BİLADÜŞ-ŞAM SURİYE VE ŞAH-I HAZNE

BİLADÜŞ-ŞAM SURİYE VE ŞAH-I HAZNE

ALPEREN GÜRBÜZER

Suriye coğrafyası çok güngörmüş, çeşitli medeniyetlere beşiklik etmiş ve uzun tarihi süreç içerisinde birçok milletler tarafından idare edilmiş bir ülke. Bağdat, Halep, İstanbul, Mekke, Medine, Semarkand ve Şam gibi başkentler tüm İslam Âlemi, hatta tüm dünya için önemli merkezlerdir. Çünkü dünyaya ışık buralardan yayılmıştır. Şam da bunlardan birisidir.
Suriye topraklarına ilk bulaşan kan Kasiyum dağında Habil ile Kabil kavgasında görürüz. Kabil bu topraklarda ilk kardeş cinayetini işleyerek günümüze kadar uzanan tükenmek bilmeyen akan kanların öncülüğünü yapmıştır. Anlaşılan Suriye tarihi süreç içerisinde çok el değiştirmiş. Dolayısıyla bu ülke en son Hz. Ömer devrinde ancak İslam topraklarına dâhil olabilmiştir. Bu yüzden Saad bin Vakkas’ı anmaktan geçemiyeceğiz. Bu Yüce Sahabe, Uhud’da göğsünü Rasulullah (a.s.v)’a siper ettiği gibi Hendek ve bütün gazalarda bulunmuşta. Peygamberimiz savaş esnasında; “ Anam , babam sana feda olsun Ya Sad, durma at oklarını..’’ sözleriyle onu taltif etmişti. Hz. Ömer devrinde ise İran ordusunun başbuğu, aynı zamanda Kadisiye zaferinin kahramanı ve Kisra ülkelerinin Fatihidir. Öyle ki işe önce Irak fethi ile başlar. Tabiî ki bu sıradan bir fetih değildi. Öyle ki o önlerinde 40 fille üzerlerine gelen seksen binlik orduyu ezer ezmez ardından Kadisiye de toplanan Fars ordusuna yüklenip, daha sonra da Median ve son nokta Kisra Sarayına giriverdi. Saad bin Vakkas bununla da kalmayıp fethi müteakip ele geçen Kisra’nın kızını Hz. Ömer’e gönderir, ama Hz. Ömer’de Hz. Hüseyin’e layık görüp bu evlilikten nur neslinin devamını yürütecek Zeynel Abidin dünyaya gelecektir.
Şam VIII. yüzyılda Emevilerin başkenti olmuş, sonraları Eyyubiler’ce idare edilmiş ve derken Memlukluların hâkimiyetinine girer. Memlukluların Hicaz-suyollarına sahip olmaları, onları müslümanlar nezdinde en itibarlı konumuna getiriyordu böylece. Üstelik bu toprakların ticari yollar üzerinde olması dikkatleri üzerinde topluyordu hep. Nitekim Yavuz bu coğrafyanın önemini bildiği için, Mercidabık seferiyle bir zamanlar Lübnan, Filistin ve Ürdün topraklarının içinde bulunduğu Biladüş Şamı, yani Suriye’yi Osmanlıların eline geçmesini sağlar. Bu sefer sayesinde Memluklular ile Osmanlı arasında cerayan eden Hicaz-suyolu çekişmesi de sona ermiştir. Aynı zamanda bu zaferle birlikte Osmanlı’nın İslam Dünyasında üstün konuma geldiği ve Müslümanların Osmanlı kanatlarının altında korunmaları gerçekleşmiş oldu. Her ne kadar bir ara Mısır’da Kavalalı Mehmed Ali Paşa Osmanlı’ya karşı baş kaldırması sonucunda Suriye elimizden çıkar gibi olduysa da tekrardan yine Osmanlı’ya bağlanacaktır. Fakat gerileme ve yıkılış sürecine giren Osmanlı artık eski gücünde değildir. Nitekim devleti aliyyenin hasta yatağa düşmesiyle birlikte o toprakların parçalanmasını beraberinde getirdi. İşte bu dönemlerde Ortadoğu’nun kalbi hükmündeki Suriye’nin batılıların insafına terk edildiğine şahit oluyoruz.
