriz.
Meseleleri çözmeye çalışırken karşımıza menfi veya müsbet örneklerde çıkar. Her karşılaştığımız olayda anlama ve okuma çabamız artar. Olayları anladığımız yerde yeni bir örnek başlayabiliyor. Sürekli seyreden anlama çabası bizi yeteneklerimizin yavaş yavaş ortaya çıkmasını sağlar. Anladığımız yerde artık bizim için meraklarımızın dozunun azaldığını hissederiz. Aslında anlamak diye birşey yok. Çocukluk süreci bir noktada meraklar zincirinin serüvenidir. Merakımız sonucu birçok olayı yavaş yavaş çözüme kavuşturarak olgunluk basamaklarına tırmanırız. Çocukluğumuz gizemli ve saf meraklarla dolu dönemler olarak niteleyebiliriz.
Kendi cevherini arayan insan, kabiliyetlerini keşfederken, acaba hayatı da keşfedebiliyor mu? Meraklarımız yeteneklerimizi ortaya çıkarabiliyor muyuz? Merak ilmin yarısıdır, kendimizin keşfi ile ilgilidir çünkü. Kendi keşfimiz hayatın keşfi aynı zamanda. Kazandığımız yetenekler kendimizi anlamaya yönelik çabaların ürünü oysa.
Hayata ait duyarsız yetenekler sağlıklı bir kişiliğe ulaşmayı engelliyor.. Eskilerin sıkca söylediği trene bir hayvanın gözü gibi bakmak var, birde derinlemesine. İşte derinlemesine bakmak eşyanın tabiatına vakıf olmayı sağlıyor, diğeri değil. Seyri âlem eylediğimiz dünyamızı da süzgeçten geçirmeliyiz. İnsanız hepimiz, gerçeklerden kaçarak, olayları derinliğine inmekten imtina ederek bir yere ulaşacağımızı sanıyorsak büyük bir yanılgı içerisindeyiz demektir.. Dolayısıyla duyarsızlığımız yüzünden etrafımızda ki cerayan eden olayları izlemede kendimizi aldatmanın eşiğine gittiğimizin farkında değiliz.
Beşeriyetin içinde bulunduğu sancılardan biride hayatı yüzeysel gerçeklikle tanımasıdır. Oysa gördüğümüz her şeyin iç dünyaları var. Bu noktada zahir(dış)- batın(iç) ilişkisi denen ikiliyi belki yerinden anlamlandırmak gerekliliği sözkonusu. Tabiatıyla zahir -batın ikilemi içinde bulunmak çok kere çaba gerektirir. Sırf yüzeysel gerçeklerle oyalanmak bir bakıma kolaycılığa kaçmak gibi gözüküyor. Bu tutum insanın iç dünyasına inme ya da kendi keşfine müsaade etmeyen bir yaklaşımıdır. Yüzeysel gerçeklerle hayatımızı idame ediyoruz sadece..
Çok etraflı bakmak gerekiyor objeye ve subjeye. Biçimleri yeniden ele alarak dış dünyamızda ki verilerle iç dünyamızın subjektevitesini yansıtabilecek semboller üretmeli. Yeni anlamlara zahir ve batini manalar yüklemeliyiz..
Anlamsızlığın girdabına düşmemek için tek yönlü çaba ve gayretlerden sıyrılmak gerekiyor. Hayatı okumada çok faktörlülük esastır nitekim.
İnsan iyiden iyiye düşündüğü zaman hayatın gerçekliğini kavrayabiliyor. Çalışıyoruz, para kazanıyoruz, dost ediniyoruz, iyi ve kötü günlere şahit oluyoruz… Sonra birgün bütün bunların muhasebesini yaptığımızda mana’ya ulaşıyoruz. Yaşadığımız bigane olayların perde arkasındaki anlamı; geçirdiğimiz seyrin bir oyalama, bir boş dolduruş olduğunu anlamadan ibarettir belkide.
Kâinatı okuyamama ve sırf görüntülerle baş başa kalmak; manadan uzak yaşamak demektir. Kendi varlığımız, içimizde doğduğumuz alem ve değerlerimize ilgisizlik kimlik bunalımını doğuruyor çünkü.. Kimlik sahibi olmak için çatlatıcı bir gayret ve hak edici bir çaba gerekiyor. Sürekli sorularla cevapları bulabilir, bir yere doğru gidilebilir ve gittiğimiz yerde anlam üretimine geçilebilir. Yeter ki tefekkürün hakkını verebilelim.