Suriye’nin petrolü olmamasına rağmen, onu önemli kılan petrol bölgesinin ortasında olmasıdır. Fransızların yaklaşık 25 yıl işgal altında tuttuğu Suriye ancak 1946’da bağımsızlığını elde edebilmiştir. Osmanlının yıkılışından sonra bir türlü gün yüzü görmeyen Suriye bugün de hala toparlanmış sayılmaz. Çünkü Ortadoğu da akan kanın sebebi petrol gösterilse de asıl mesele İsrail’in güven içinde bu topraklarda hayatını idame ettirilmesine yönelik arzudan kaynaklanır. O açıdan Suriye bir şekilde halledilmeli ki İsrail rahat olabilsin. Ama nasıl? Irak’a benzer bir operasyonla değil tabiî ki. Belli ki kansız postmodern usullerle işgal edilmek istenmiştir. Fakat Irak tecrübesinden sonra sıcak bir işgal olayı çok zor gözüküyor gibi.
1967’de İsrail-Arap savaşında zaferle çıkan İsrail Golan tepelerini işgal ederek Ortadoğuda yerleşip çıban konumuna geliverdi. Bu yenilginin ardında Suriye yönetiminde çatırdamalar baş gösterdi ve akabinde yaşanan iç iktidar rekabetinde Baas Partisinin birinci çıkması neticesinde Hafiz Esad darbe yaparak 1970’de yönetime el koydu. Hafız Esad bundan sonraki yıllarda Müslümanların zaman zaman ayaklanmalarını sert askeri tedbirlerle önüne geçerek iktidarını anti demokratik yollarla sürdürmeyi bilecektir. Hafız Esad içerde kendi halkına böyle yaparken dışarıda İsrail’den gelecek tehlikelere karşı da Hamas ve İslamı Cihad örgütlerine destek verip sinsi bir politika izliyordu, ama neye yarar ki. Çünkü Amerika Bağdat’a girdikten sonra gözüne Suriye’yi kestirmesi, hatta Suriye ile doğrudan ilgilenmesi ve bu yönde Suriye’nin tehdit oluşturduğuna dair kamuoyu oluşturmaya çalışması yeniden Ortadoğunun karışacağının işaretlerini veriyordu, öylede oldu zaten.
Hafız Esad’ın ölümüyle yerine geçen oğlu Beşar Esad’ın babasının izlediği yolun aksine ılımlı politikaları ile başta Türkiye olmak üzere birçok ülke ile gerginliklere son verdi. Fakat ılımlı siyasetini görmezden gelen ABD’nin Basra Körfezi ile Doğu Akdeniz arasındaki bölgeyi İsrail’in güvenliği adına tutmak niyeti Suriye’yi çatışmanın içine çekmek istediğini gözlemliyoruz. Farzı muhal Sam amcanın orda demokratikleşme ya da terörü temizlemek diye bir derdi olduğunu varsaysak bile, Beşar Esad iş başına geçer geçmez bu anlamda ciddi olarak adımlar atıyordu zaten. O halde demezler mi oğul Bush’a bu ne perhiz bu ne lahana diye. Maalesef Beşar Esad bu konuda takdir alması gerekirken suçlu pozisyona itilmek istenmesi doğrusu anlaşılır gibi değil. ABD bir anlamda işgal senaryosu peşindeydi. Nitekim Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri, 2005’te Beyrut’ta bombalı suikasta kurban gitmesi düşünülen senaryonun bir ayağı olduğunu akıllara düşürdü. Hakeza Lübnan’da Şam karşıtı gösterilerinin ardından Suriye’nin 29 yıldır askeri varlığını bir süreliğine de olsa askıya alması düşündürücüdür. Bu suikast dünya gündeminde adeta bomba etkisi yapmıştı. Hariri dosyasında suçlu olarak Suriye parmağı arandı hep. Oysa bu yönde en ufak bir delil yoktu. Buna rağmen Suriye’yi Lübnandan çıkardılar da. Anlaşılan Büyük Ortadoğu Projenin gereği bir yandan Hamas ve Hizbullahı silahsızlandırarak adım adım hedefe varmak isteniliyordu. İşte Türkiye bu noktada kendine yakışır bir şekilde Şam’ın reform yolunda attığı adımların görmezden gelinemeyeceğini diplomatik yollarla anlatarak tansiyonu düşürmeye yönelik hamleleri takdire değer bulunduğunu söyleyebiliriz. Üstelik bu girişimlere ABD’nin sıcak bakmamasına rağmen, Türkiye bu adımı atmaktan çekinmedi de. Neyse ki Hariri dosyası ile ilgili görüşmelerde Türkiye’nin Gaziantepi önermesini Şam kabul etti, fakat ABD reddedince olayla ilgili kişilerin BM Savcısı tarafından Viyana da sorgulunmasına karar verildi. Suriye yanlısı olarak takdim edilen dört üst rütbeli Lübnanlı Generalin daha önceden tutuklanması gerginliği azaltsa da bu olayın burada bitmeyeceği anlaşılmıştır. Israrla olayda Suriye parmağı arayışı olayın aydınlatılmasına gölge düşürüyordu. Geçen zaman içinde Hariri suikastında Suriye’nin hiçbir suçu olmadığının anlaşılmasına rağmen hala bu konuda önyargılı olanlar Suriyeye bir özür borçlu olduğunu unutmuş gözüküyorlardı.
Irak’ta yanlarında bulunan Fransa, Almanya gibi ülkelerin Suriye olayında yan çizmesi, Rusya ve Çin’in ciddi bir karşılık verme ihtimali ABD’nin işini zorlaştırıyordu. Çünkü Fransa’nın Lübnan’da kendine göre planları ve çıkarları söz konusuydu ABD bu yüzden ikna turlarında israr edecektir, hatta işgalden ziyade birtakım ekonomik müeyyidelerle Suriye halkını açlığın susuzluğun pençesine iterek bir şekilde Suriye’yi kapana sıkıştırmayı düşündü. Bütün bu gelişmelerden çıkaracağımız sonuç Suriye için galiba çıkış yolu öncelikle iç dengeleri ayarlamak, özellikle Sünni çoğunluğun gönlünü kazanmaktan başka çıkış yolu olmadığıdır. Zaten bu gerçekleşirse ABD’nin planlarını sabote edecek yüzyılın en güçlü direniş dalgasının dalga dalga büyümesi denen olayla bölge halkının kurtuluşu sağlanabilir de.
Suriye ile yorumlarımızı Şeyh Ahmedül Haznevi ile bağlayarak yüreklere su serpmeye çabalamakta fayda var. Şah-ı Hazne Suriyelidir. Bu büyük zat önceleri çok fakirdi fakat daha sonradan Suriye’nin ordusunu bile doyurabilen mala sahip oldu. Şahı Nakşibendi nisbetini bu coğrafyada yayan ve bu yolun feyzi bereketini topraklarımıza Şah-ı Haznen’nin elinden teslim alıp Türkiye coğrafyasına taşıyan Abdül Hakim El Hüseyni’dir. Gavs Hazretleri lakabı ile de anılan Abdül Hâkim El Hüseyni Suriye’ye Şeyhini ziyarete gitmek için sınırda mayın tarlalarında tehlikeyi göze alarak gerçekleştirirdi. Şeyhine olan bağlılığı ve ölümüne teslimiyeti onu Gavslık makamına ulaştırmıştır. Eğer Gavs-Bilvanisi o amaneti Suriye gibi kaygan bir zeminden Türkiyeye getirmemiş olsaydı Şah-ı Nakşibendî nisbetini tatmak isteyenlerin Türkiye dışına gitmek zorunda kalcaktı. Bu büyük nimeti Türkiye’ye hediye eden o büyük zatın ruhu şad olsun.
Hep denilir ki; ahir zamanda Hz. İsa (a.s) gökten ineceği zaman Suriye’nin merkezi Şam’da ak minareye inecek ve Mehdi (a.r)’e yardım ederek kötülüğün kutbu olan Deccale karşı mücadele ederek zafer kazanıp, tüm dünyada adaleti tesis edecekler. Bilinmez ama belki de Ortadoğuda yaşadığımız olayların varacağı nokta burası olsa gerek. Fazla söze ne hacet, Allah nurunu tamamlayacak elbet, bazı zinde odaklar istemesede.