Kâinatta her şey bir sebebe bağlanmış, tesadüfe yer verilmeyecek tarzda dizayn edilmiş zahir ve batın döngü. Yaratılan her şeyin birbiri ile ilişkisi var. Evrende meydana gelen varoluş birbirini tamamlıyor. Fotosentez olayında güneş, bitki, su , oksijen ve glukoz bir bütünlük arzediyor.. Bunlardan birini cımbızla alsanız fotosentez olayı gerçekleşmez. O halde Kâinatta her şey birbirine muhtaç diyebiliriz. İnsan- hayvan- bitki iç içe geçmiş hepsinin bir diğeriyle ilişkisi mevcut. O yüzden hayat yardımlaşmadır.
Eşyanın dilini anlamak için analitik çaba gerekiyor. Her şey, eşyayı nasıl okuduğumuza bağlı, ya da nasıl baktığımıza. Analitik bakmasını bilen görmesini de bilir. Hayatı okuma biçimimiz, ürettiklerimize de doğrudan doğruya yansıyor. Dünyamızda zengin malzeme var, fakat bu malzemeleri kullanacak beyinler az. O halde hayatı okuyabilecek iradeyi oluşturmamız şart.
İnsan bir araştıra dursun sonun da kendisinde birtakım melekelerin kesbettiğine şahit olacak ve kendisini tanımaya başlayacaktır. İnsanda her şey var, fakat o kapıları her insan açamıyor.. Etrafımızda olup bitenler bizlere birtakım işaretler veriyor ama alıcılarımız zayıf malesef. Bütün mesele bize gelen bu mesajları okuyup okuyamamakta düğümlü.
Dış dünyamızdan iç dünyamıza giden yolda kaç gözümüz var sorusunu kendimize hiç sorduk mu? Ehl-i tasavvuf Erbabı dış gözün haricinde kalp gözü de var diyor. Kalp gözümüz var mı? Ya da kalp ehli ile bağımız var mı?
Ferasetimiz var veya yok, hiç olmazsa gören gözleri gördüysek o zaman varız demektir.. Derler ya veliyi görende veliden sayılır onun gibi bir şey.
Temel konu insandır. İnsanın gözükür(zahir) ve gözükmez(batin) halleri veya alemi emirle bağlantılı letaiflerle kodlanmış insan göğsü.. Allah Rasulü mealen; ‘benim göğsüme Allah-ü Teala ne yükledi ise ondan Ebubekir’in göğsünede aktarıldı’ beyanı insan denen varlığın büyük bir âlem olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Hal ehlinden uzak kalmamız ve kendimizi keşfetmemizi geciktiriyor. Yunus Tabduk ile keşfetti kendini, Mevlana’da Şems-i Tebrizle hakeza. Anlık yaşmakla zahir-batin ilişkisini idrak edemeyiz..
İnsan olarak çaresizliğimizi gidermek için zahir(dış) ve batin(iç) yönümüzün uyumlu hale getirmeliyiz. Bunalımdan çıkış yolu iç ve dışta bütünlüğü yakalamaya bağlı. İşte bu noktada tasavvuf devreye giriyor. Tasavvuf İslamın ruhudur, yani iç gözüdür. Tasavvufun dünyaya, insana ve Allah’a bakışı hep bu gözledir. Habib-i Kibriya efendimizin; ‘Mü’minin ferasetinden sakının’ beyanı iç gözle ilgilidir. Tasavvufi terbiye insana farklı boyut kazandırıyor çünkü.
İmam-ı Gazali bile tasavvufa girdikten sonra bakış açısı değişiyor ve Allah’a ulaşmada bizatihi yaşayarak ve bir gönlün içine girmekle mümkün olacağını tasavvufla buluştuktan sonra anlayabilmişdir.
Zikir(Allah’ı anmak) ve fikrin bir araya gelmesiyle ruhun kemalata eriştiğini tasavvuf terbiyesiyle idrak edebiliyoruz ancak. Bütün mürşid-i kâmiller(Allah dostları) tasavvufun bağ ve bahçelerinde yetişmişler. İslam coğrafyasının ab-ı hayat bulmasında gönül erlerinin büyük rolü olduğu inkâr edilemez. Onların baharlar açan tebessümleri gönlün dirilişe geçmesine vesile oluyor. Velhasıl bir arifin;
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendinibilmezsen
Bu nice okumaktır, dizeleri kendimizi keşfetmeye çağrıdır.