Bir şafak yürüyüşü
SELİM GÜRBÜZER
Şerif Benekçi ortaya koyduğu romanlarıyla dikkat çekmiş bir yazar. Dahası romanlarını akıcı bir üslupla okurlarına ispatlamış bir duygu selidir o. Nitekim o duygu yürekli kalemini Seyda’ya olan derin aşkı muhabbetinde de görüyoruz. Zira kaleminden dökülen o muhabbet seli tüm çarpan gönüllerde yankı bulur da. Şayet o sevgi selinin içerisinde bir katre damla olup istifade edebilirsek ne mutlu bizlere. Bakın Seyda’ya olan muhabbetini nasıl dile getiriyor bir görelim:

SULTANIM, EFENDİM

1970'li yıllarda yaşadığımız yapay kutuplaşmalardan en zararlı çıkan kesim, üniversite gençliği olmuştu. Şimdi orta yaş kuşağını meydana getiren insanlarımızın, her biri ayrı ufuklarda yoğunlaşan arayış ve sancılarının bu yurda ve bu yurdun insanlarına nelere mal olduğunu zamanla daha iyi anladık.

Basmakalıp yargılarını ve tekerlemelere dayalı suçlamalarını zaman içinde elinin tersiyle bir kenara itebilmiş olan herkes şunu kabul eder ki, vuruşanlar bizim çocuklarımızdı. Lâkin o yıllar, böyle düşünmüyor yahut düşünemiyorduk. Son olmasını dilediğimiz ''gece baskını'' na çeyrek kala ayılanlar, ''Ne oluyor?'' diyenler oldu. Bir yerlerde hata yaptığımızı en iyi biz -vuruşanlar- anlıyorduk; çünkü akan kan bizim kanımız, ağlayan bizim anamızdı. Yanlış yerlerde ve yanlış cephelerde saf tuttuğumuzu dramatik derinliğiyle anlamıştık. (1980 Eylül'ünde gerçekleşen askerî darbe ve çarpık uygulamalar, yanlışta ısrar eden arkadaşlarımızı da yol ayrımına getirmiş, böylece bir süreç tamamlanmıştı.)

Farklı bir sese ve farklı bir nefese duyduğumuz ihtiyaç, ekmek ve suya duyduğumuz gereksinimden az değildi. Uğultulu tepeler ve sarp vadilerin çocuğu olan, yaratılışı iktizası uç noktalarda gezinen insanları, ancak okyanus boyutlu derinlik ve ufuk etkileyebilirdi.

O yıllarda, bir dostuma şöyle dediğimi hatırlıyorum:

''-Ne bahtsız nesiliz, dostum. Bir Mevlâna'mız, bir Yunus'umuz bile yok... Hani Hazret-i insan, hani Allah'ın halifesi?''

ODTÜ'den tanıştığımız dostum, ağlamaklı bir sesle şöyle demişti:

''-Duyduğum doğru ise, Urfa yakınlarında bir zat varmış. Peygamberimizin soyundan, deniliyor. Bir gidelim mi ne dersin?''

Seyyid Muhammed Raşid Efendi'nin (k.s) varlığından böyle haberdar olmuştum.

Uzun süre, Urfa yönüne doğru dönüp, ufka doğru baktığımı, bir çağrı beklediğimi dün gibi anımsıyorum. Aylar geçti, bir türlü o tarafa gidemedim. Derken, gün geldi, çile doldu ve yol açıldı:

Sultanım, Seyyidim, Mürşidim, Efendim;

Böyle bir sonbahar mevsimiydi; Menzil'e vasıl oldum. Sonradan romana aktardığım bir şafak yürüyüşü böyle başlamış, ben Fırat boylarından size gelmiştim.

O kerpiç duvarlı, toprak örtülü, ak badanalı evinizi görünce içim cız etmiş, 'İşte, gelmem gereken yer burası' diye mırıldanmıştım.

Derken, kutlu bir ikindi üzeriydi, siz Efendim göründünüz köy meydanında. Menzil meydanı, bir anda kâinat meydanı oluvermiş; ahşap cami, mütevazı şadırvan, duvar diplerinde gezinen birkaç insan ve bahçe duvarının üzerinde uçuşan güvercinler, birden kayboluvermişlerdi.

Sizi görmüştüm, Sultanım, Efendim: Daha ne olsundu?

Ne can, ne sıcak, ne içten bakmıştınız öyle? Nübüvvet nazarının sizden yayılan ışıltıları arasında, çörek kıvrımlı ve süt beyazı sarığınızın bir yerinde kaybolup gitmişim: Gözümün önünde fırıldak gibi dönüp duran kara delikler ve kendimle getirdiğim sorular, tanımsız tebessümünüzle yok oluvermişti.

Aradan tam on altı yıl geçti. Anlamsız beklentiler, nankörlükler, ''akıl'' ve ''ben'' merkezli saplantılarla geçen tam otuz üç mevsim.

Sizi gereği gibi değerlendiremediğim için ruhaniyetinizden bir kez daha özür diliyorum; Mürşidim, Efendim.

Sizden bahsetmek benim ne haddime. Yapmaya çalıştığım, bazı ayrıntıların altını çizmekten ve onları, çok sevdiğiniz Müslümanlara duyurmaktan ibarettir.

Has bir bendeniz anlatmıştı; bir bağ bozumu mevsiminde ondan dinlemiştim: Siz, bahçenizdeki ağaçların arasından süzülerek gelmiş, orada bel belleyen bir sofiyi bir süre seyrettikten sonra, tebessüm ederek yanından ayrılmıştınız. Bahçıvan Nuri edep sınırları içinde size yaklaşmış, öyle masum ve sevimli tebessümünüzün sebebini sormuş. ''Gurban, o sofinin neyine tebessüm ettiniz, sorabilir miyim efendim?'' demiş.

Siz efendimizi baharlar açan tebessümünüzü şöyle izah buyurmuşsunuz:

''Gülmem şu ki, sofi var gücüyle bele vuruyor. Bütün iradesiyle bele yükleniyor. Bunun sonucu olarak bel toprağa batıyor, belleme gerçekleşiyor. İşte insan, sofinin bütün gücüyle bele bastığı gibi, nefsine bir defa vursa, başka bir hamleye gerek kalmadan, ikinci adımda Allah'ı bulur.''

Biz, ağır rayihalı hacı kokularının mâbedde bile insanı bunalttığı ve güzel koku sevgisinin bile çarpık algılandığı bir zaman diliminde, siz Efendimizi mihrapta gül koklarken görmekten hoşnuttuk.

Gülü mabedimize soktuğunuz, onu mihrapta kokladığınız, güvercinler için saçak otlarına özel aşiyanlar yaptırdığınız, toprakla yürüttüğünüz ve toprağa oturduğunuz için; şehirlerden, kasaba ve diğer karyelerden fevç fevç size geliyorduk.

Anadolu ve diğer uzak iklimlerde yaşayan insanların, küçük gece kelebekleri gibi size yönelişleri, devletlilerde endişe, sıradan insanlarda ''acaba'' ve Müslüman entellerde burun kıvırma sebebi olurken, neslimin ve ben-i Âdem’in ak bahtlı insanları ‘Menzil=Rahmet Üçgeni'nin girdabına yakalanıyordu.

''Bermuda=Şeytan Üçgeni'' merak ve ilgi konusu olmaya daha lâyık görülürken, ilahi rahmet ve Rabbani esintinin böylesi, insanları şaşkına çevirmiş, kimilerinin de hafsala duvarlarını yerle bir etmişti. Bundandı, kimi bilimsel ve acül kafalı zevatın ''Güneyli esinti'' ye soğuk bakışı.

Siz, toprak örtülü evlerin tehlike addedilerek kuşatılması, sürgünlere ve her şeye rağmen, pâk ceddinizin açtığı aydınlık çizgiyi sürdürdünüz. Horlanmış bir ümmet, itilip kakılmış bir millet ve kimlik bunalımına sürüklenen gençlik, sizi bulmakta ve benimsemekte gecikmedi. Ateşin ortasında oluşturduğunuz bahçede, renkler ve ırklar yan yana oturmanın, zikir halkası oluşturmanın ve Müslüman kardeşi olmanın doyumsuz keyfini yaşadı. Toprağa ilk tohumun atıldığı Harran Ovası'na el sallayan çıplak bozkır tepelerinde Rabbanî tecellilerin ve Samedanî istihzaların binlercesi mevsimler boyu uçuştu, durdu. Herkes, gönlünce ve nasibince bir hoşluk yaşadı, âli himmetinizle.

Siz, ''vaktin iyice daraldığı'', karaların ve denizlerin bile kirlendiği bir zamanda geldiniz. Rabbim sizi, insanlık erdemlerinin dağ doruklarına kaçırıldığı, kalplerin darmadağın olduğu, şaşmaz ve değişmez ölçülerin bile makam ve mevki uğruna akademik tartışmalara mevzu edildiği bir zamanda, ahir zamanda göndermişti.

İyi ki göndermiş. Yoksa bizim halimiz nice olurdu? Hamdımız, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

Sizin amacınız insanoğlunu kurtarmaktı. Öğretiniz sadelik ve derinlik esasına dayanıyor ve siz, sözün ayağa düştüğü bir zamanda, sükûtun zirvesinde kalmayı yeğliyordunuz.

Siz, Ahir zaman Sultanı, ''şartsız icazet'' veriyordunuz (x). Bizler, Hâtem'ün Nebi'nin (s.a.v.) ifadeleriyle ''döküntü insanlar''dık. Bir ömrü, gecesi ve gündüzüyle, bizleri toplamakla geçirdiniz. Bizleri çer çöp gibi toplayıp, yer ve gönül sofranıza kabul ettiniz. Yolu Menzil'e düşen ahir zaman gariplerinin eline ağaç kaşık ve arpa unu karıştırılmış kepekli ekmek tutuşturdunuz. Büyük cedleriniz ''Halil''ler ve ''Habib''ler gibi olmak, size gerçekten yakışıyor ve siz Efendimiz, koluydu-bacağıydı, gömleğiydi-entarisiydi demeden, yangından ve bulanık selden, kim neresinden tuttuysanız çekip çıkarıyor, kıyıya alıyordunuz.

Yer dolusu hatalarla geldiğimiz Fırat kıyısındaki köyde, gene yer dolusu mağfiret buluyorduk. Orada tövbe etmenin, ''Yitik develer''i bulmanın Mevlâlar Mevlâsı'nı sevindirmenin doğal sonucuydu bu .(x)

Hac vakfesi için bulunduğunuz dağlar güzeli Arafat'ta, daha önce hiç görmediğiniz bir çocuğun karpuz kabuğuna ip bağlamasına yardım etmiş, ''Haydi birlikte oynayalım'' teklifini kırmayıp, çocuğa oyun arkadaşı olmuş, Arafat handiyse boşaldığı halde, siz alacakaranlığa dek onunla oynamış, çocuk nihayet oyuna doyunca Arafat'tan ayrılmıştınız.

Siz ne ince ruhlu, ne asil soylu, ne güzel insandınız Efendim?

''Doğrusu dünya hayatı oyun ve oyalanmadır'' buyuruyor; Hazret-i Kur'an. Biz bu 'oyun ve oyalanmanın kural ve işlerliğini, incelik ve estetiğini siz Efendimizden öğrendik.

Seyyidim, Efendim; Siz, 1414 Hicrî yılının hazan mevsiminde fâni varlığınızla görüş ufkumuzun dışına çıktınız, yeni bir dünyaya doğdunuz. Şuna yürekten inanıyorum ki, ruhaniyyetiniz ve hoş esintiniz hemen daima bizimle olacak. Yazlık mescitteki dut ağaçlarının altında kıldığımız sabah namazları ile ikindi sonları gene sizinle yaptığımız hatmeler, 'yalan dünya'nın hoş lezzetleri olarak belleğimizde daima yaşayacak.

İnsanın, şu dünyadan güzel hatıralarla dönmesi ne güzel!

Biz seni sevenler, her mevsim Menzil'deyiz: Bahar gelirken, narçiçekleri açarken, bağ bozumu ve harman zamanı... Senin üzümünü, aşını, ekmeğini yemeye; dergâhın çorbasını ve ayranını içmeye devam edeceğiz. Hiçbir şey yapamaz isek bunları yapacak, hiçbir şey olamaz isek, gene Menzil'de olacağız. Zira sen bizim 'yol' babamızdın... Seyyidim, Güzel Efendim, Gül Şeyhim, Sultanım; Vasiyyetin ve devrettiğin miras başımıza taçtır; zira bizler 'Ehl-i beyt' sevgisini kendimize sermaye bilmişizdir.

Bir Şafak Yürüyüşü'nün şanlı başlatıcısı! Me'va Cennetleri'nden bize, bu ümmete gülümse. Yüce Rabbim, sizin ve diğer ulu Sadâtların yüksek sırlarının kudsiyyetini artırsın ve bizleri, şefaatlerinizden mahrum eylemesin. (Âmin, bihürmet-i Seyyid'il Mürselîn, velhamdülillahi Rabb'il âlemin).

(x) Bkz. Mektûbat-ı Rabbanî, 211, 455 ve 459. mektuplar.

(xx) Bkz. Buhari ve Müslim, Tövbe Bahisleri.

Velhasıl, bu güzel duygular eşliğinde gün gelir Şerif Benekçi kardeşimiz de ebediyete kanatlanır.. Bize ise ‘Allah onu sevdikleriyle beraber eylesin’ demek düşer.

Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2650/bir-safak-yuruyusu.html